ÖNCEKİLERİN GÜZELLİĞİ SONRAKİLERİN ATEŞLEYİCİSİ

Somuncu Baba

Meclislerimizi onların yaşantılarıyla süslemek ne kadar güzel olur. Değil mi ki Rabbimiz onları övmüştür¸ değil midir ki sevgili elçimiz onları yüceltmiştir. Bu durumda onlardan bahsetmek ve onları kendimize örnek ve ideal kişi olarak almamızdan daha tabii ne olabilir ki?

Allah Rasûlü'nün etrafında halka olmuş olan ashâb¸ bizim takdîr etmekte yetersiz kaldığımız bir şekilde kutlu elçiye bağlıydı. Onlar Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaptığı bir şeyi hayatlarında aynıyla tatbîk edelerken bunun farz veya başka bir şey olmasına bakmazlardı. Allah Rasûlü'nün bir şeyi emretmesi veya yapıyor olması onlar için yeterliydi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)'i kendileri için mutlak örnek almışlardı. Onun yaptığı her zaman iyi ve güzele götüren bir şey olduğundan¸ tereddütsüz bir şekilde ardından gidiyorlardı. Yasaklarda da durum farklı değildi. Gerek Allah'ın kitabının ve gerekse Allah Rasûlü'nün kendi beyânlarıyla bir şeyin artık yasak olduğunu söylemesi¸ ona hemen uymak için yeterliydi. Bunun ardı araştırılmazdı ve karşı gelinmezdi. Emredilmiştir veya yasaklanmıştır¸ geriye sadece itâat kalmıştır.


Bu yüzden ashâbın hayatında namazları kazaya bırakmak diye bir şey yoktu. Belki uyuma ve çok az da olsa unutma nedeniyle namazları kaçırdıkları olabiliyordu ama en kısa sürede onu edâ ediyorlardı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)'den namazı bırakma diye bir şey görmemişlerdi. Onlar için "namaz sadece kılınırdı". Kazaymış veya başka bir şeymiş bunu bilmezlerdi. Orucu bile bile tutmamak veya bilerek¸ bir mâzeret olmaksızın bozmak gibi şeyler onlara çok yabancıydı. Bilmezlerdi böyle bir şey.


Onların hayata bakışlarında ve dinî yaşamalarında zinâ etmek ve hırsızlık yapmak gibi kavramlar da yer almıyordu. Bildikleri tek şey vardı: O da Allah Rasûlü'nün öğrettiği şekilde dini yaşamak. Hırsızlık¸ zinâ ve benzeri günahlar onlara çok uzak şeylerdi. Bu yüzden de bir insan Müslüman olup da bu tip yanlışları nasıl yapabilir diye hayrete düşüyorlardı. Onların imanı ve Rasûle tabi olma anlayışı böyleydi.


Hz. Peygamber (s.a.v.) Akabe bey'atlarına katılan liderlerden söz alırken¸ zinâ yapmayacakları ve eşlerine iyi davranacakları gibi bazı şartlar koşuyordu. O dönem şartları içerisinde erkeğin her şey demek olduğu bir zaman diliminde¸ toplum önderlerinin elde ettikleri dünyevî nimetlerden ve iştihalardan feragat ederek Allah Rasûlüne boyun eğmeleri çok büyük bir olaydı. Gerçekten de büyük bir özveriydi.


Bir sahâbînin¸ "Anam babam sana feda olsun ey Allah Rasûlü!" demesi de çok büyük bir sözdür. Bu kelamın ardından Allah Rasûlü ona bir şey dediğinde¸ tereddütsüz bir kararlılıkla onu yerine getirebilecek azmin ifadesidir bu söz. Nitekim yeri geldiğinde bu söz neyi icap ettiriyorsa onu çekinmeden ve yüksünmeden yapmışlardır. Mal vermek gerekiyorsa mal vermişler¸ uykusuz ve aç kalmak gerekiyorsa bunu yapmışlar¸ canlarını vermek icap ettiğinde de cenge koşmuşlardır.


Onların bütün bu fedakârlıklarının derinliğini anlamak için onların zamanına gitmemiz gerekir. Sıcak odalarımızda ayaklarımızı uzatarak¸ bir taraftan da bir şeyler atıştırarak¸ onların gösterdikleri fedakârlıkları okumak kolay bir iştir. Ama yeri geldiğinde yeri yurdu terk edip gitmek¸ yabancı ellerde yaşamak durumunda kalmak¸ geri canlı dönme ihtimalinin çok az olduğunu bilmeye rağmen cihada koşmak çok farklı bir şeydir.


