OĞLU MEHMET BAHATTİN EFENDİ'NİN NOTLARINDA MUSTAFA HAKİ EFENDİ (K.S.)

Somuncu Baba

"Mustafa Hâkî Tokadî Hazretlerinin
oğlu Mehmet Bahattin Efendi
(1902–1964)'nin "Tasavvuf ve Menâkıb"
adlı yazma eserinin orijinal nüshası
evlatları tarafından¸
H. Hamidettin Ateş Efendi'ye takdim
edilerek¸ Darende H. Hulusi Ateş
Şeyhzadoğlu Özel Kitaplığının yazmalar
bölümüne konulmuştur. Bu çalışma o
eserin ilgili kısmının sadeleştirilerek yayına
hazırlanmıştır."

Şiranlı (ikamet yerine nispetle Çorumlu) Şeyh Hacı Mustafa (k.s.) Hazretlerinin halîfesi olan Mustafa Hakî Tokadî[1]¸ Nakşıbendî silsilemizde otuzdördüncüdür. Yüz yılın müceddidi olup bu kitabı tertip eden âcizin pederidir. Nesebi Hz. Hasan (r.a.) soyundan Şeyh Abdusselâm b. Meşiş (k.s.)'e (Trablusgarb'da) dayanmaktadır.


Pederimiz 1281/(1864) tarihinde Tokat'ın Soğukpınar Mahallesi'nde doğmuştur. Gençliğinde mâneviyâta arzulu olduğu için rüyasında Hz. Şâh-ı Nakşıbend'i görüp iltifâtına mazhar olurmuş. Dokuz yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip şer'î ilimleri tahsil etmeğe yönelmiştir. Esasen dedemiz Hoca Abdullah Efendi muttaki âlimlerden olduğu için pederimizin dinî terbiyesine îtinâ göstermiştir.


Tokat'ta yaşayan ârif kimseler pederimizin istîdâdını o vakit anlayıp ileride büyük bir zât olacağını sezerlermiş. Hatta dedemiz onun bazı mânevî sözlerini işitince ağlar ve gıyabında¸ "Bizim Mustafa büyük bir insan olacak." dermiş.


Filhakîka pederimiz aşk ve şevk ile kendini yetiştirmiş. Bazen mânevî aşkı yoğunlaşıp geceleyin kendine has latif sesiyle kasîdeler okur ve komşular onu dinlemek için pencerelere koşarlarmış.


Bir taraftan ilim tahsiline çalışan pederimiz daha sonra Çorum'a gidip Çorumlu Şeyhefendimize intisap etmiş ve tahsil için oradaki tedris halkasına oturmuş. Çorumlu Şeyhefendimiz¸ "Hafız Mustafa geldiği ilk gün onun büyük adam olacağını anladım." Filhakîka pederimiz (k.s.) az zamanda akranlarını geçerek hem zâhir ilim hem de bâtın ilimde ilerlemiştir.


Yaz günleri geldikçe Tokat'a döner ve kışları Çorum'a gidermiş. O sırada seyr ü sülûk görüp kemâl derecede muvaffakiyet zuhûr etmiş ve Şeyhefendimiz Hazretleri ona teveccüh ve nazar ederek az bir müddette zâhir derslerini tamamladığı gibi bâtınında da fevkalade ilerlemeler ve kemâller zuhûr ettiği için henüz 18 yaşındayken Şeyh Hazretleri pederimize hilâfet vermiştir.


Sonra pederimiz 25 sene daha Çorumlu Şeyhefendimizin sohbetine devam edip hizmetinde bulunmuştur. Kendisine bazı zuhûrât olduğunda onları Çorumlu Şeyhefendimize arz edince¸ "Size nasıl zuhûrât olursa öyle hareket edersiniz. Sizin dereceniz benden daha yüksek ve bâtınınız benden kuvvetli olup zamanınızın müceddidi olursunuz. Siz sâliklere kolaylıkla yol verirsiniz. Biz bütün bâtınî vazîfelerimizi size devrettik. Tokat'a gidip tâliplere seyr ü sülûk ettiriniz ve kendinize râbıta yaptırınız." buyurmuştur. Fakat pederimiz hazretleri kemâl-i edep ve tevâzuunda buna cür'et etmeyip yine tâlipleri Çorum'a gönderirmiş. Hâlbuki Çorumlu Şeyhefendimiz de tâlipleri pederimize gönderirmiş.


