ÖNCE KENDİMİZİ DÜZELTMEK

ÖNCE KENDİMİZİ DÜZELTMEK

En sevdiğimiz arkadaşımızın kim olduğunu zihnimize getirelim. Sonra önümüze bir kağıt alalım ve onun ne kadar eksiği, kusuru, yanlışı, sevilmeyen yönleri varsa, hepsini tek tek tesbit etmeye çalışıp yazmaya koyulalım. Yaza yaza sayfanın bir yüzünü kısa sürede doldururuz. Bir de bakmışız ki, arka sayfadan devam ediyoruz. Aramızın pekiyi olmadığı bir insan için benzeri bir işi yapacak olsak, herhalde birkaç kâğıt gerekir. Lakin göz ardı ettiğimiz bir husus var. O da şudur: Hatâlarını kağıda döktüğümüz yakın arkadaşımızdan bizim yaptığımız şey istenecek olsa, yani ona bizim kusurlarımızı bir kağıda dökmesi istense acaba sonuç ne olurdu? Kağıt yine arkalı önlü dolardı değil mi? Belki de doldurmak için ikinci bir kağıda bile ihtiyaç duyardı. Zaten biz bile vicdanımızla baş başa kalsak ve kusurlarımızı sıralamaya çalışsak, yazdıklarımız arkadaşımızın bize dair yazdıklarından az olmaz tam tersine fazla olur. Demek oluyor ki, bir insanı ne kadar seversek sevelim veya biz birileri tarafından ne kadar çok sevilirsek sevilelim, bunlar göz önüne getirilmeye çalışıldığında görülecektir ki, hepimizin pek çok kusuru var. Velhasıl, hatâ aradıktan sonra, herkese takılacak birkaç kulp bulmak ve bazı yönleri nedeniyle suçlamak hiç zor değildir. İnsan yeter ki kusur aramaya koyulsun… Hâlbuki hatâdan masûn, yani korunmuş olan sadece Allah’tır Allah.

Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmanın çeşitli sebepleri vardır. Ancak en önemlisi kişinin kendi hatâlarına gözlerini kapaması, nefsini âdetâ kusursuz görmesi, başka bir ifadeyle kibrinin kurbanı olmasıdır. Çünkü etrafındakilerin yapıp ettiklerinde kusur aramak, burun kıvırmak, sürekli olumsuzluklara odaklanmak, kendisini olgun ve hatâsız bir insan görmenin, daha doğrusu nefsinde var olduğunu bildiği kusurları görmezlikten gelmesinin, başka bir ifadeyle kendisini putlaştırmasının sonucudur. Böylesi güven vermeyen, gözleri fıldır fıldır olan ve şeytânî bir bakışa sahip olan bir insan için civarındaki herkes kusurludur, yaptıkları işlerin hiçbiri doğru düzgün değildir, bir tek kendisi hatâsızdır. Dünyanın merkezinde âdetâ o vardır. Doğruluğun ve yanlışlığın ölçütü kendisidir. Tam anlamıyla iblise ait bir vasıf! Zira iblis, Allah’tan affını dilemek yerine, diklenmeyi sürdürerek huzurdan kovuldu ve başkalarıyla uğraşmaya başladı. Onun yolunu takip edenin varacağı son nokta da haliyle hayırlı olmayacaktır. Böylesi bir insanda gerçekten de âhiret korkusu olduğunu söylemek mümkün değildir. Burada bahsettiğimiz durumu özellikle dünyalık elde etmiş bazı zenginlerde, hak etmeden bazı makamlara gelmiş kişilerde görmemiz mümkündür.

Kibir yanında, başkalarıyla uğraşmanın temel sebeplerinden birisi de hasettir. Çekemeyen kişi etrafındakilerin başarılarından ve mutluluklarından keyif almaz. Onların ayaklarının sürçerek tökezlemelerinden haz alır. Çevresinde küçültmek için de diğerlerinin eksiklerini sürekli diline dolar. Amacı çevresindekilerin kazandığı itibarı törpülemektir. Bunu başarabildiği takdirde, kendisi bir faydasını görmeyecektir, ancak kötülediği kimselerin küçük düşmesinden büyük keyif alacaktır. Nitekim kitaplarımızda hasede dair şöyle bir kıssa anlatılır ve çekemeyen kimsenin durumunu çok güzel yansıtır:

Allahu Teâlâ’nın görevlendirdiği bir melek bir adama gözükmüş. Ona bir kereliğine isteme hakkı olduğunu, ancak her ne isterse iki katının komşusu için geçerli olacağını söylemiş. Adam düşünmüş ve demiş ki: “Benim bir gözümü kör et.” Başkaları hakkında fesat düşünmenin zirvesi böyledir işte.

