PEYGAMBERİMİZİ LÂYIKI İLE TANIMAK

Somuncu Baba

"Haçlılar ve Yahudilerin bilgi ve iradeyi kendi hegemonyaları altına alma kaprislerine rağmen¸ Efendimizde bilgili ve özgür irade esastır. Bu özgürlüğün çerçevesi bellidir ve hayalî değildir. Hiç kimseyi zulümle¸ dayatma ve aldatmaca ile İslâm'a zorlamamıştır. Bazı beton kafaların idrakte zorlandığı husus ‘inancından dolayı kimsenin kınanıp hor ve hakir görülemeyeceği' gerçeğini asırlar önce ortaya koymuş ve yaşatmıştır."

Son aylarda çerçevesi bilinmeyen serserice bir özgürlük anlayışı içinde batıda¸ Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e yapılan saldırılar bütün insanlık âlemini derin üzüntüye gark ettiği gibi küfür cephesinin de iç yüzünü bir kere daha ortaya koymuş oldu. Kiliselerin ve onlara bağlı misyonerlerin demokrasi ve insan hakları gibi içini boşalttıkları süslü kavramlara sığınarak niçin harıl harıl çalıştıkları meydana çıkıyor. Bize yakışan fahr-i kâinat Efendimizi daha yakından tanıyarak onun silinmez ve pörsümez sünnetine sımsıkı sarılmak olmalıdır. Bu kuşatıcı ve sarıcı ruhta engin şefkat ve merhamet vardır. Malumdur ki Peygamberimiz; dedesi¸ babası¸ annesi ve şefkat âbidesi Hazreti Hatice'yi kaybetmesinin ardından kendi akrabaları olan Taif'eki Ben-i Sakif kabilesine yardım için gittiği zaman gördüğü mezalim ve hakarete rağmen zerre kadar beddua etmemiş¸ o mübarek ağzından sadece  “Allah'ım onlar bilmedikleri için yapıyorlar” sözleri dökülmüş intikam peşine düşmemişlerdir. Batı âlemi ise bütün insanlığa sadece maddî menfaat ve sömürü penceresinden baktığı için İslâm âlemini şaşı görmeye asırlardır devam etmektedir. Oryantalist adlı bir kısım uzantıları ile İslâm'ı akıllarınca sulandırmanın büyük gayreti içindeler. Aradan geçen on dört asra rağmen Yahudi'nin¸ hâlâ kendi ırkının dışında bir peygamberin gelmesini bir türlü hazmedemediği görülüyor. Bu bakımdan bize çok hizmet düşüyor.


Efendimizin (s.a.v.) tamamen vahye dayalı onurlu ve erdemli tavrı bütün müminlerin cazibe noktası olduğu kadar inkârcı ve müşriklerin de kin ve nefretini çekmiştir. Onlar tevhidî imana teslim olmadıkları müddetçe de bu mücahede devam edecektir. Kur'an-ı Kerim'in birçok suresinde Yahudilerin bütün peygamberlere karşı ısrarla ve bilerek işledikleri hakaret ve sapıklıklar beyan edilmektedir. Onlara lütuf olarak bahşedilen ehl-i kitap adı onlara bir üstünlük sağlamadığı gibi¸ müşrik ve inkârcı olmaktan da onları maalesef kurtaramıyor. Müslümanların batıya sunduğu kardeşlik¸ saadet ve selamet mesajına rağmen Haçlı zihniyeti sönmemiştir ve değişik senaryolarla her vesile ile ortaya konulmaktadır. Bundan on asır evvel başlayan Haçlı seferleri ile reva görülen işkence¸ zulüm ve tahribat uzun araştırmalara konu olacak kadar üzüntü vericidir. Hatta İspanya'da bu dönemler üzerinde araştırma yasağı vardır.