Burada fedakârlık üzerine kurulu ve can da dâhil olmak üzere sahip olunan her şeyi Allah ve Rasûlü yolunda harcama üzerine kurulu büyük bir imandan bahsediyoruz.


Bize düşen elbette tarihi sürekli anarak kendimizi geçmişle avutmak değildir. Bir nevi arkeoloji yaparak devamlı olarak geçmişi yüceltmek ve bununla avunmakla yetinmek değildir. Ancak unutulmamalıdır ki¸ binanın temeli ne kadar sağlam olursa üzerine inşa edilen yapı da o kadar oturulabilir olur. Bu nedenle günümüz insanlarının örnekliğine en çok ihtiyaç duydukları insanlar¸ hayatlarını fedakârlık üzerine sürmüş olan sahâbîlerdir. Onların Rasûlle olan yaşantılarını ve İslâm için sergiledikleri özveriyi zamanımız gençliğine ne kadar güzel bir şekilde sunabilirsek kalplerinin güzelleşmesine o kadar fazla katkıda bulunmuş oluruz. Çünkü geçmişle irtibatı kurmadan geleceği inşa etmek imkânsızdır. İnsanlığa bu dinin iyi yaşandığı takdirde dünyaya nasıl bir medeniyet sunacağının örneklerini sunacağız ki İslâm'ın yaşanabilir ve yaşatılabilir bir din olduğu anlaşılsın. Bu yüzden sadece sahâbîler değil dünyaya güzellikler sunduğumuz sonraki dönemler de anlatılmayı hak edecek değerlerimizdir.


Hiç şüphe yok ki¸ insana değer verdiren¸ geriye anılacak güzellikler bırakabilmesidir. İşte biz ashâbı bu yüzden çok fazla severiz. Onlara olan sevgimiz kuru kuruya¸ sadece geçmişi anmaya yönelik bir muhabbet değildir. Onların yaşamlarını dillendirerek Allah Rasûlüne olan sevgimizi pekiştirir¸ onlar gibi çabalamak amacıyla akülerimizi şarj ederiz. Onlarda gördüğümüz güzel örneklikleri kendi hayatımızda gerçekleştirebilmek için bileniriz¸ azmimiz artar. Ayrıca bir insanı ahlâken güzelleştirebilmek için ona başkalarının güzelliklerinden bahsetmekten daha güzel ne olabilir ki? Zaten Rabbimizin yüce kitabında pek çok kıssayı ve geçmiş peygamberlerin hallerini anlatmasının bir amacı da bu değil midir? Bizlere bazı şeylerin nasıl başarılabileceğini ve dini yaşama ve yaşatmada ne tür zorluklarla karşılaşabileceğimizi örneklerle sunması¸ pek çok hikmet yanında bu amacı da içinde barındırmaktadır.


Meclislerimizi onların yaşantılarıyla süslemek ne kadar güzel olur. Değil mi ki Rabbimiz onları övmüştür¸ değil midir ki sevgili elçimiz onları yüceltmiştir. Bu durumda onlardan bahsetmek ve onları kendimize örnek ve ideal kişi olarak almamızdan daha tabii ne olabilir ki?


Mekkeli müşriklerin işbirlikçileri Hubeyb bin Adiy'i esir edip Mekkelilere teslim ederler. Hubeyb onlardan son bir istekte bulunur ve iki rekât namaz kılar. Korktu da namazı uzattı demesinler diye de biraz hızlıca kılar. Namazdan sonra Mekkeliler onunla alay etmeye başlarlar. Yaşadığı hayatın buna değip değmediğini sorarlar. Hayatının boş yere sonlanacağını söylerler ve senin yerine Muhammed'in olmasını ister miydin diye de tahrik ederler. Onlara şu cevabı verir: "Allah Rasûlü'nün ayağına diken batmasındansa canımı bu din uğruna feda etmeyi tercih ederim." Ve titremeden ölüme yürür. Şimdi bu hayat bahsedilmeyi hak etmiyor mu? Saygıyla anılmayı elbette hak etmektedir. Çünkü o ve diğerleri Allah Rasûlü'nün arkadaşlarıydılar¸ yani sahâbîydiler.


Unutmamak gerekir ki¸ son elçinin ne kadar büyük bir insan olduğunu anlayabilmek için ashâbtan bahsetmek zorundayız. Çünkü kutlu Rasûlün Arap coğrafyasında yaşayan halkı ahlâken nasıl bir konuma çıkardığını anlayabilirsek¸ onun büyüklüğünü daha iyi idrak edebiliriz ve buradan kendimize ibretler çıkarabiliriz.

Sayfayı Paylaş