OSMANLI SARAYINDA RAMAZAN

Somuncu Baba

"Osmanlı Sarayında
Matbah-ı Amire¸
Ramazan ayı
gelmeden tatlı bir telaş
içine girerdi. Kilerdeki
uçsuz bucaksız taş
odaların¸ özenle
seçilen yiyeceklerle
doldurulması sarayda
Ramazan'ın en önemli
habercisiydi."

 Altıyüz yıl hüküm süren Osmanlı Devleti döneminde Ramazan Ayı ayrı bir hassasiyetle idrak edilir¸ ayrı bir neşe ve mutluluk yaşanır¸ maneviyat en üst noktaya erişirdi.
Ramazan ayı başlamadan birkaç gün önce insanların bu ayı daha rahat ve huzurlu bir şekilde geçirebilmeleri için devrin yöneticileri tarafından bazı kurallar halka duyurulurdu. Tembihnâme adıyla duyurulan bu yönetmeliklerde halka duyurular yapılırdı. Akşam ezanına yakın bekçiler: “Tembih var akşam camiye buyurun” diye sopalarını kaldırımlara vurup yüksek sesle bağırarak mahalleyi dolaşır¸ herkese haber verirlerdi. Akşam namazından sonra da imam efendi tembihi halka bildirirdi. Tanzimat'ın ilanından sonra yayınlanan bir ilanda şunlara yer verilmişti: “Padişahımızın camilere teşrif buyuracağı umulduğundan¸ herkesin edep dahilinde hareket edeceğinden şüphe etmiyoruz. Herkesin intizamla camiler ve diğer yerlerde vakit geçirmelerine diyecek yoktur. Ancak çarşı içinde¸ Beyazıt ve Şehzadebaşı'nda¸ Doğruyol üzerindeki dükkânlarda halkın birikmesi yasaktır. Geceleri büyük caddelerde iskemle ile sokak ortalarında¸ halkın gidip gelmelerine mani olacak şekilde oturmak yasaktır.
Kurallara uyula!..Arabalar arasında dolaşıp arabalı ve arabasız gelen geçen kadınlara insanlık terbiyesine aykırı hareket edenler olursa cezalandırılacaklardır. Arabalar da Beyazıt ve Şehzadebaşı'nda sokak ortalarda durmayıp gezeceklerdir. Halkın¸ hele kadınların elbiselerine dair evvelce ilân edilen kararlar bilindiğinden herkesin bu tembihlere uyması ve hilafına hareket etmemeleri icap etmektedir." Osmanlı Sarayında Matbah-ı Amire¸ ramazan ayı gelmeden tatlı bir telaş içine girerdi. Kilerdeki uçsuz bucaksız taş odaların¸ özenle seçilen yiyeceklerle doldurulması sarayda ramazanın en önemli habercisiydi. Taptaze yiyeceklerin renkleri¸ taş odaların soğukluğunu hissettirmezdi. Ramazan ayında¸ Osmanlı Sarayında kilerlerin özenle seçilen malzemelerle doldurulmasından¸ hazırlanacak iftar ve sahur sofralarının zenginlik ve bereket içinde geçeceği belli olurdu. Bu bereket tüm topraklarda tesirini gösterir ve Müslüman¸ Hıristiyan¸ Musevî demeden herkes tarafından paylaşılırdı.
  İftar Ramazan sofralarının ilki olan iftar sofrası iki aşamalıdır. Birinci aşama “İftâriye” denilen ilk fasıl¸ ikincisi de yemeklerin yendiği ikinci fasıl. Sofranın muazzam görüntüsü nefis yemek kokularıyla birleşince¸ insanda bir imrenme duygusu yaratırdı. Top atılır atılmaz da yemekler yenmeye başlanırdı. Eskiden sofralar alçak iskemleler üzerine bakır siniler konulmak suretiyle hazırlanırdı. Etrafına minderler dizilir¸ sininin çevresine bir halka oluştururak oturulurdu. Hizmetçilerin ayakta peşkirleri herkesin dizine rastlamak şartıyla atmaları ise birer hüner sayılırdı. Ezana birkaç dakika kala sofraya oturmak¸ iftarın şartlarından idi.

Bu dakikadan itibaren iftar topunun atılmasına kadar geçen süre oldukça uzun gelir. Sofranın muazzam görüntüsü ve ortaya yayılan nefis yemek kokularıyla ister istemez bir imrenme duygusu yaratır insanda. Bu nedenle o bir iki dakika oldukça sabır ister. Top atılması ile birlikte yemeklere hücum başlardı.

Osmanlı'da oruç açmak büyük törendi. Ne yemek yapılacağı¸ neyin ne zaman sofraya geleceği ve hangi yiyeceğin ne zaman sofrada yeneceği belliydi. İftar sofrasında oruç¸ iftariyeliklerle açılırdı. Damak lezzetine hitap edecek tüm iftariyelikler ayrı ayrı yerlerden alınırdı. Çeşit çeşit peynirler¸ siyah ve yeşil zeytinler¸ farklı kaplarda gelen rengârenk mis kokulu reçeller¸ pastırma¸ hurma ve ekmek yerine bir Ramazan klasiği olan pide¸ iftariyeliklerin olmazsa olmazlarındandı. İftariyeliklerin ardından çorba servise sunulur ve çorbalar bitirildikten sonra 40 kaptan fazla et¸ sebze balık yemeği padişahın sofrasını donatırdı. Ramazanın baş tatlısı olan güllaç ve bunun gibi pek çok tatlı ana yemeklerden sonra afiyetle yenirdi. Tüm bu yiyeceklerin pişirilmesi¸ sofraya getirilmesi¸ sofradan kaldırılması adabına göre gerçekleştirilir¸ sofraya hizmet eden de sofradan yemek yiyen de iftara hürmet gösterirdi.