   Yahudilerin havsalası ve nefsî arzusu şunu istiyor: Mesajı ne olursa olsun peygamber bir tarafta durmalı ve onların hiçbir işine müdahale etmemeli idi. Hâlbuki gerçekte başta aziz Peygamberimiz (s.a.v.) olmak üzere bütün peygamberler toplumun hayatî ve yapıcı birer ferdidirler. Kendileri her fırsatta örnek bir kul olmayı saltanat ve dünyalığa tercih etmişlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in gelmiş ve geçmiş bütün günahları affedildiği halde topukları yarılırcasına gece Mevla'sına teheccüd namazı kıldığı¸ açlıktan göbeğine taş bağladığı çok iyi bilinmektedir. Niye bu kadar kendine eziyet ettiğini soran Hazreti Aişe (r. ah.) validemize verdiği cevap ne kadar içtendir: “Ya Aişe! Rabbimin hoşnut olduğu bir kul olmayayım mı?” Peygamberimiz bu yüzden en sıkıntılı günler yaşadığı halde tevazuu elden bırakmamış dava ve istikametten asla ayrılmamıştır. Müşriklerin daracık kafalarına sığmayan husus da budur. O¸ önce kul ve sonra resûldür. Bu sebepledir ki mesajı evrensel ve her dem tazedir. Şairin dediği gibi:


  "Muhammed beşerün lâ kel beşer¸


  Bel hüve yâkûtun beynel hacer"


Şüphesiz Muhammed (s.a.v.) bir beşerdir¸ ama sıradan bir insan değildir. Onun konumu taşlar arasındaki yakut gibidir. Onun mübarek adı geçtiği zaman salâvatı şerifeyi ihmal edip edebini takınmayanlar -hangi seviye ve varlıkta olursa olsun- Ondan uzaktırlar.


  Haçlılar ve Yahudilerin bilgi ve iradeyi kendi hegemonyaları altına alma kaprislerine rağmen¸ Efendimizde bilgili ve özgür irade esastır. Bu özgürlüğün çerçevesi bellidir ve hayalî değildir. Hiç kimseyi zulümle¸ dayatma ve aldatmaca ile İslâm'a zorlamamıştır. Bazı beton kafaların idrakte zorlandığı husus¸ inancından dolayı kimsenin kınanıp hor ve hakir görülemeyeceği gerçeğini asırlar önce ortaya koymuş ve yaşatmıştır.  Allah'ın Habibi (s.a.v.) bilginin kendisinde olduğu kadar¸ bilgilenme ve bilgilendirmede sultayı¸ hakaret ve hissi duyguları asla kabul etmemiştir. İslâm tarihi¸ özgür beyinlerin hiçbir savaşa gerek kalmadan deniz dalgaları gibi İslâm'a teslim oldukları şerefli asırları kaydeder. Allah Resulü (s.a.v.) döneminde yapılan savaşlarda pek az kişi ölmüştür. İstanbul'u fethe gidildiği günlerde Müslümanların dinamik hayatını yakından tanıyan Bizans idarecileri “Bir kardinal şapkası görmektense İslâm'ın sarığını görmeyi tercih ederiz." dememişler miydi? Asrısaadet döneminde bir savaş sonrası ganimet dağıtılırken bedevinin biri içeri girerek atkısını efendimizin boynuna dolayıp sıkıntı vererek ganimet ister. Bu duruma tahammül edemeyerek mukabelede bulunmak isteyenleri Efendimiz (s.a.v.) engeller. Ardından kendisine istediği ganimet verilir. Bedevinin daha sonra aynı hareketi iki kere tekrarladığı görülür. Tam sıkacakken Peygamberimiz¸ “Peki şimdi ben aynı hareketi sana yapsam ne yapardın?” dediği zaman özgür iradesini toplayan bedevi¸ “Bu söze ancak böyle cevap verilirdi.” diyerek eteklerine kapanmış af dileyerek teslim olmuştu. Ne yazık ki Batı âlemi ve onun cambazı Yahudi¸ para ve mal yönünden dünyayı avucu içine alsa da özgür iradeden mahrum olduğu için bugün mertçe hareket etmiyor.


Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.v.); ırk¸ renk¸ cinsiyet¸ zengin ve fakir ayırımı gözetmeden ve onları asla istismar etmeden dünyanın¸ neresinde olursa olsun karanlıkta kalan bütün insanlara ulaşmaya çalışan müşfik bir el ve kaynağını vahiyden alan bir ışık olmuştur. O yüce ruhta nefsî üstünlük ve şahsî beklenti değil¸ emredileni eksiksiz yapma hedeflenmiştir. Tabii ki azamî gayret ve teslimiyet sonunda Allah'ın yardımı sağanak sağanak inmiş ve başarıya ulaşılmıştır.