Acınacak durumdaki bu insan, hayatını kendisine odaklı yaşamak yerine başkalarına bakarak yaşadığı için esasında zavallıdır. Ömür sermayesini yanlış yollarda zaman harcayarak heder etmektedir, “âhiret yevmiye defterine” güzel bir şey yazılmamaktadır. Bu insanın durumu esasında şuna benzer:

Adam bir iş yerinde çalışmaktadır. Ailesinin maişetini temin etmekle mükelleftir, ancak sabah işe geldikten sonra görevini hakkıyla yapmak yerine savsaklamaktadır. Müşterileri seyretmekle, onlar hakkında fikir yürütmekle ve zamanı boşa geçirmekle meşguldür. Bunun sonucu ne olur? İlk olarak iş yeri sahibi bu duruma tahammül edemez. Bu sebeple ona gereken şey, üstlendiği işi hakkını vererek yapmaya gayret etmesidir. Kulluk da bunun gibidir. Kendi işini yapmayı bir yana bırakıp başkalarını takip ederek ömürlerini tüketenler, yaşadıkları hayattan manevî kâr sağlamayanlardır. Kıyamette “manevî aylık” beklentileri boşa çıkacak, tam tersine cezâ yiyeceklerdir. Hiç şüphe yok ki, defterlerin soldan verilmesinin sebeplerinden birisi de budur.

Bu şekilde nefsinin günahlarına ağlamayı bırakarak başkalarıyla meşgul olan insan, kendi kalbinin de düşmanıdır. Etrafındakilere odaklanması sebebiyle yüreğine çöken kasâvet ve haset sebebiyle kalbini strese sokar, kalp sancıları çeker. Başkalarını takip sebebiyle, görüp duyduğu pek çok şey kendisini üzer. Bu sebeple her an huzursuzdur, manevî mutluluğu bulamamış biridir. Yığınla derdi varken, başkalarını da özel dertleri arasına katmıştır. Bu da pek akıllı biri olmadığını gösterir. Doğrusu bir kişi kendisine ancak bu kadar düşman olabilir.

İşin en kötü tarafı ise, kişinin, içine düşmüş olduğu bu durumun son derece günah olduğunun farkında olmasıdır. Başkaları yerine kendi nefsine yönelmesi gerektiğinin bilincindedir. Buna rağmen kapıldığı kötü gidişten ve başkalarını takip etmekten nefsini kurtaramaz. Bazen pişmanlıklar içine düşerek, nefsini ıslah etmeye gayret etse bile, bir müddet sonra eski hale dönüverir. İstikrarlı bir duruş sergileyemez. Hz. Peygamber’in buyruğu bunu ne güzel ifade etmektedir: “Cennet zorluklarla, cehennem ise nefsânî arzularla çevrilmiştir.”1

Böylesi bir insanın temel sorunu tevbeyi ve pişmanlığı kalbine hâkim kılamamasıdır. Oysa kat etmesi gereken büyük bir yol vardır. Sürekli ileri gitmesi gerekmektedir. Bu sebeple, yürüyüşünü kemâlâta doğru devam ettirmek yerine birileriyle meşgul olarak geldiği yerde sayması veya geri geri gitmesi mâkûl bir davranış değildir.

Hepimizin gördüğü üzere, günümüz Müslümanlarının en büyük sorunu, kendi günahlarına ağlayarak hayatlarına çeki düzen veremeyişlerdir. Belki de bunu başarmanın tek yolu, ruhlarını doğru bir istikâmet üzerinde tutacak olan iyi ortamlarda bulunmalarıdır. Yoksa sabahtan akşama kadar haramlara bakarak, televizyonlarda her türlü menfi görüntüleri seyrederek, etrafta bir tek doğru söz konuşulmaksızın akşamı ederek kalbi düzeltmek ve bütün bu hengâme içinde sadece kendine yönelmek oldukça zordur. Çünkü yoğun bombardıman altında insanın nefsine sahip olması, halini düzeltmesi tam anlamıyla bir yiğitlik ister. Oysa insan kendisini yaslayacağı güzel bir muhit bulamazsa, çevre onu kendisine çok çabuk benzetir. Unutmayalım ki, biz etrafımızı etkileyip onları peşimizden hayırlara sürükleyecek kadar Müslümanlığı kuvvetli insanlar değiliz. Şeytan ve nefsimizin bizi alt edip kendi boyunduruklarına almaları çok kolaydır. Bu yüzden, bizi bir arada tutan ve imanımızın güzelliğe doğru yücelmesine yardımcı olan topluluklarımızdan kopmamalıyız. Her türlü fırsatı değerlendirerek bir arada olmaya çabalamalıyız. Aksi takdirde, kendi başımıza kaldığımızda, değerlerimizden fire vermeye başlamamız ve güzelliklerimizi yavaş yavaş yitirmeye başlamamız an meselesidir.

Rabb’imiz “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” buyurmaktadır.2 Bu demektir ki, öldükten sonra geri dönüş yok. Dünyada ne yaptıysak o. Bütün sermayemizi beraberimizde götüreceğiz: “İnsanlar, ‘İnandık.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir.”3

Sonuç olarak, başkalarıyla ilgilenmek yerine nefsimize bir bakalım, kendi günahlarımıza ağlayıp tevbe edelim. Başkaları hakkında düşündüğümüz fenalıklar ve haset yüzünden yeni günahlar yüklenmeyelim. Allah bizleri sevdiklerinden ve sevdiği yoldan ayırmasın.

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    Müslim, 2822.
2.    67/Mülk, 2.
3.    29/Ankebût, 2.

Sayfayı Paylaş