Osmanlı sultanlarının iftar sofraları gerçekten eşi benzeri bulunmaz bir nefaset ve çeşide sahiptir. Sarayda her kesim¸ iftarı kendi arasında açardı. Büyük siniler salonlara dizilir¸ saraylılar öbek öbek sofranın çevresine sıralanıp iftar açarlardı. Eski kadın efendilerin yalılarına iftara gelenlerin itibarlı olanlarını baş ağanın odasına¸ daha küçük rütbede bulunanları¸ diğer haremağaları ve baltacılar odalarına alırlardı. Osmanlı toprakları üzerinde yer alan yörelerin kendine has tazelikleri ve bereketi günler öncesinden toplanmaya başlanırdı. Bu yörelerin özel lezzetleri özenle saraya taşınırdı.  Malatya Darende ‘nin  kayısıları¸ Ankara'nın balları¸ Antep'in kuru baklavaları¸ fıstıklı¸ bademli¸ cevizli sucukları¸ İzmir'in kuru incirleri¸ vişneleri¸ üzümleri ve bunun gibi daha pek çokları ramazan sofralarında damaklara layık olacak biçimde toplanır¸ özenle saklanır ve on bir ayın sultanı ramazan için hazır bekletilirdi.

İftardan sonra haremağaları vasıtasıyla Sultan ve Kadın Efendilere saygılar iletilir¸ karşılığında iltifatla beraber¸ derecelere göre hediye ve para alınırdı. Getiren haremağası¸ hediye veya parayı teslim etmeden önce öpüp başına koyar sonra sahibine verirdi. Alan da aldığı hediyeyi öpüp başına koymaya mecburdu. Ancak padişahın iftar sofrasındaki ihtişam hiçbirine benzemezdi¸ Osmanlı hükümdarları Ramazana çok önem verir¸ her gün iftar sofraları kurulurdu. Teravih namazı ve sahurlar ise insana ayrı bir keyif verirdi.
Belli saatlerde yenen sahur yemeği ¸ sabaha karşı yenir¸ bu yemeğin misafiri olmazdı. Ev halkı arasında yenir. Gündüz¸ insanı susatmayacak¸ ama tok tutacak yemekler yapılırdı.
 Mideyi yoracak et yemeklerinden ziyade¸ karnı bütün gün tok tutacak hamur işleri¸ pilav ve vücudun şeker ihtiyacını karşılayacak kurutulmuş meyvelerden yapılan hoşaflar yenirdi.

Ramazanın en önemli özelliklerinden biri de iftar sofralarına davetsiz gidilebilmesiydi. Osmanlı Sarayına Ramazan ayı boyunca iftara davetsiz olarak gelinebilirdi. Bunun haricinde Osmanlı Sarayının özel davetleri de olurdu. Ramazanın ilk on gününde Padişah¸ ayan ve mebusan reisleriyle birlikte vükelayı saraya iftar için davet ederdi. Sadrazamın başköşede oturduğu bu sofra diğer iftar sofralarına göre çok daha mükellef olurdu ve hep birlikte daha çok vakit geçirilirdi. Bu sofralarda zengin ve leziz yemeklerden ziyade ‘Diş Kirası' asıl büyük hediyeydi. Kahve¸ şerbetler içilirken Mabeyn Müdürü¸ Enderun Efendisi ile salona girerdi. Enderun efendisinin elinde büyükçe bir gümüş tepsi yer alırdı. Tepsinin üzerinde davetlilerin isimlerinin yazıldığı hediyeler olurdu. Bu hediyeler para¸  kıymetli eşya ve saatlerden oluşurdu. Böylece İftara katılan herkese ikramlardan sonra Diş Kirası olarak hediyeler verilir¸ muhabbet tesis edilmiş olurdu. Sarayla da halk arasında iletişim sağlanmış olur¸ kaynaşma meydana gelir¸ güven duyguları perçinleşirdi.

Toplumun yüksek kültürünü oluşturan en önemli ramazan geleneklerden biri arife gününde Osmanlı sultanlarının kutsal emanetleri ziyaret etmesiydi. Hazreti Muhammed'in vasiyet ederek Veysel Karani'ye hediye ettiği hırkanın bulunduğu Hırka-i Şerif'e arife günü gitmek Osmanlı Sarayı için en önemli geleneklerden biriydi. Böylece manevi bir atmosfer oluşur¸ Hazreti Peygambere duyulan saygı ve sevgi en üst noktada hatırlanırken O'nun ümmeti olmanın şuuruna varılıp neşesi yaşanır¸ manen oluşan sevgi seli tüm gönülleri kaplardı.

Sayfayı Paylaş