Allah Resûlünün mesajında aklın elbette yeri vardır; ama her şeyin temeli ve esası kuru akıl değildir. Zira akıl ve duygu organları da yanılır. Bu bakımdan Batı'nın rasyonalist akımı her şeyi akılla çözme gaflet ve aczine düşmüştür. İslâm'da aklı olmayanın dini yoktur ama akıl vahye dayalı olmak yani akl-ı selim haline gelmek¸ erdeme dayanmak zorundadır.


  Kâinatın sevgilisi Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in sadra şifa özelliklerinden biri de ilim ve hikmeti esas almasıdır. Öğrenme ile elde edilen bilgi yalnız başına yeterli ve tatmin edici değildir. Hangi tür bilgi olursa olsun hikmetle yani bilgelikle kıymet kazanır. Hikmet¸ ahlakî erdemlerin bir bileşkesi olduğu gibi ilmi de gerçek hedefine o ulaştıracaktır. Hikmetsiz ilim¸ kuru bilgi hamallığı olduğu gibi nefsi ve hevayı her şeyin merkezi kabul eder ve freni boşalan bir araç gibi nereye gideceği ve insanın başına ne açacağı hiç belli olmaz. İşte Batı bugün teknolojide ileri gitse bile hikmetten nasibi olmadığı için¸ hizmet lafı görünümden ibarettir. Hissi hareket¸ kin ve başkalarını hor görmekle onları sultaları altına alıp sömürmekten başka niyet taşımaz. Vaktiyle Kamboçya'ya yardım amacı ile savaş uçakları gönderen Amerika'ya daha sonra ülke Cumhurbaşkanı şöyle demişti: “Keşki Amerika bize uçak göndereceğine biraz iman gönderebilseydi?”


Efendimiz (s.a.v.) ve diğer peygamberlerin en mümtaz vasıflarından biri de şahsiyet ve karakterleridir. Hepsi de yaratılış itibariyle mükemmel¸ güzel ahlâk ve zekâca üstün ve övgüye lâyıktırlar. Bu vizyonda makbul olmayan hiçbir vasıf gösterilemez. Kur'an-ı Kerim'in birçok ayetlerinde buna işaret edildiği gibi Ahzab suresinin 21.  ayetinde mealen şöyle buyrulur: “Kesin olan şu ki¸ sizin için¸ Allah'ın huzuruna çıkmayı umanlar¸ ahiret gününe inananlar ve Allah'ı çok zikredenler için Allah'ın Resûlü güzel bir örnektir.” Peygamberlerin şahsiyetlerinde fizikî güç ve güzellik yanında ahlâkî mükemmellik de yer alır. Bu ahlâkta ciddiyet¸ vakar vardır. Yaşadığını sanan ölüler¸ burnu kibir bataklığına saplananlar ve onurunu kaybedenler onu anlayamazlar. Almanya'nın filozoflarından Carlyl¸ Kahramanlar adlı on ciltlik eserinin bir bölümünü Peygamberimiz (s.a.v.)'e ayırmaktan başka çare bulamadığını ifade eder. 


  Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in karakterinin sarsılmaz yapı taşları tevazu¸ dürüstlük ve sabırdır. Öylesine bir tevazu ki hem kendisinin hem bütün muhataplarının var olan değerlerine saygı duyar. Bunu¸ içi dışı leş gibi kokan zavallılar ne anlayabilir. Efendimiz hiç kimseyi hor görmeden her insanla tatlı tebessümle temas kurduğu gibi muhatabı elini çekmeden kendi ellerini çekmezdi. Mevlâna'nın Mesnevi'sinde geçtiğine göre bir gün müşrikin biri Peygamberimize misafir olur. Çok obur olan bu misafir tıka basa yediği gibi gece de yatağını berbat eder. Gönüller Sultanı Resûl-i âli-şan Efendimiz (s.a.v.) evdekilere haber vermeden hazırladığı sıcak su ile yatağı temizlemeye koyulunca putperestin dizinin bağı çözülür. Cebindeki putu yere çalıp ağlayarak onun ayaklarına kapanır. Hud suresinin “Emredildiğin gibi dosdoğru ol.” mealindeki ayetinin kendisini ihtiyarlattığını beyan eder. Zira o gençliğinde de El-Emîn'di. Bu yüzden gönüllere taht kurmuş ve hiçbir fâninin karşısında da eğilmemiştir. Bir zamanlar Diyamendi adlı bir Rum iken İslâm'la şereflenip Resûlullah aşkı ile boyanınca  “Dahilek Ya Resûlallah” mümtaz şiirini yazan Abdülkadir Keçeoğlu şöyle diyor:



Ne devlettir yumup aşkınla göz¸ râhında can vermek


Nasip olmaz mı sultanım haremgâhında can vermek


Sönerken gözlerim âsân olur âhında can vermek


Cemalinle ferahnâk et ki yandım Ya Resûlallah


 


Âşıkların sultanı Efendimiz (s.a.v.)'in ana vasıflarından birisi de gerek özel gerekse resmî işinde daima adaleti gözeterek zulme karşı koymasıdır. Pek çok haksızlığa maruz kalmalarına rağmen özel hayatında hislerine kapılıp asla intikama kalkışmaz fakat davasına karşı çıkıldığında ise fırtına kesilirdi. İslâm'ın ilk döneminde Kureyş'in ileri gelen bir aile ferdi hırsızlık yapınca Peygamberimiz (s.a.v.)'in sevgili kızı Hazreti Fatıma (r.a.)'yı aracı yapmayı düşünmüştü. Efendimiz bunu duyunca beti benzi değişmiş caydırıcı cezadan ayrılmadan “Vallahi hırsızlık yapan kızım Fatıma dahi olsa elini keserim.” buyurmuşlardı.


Habib-i Zişan Efendimiz (s.a.v.)'in misyonunda cömertlik ve hamiyetperverlik vardır. Başkalarını kendi nefsine tercih eden îsar ahlakını ancak onlarda ve peşlerinden giden seçkin zatlarda görebiliyoruz. Cömertlik bütün peygamberlerin mihenk taşı ve verimli toprağıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) bu konuda öylesine zirve idi ki bir gün bir bedevi onun yanındaki sürülerce koyunları görüp “Ne güzel?” deyince ona iki dağın arasını dolduracak kadar koyun bağışlamıştı.  Adam kabilesine döndüğünde nefesi kesilircesine “Koşun¸ koşun Muhammed her gidene böyle sürülerce koyun veriyor!” diye bağırıyordu. Başkalarının sıkıntı içinde olmaları Peygamberimiz (s.a.v.)'i son derece üzer¸ kötü tavır ve düşünce sahiplerini bu hareketlerden men etmeye çalışırlardı. Bu hamiyetperverlik bütün varlıklara karşı sürerdi.


  Vefa¸ çalışkanlık¸ kanaatkârlık¸ müjdeci ve birbirinden güzel sayısız meziyet sahibi Efendimize inanmak ve Onu sevmek imanın gereği olduğu gibi¸  onun sünnetini rehber ederek sahili selamete çıkılabilir. Bu bakımdan önce nefsimiz¸ sonra aile¸ akraba ve dostlarımız¸ komşu ve çevremiz daha sonra bütün insanlık âlemi için sünnet-i seniyyeyi çok iyi tanımak¸ tanıtmak¸ sevmek ve sevdirmek için yarışa var mısınız? Ancak böylelikle hem Onun şefaatine mazhar olur¸ hem ümmetin fesada gittiği bu dönemde büyük sevap alır hem de dünyaya dirlik ve saadet sağlamış oluruz. Yoksa bağırıp çağırmak¸ dayatmak¸ öfke ve gayza kapılmak ve karanlığa kızmakla hiçbir şeyi çözemeyiz.  Rabbim cümlemizi bu feraset¸ ihlâs ve gayretten ayırmasın; âmin.

Sayfayı Paylaş