Ne zaman ki Çorumlu Şeyhefendimiz Medîne-i Münevvere'de vefat edip pederimiz Tokat'a dönünce her taraftan tâlipler ve sâlikler artık Tokat'a gelmişler. O sene sülûk açılıp sâliklerde azîm tesirler ve şaşırtıcı ilerlemeler zuhûr etmiştir. Bu aciz o sene doğmuşum.


Pederin sâliklerde meydana getirdiği bâtınî tesirler ve sünnet-i şerîfe üzere istikâmeti etrafta duyulup yayılınca insanlar onu mânevî açıdan yönelecek rehber edinerek her taraftan Tokat'a teveccüh etmişlerdir.


Pederimiz sofrasını misafirlere açmış ve sünnet-i şerîfeye uyup bid'atlerden kaçınmıştır. Sessiz zikri (hafî) emredip sesli zikri (cehrî) tercih etmemiştir. Kadınların kendi etrafında toplanmalarını yasaklamıştır. Onlardan ancak sâliha olanlara eşlerinden izin almaları kaydıyla vâlidemiz vasıtasıyla zikir ve sülûk dersleri tarif etmişlerdir. Pederimiz meyli olmadığı halde bazı kerâmetleri de zuhûr etmiştir. Biz burada onlardan bahsetmeyeceğiz. Kendisi şöyle buyurmuştur:


− Bizim elimizden zuhûr eden o şeylerden biz mahçûbuz. Zira bizden istenen kulluktur.


Pederimizin en büyük kerâmeti sâliklerde görülen mânevî tasarrufudur. Onlardan bir nebze hatırlatmak isterim. Pederimizin halîfelerinden merhum Menteşeli Hoca Hüseyin Efendi nakletti: "Tokat'ta medrese odasında sülûk dersleriyle meşgulken başıma felç inerek yüzüm şişip muzdarip oldum. Tokatlı Şeyhefendimiz beni o halde görünce:


− Hüseyin Efendi! Falan ilaçları alıp yüzüne sür ve yarın teveccühe gelme. Odanda sabah namazından sonra bekle. Ben sana özel teveccüh ederim¸ dedi.


Ben de emrettiği gibi yaptım. Teveccüh vakti odamda bekledim. O sırada karşımda güneş gibi bir nur göğsüme doğdu. Bende büyük bir iç huzûr meydana geldi. Ertesi gün teveccühe gittim. Teveccühten sonra Şeyhefendimiz halimi sordu ve şöyle buyurdu:


− Sana ettiğim teveccühü duydun mu?


Dedim ki:


− Evet Efendim. Her gün böyle lütfetseniz minnettar olurum.


Buyurdu ki:


− Bu husûsiyet daima olmaz."


Darende eski müftüsü Hoca Abdurrahman Efendi merhum hikâye etti: "Tokat'a gelip ilk ders aldığım zaman medrese odasında dersimi yaptım ve hediye kısmında Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in ismini andıktan sonra Hz. Ali (r.a.)'yi de zikrettim. Kuşluk vakti olunca Şeyhefendimiz odayı teşrif etti ve oturduktan sonra şöyle buyurdu:


− Müftü! Sende Kızılbaşlığa meyil var mı?


Ben utanarak dedim ki:


− Hayır Efendim. Ehl-i sünnet ve'l cemaat akîdesindenim.


Buyurdu ki:


− Ya niçin dersinde Hz. Ebu Bekir (r.a.)'den sonra Hz. Ali (r.a.)'yi andın?


Dedim ki:


− Büyüklüğü için.


Buyurdu ki:


− Niçin Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman (r.a.)'ı da anmadın? Onlar da büyük değiller miydi?


Bu sualine cevap veremedim. Buyurdu ki:


− Bizim silsilemiz Hz. Ebu Bekir (r.a.)'de sonlanır. Onun ismini anar ve diğer ashâbı umûmî olarak zikrederiz. Mürit¸ mürşidinin emir ve tertibine bir şey katmamalıdır.


Şeyhefendimizin bu sözüyle kendi dersimi ne şekilde yaptığıma vâkıf olmasından dehşete düşüp kendisine karşı güven duygum arttı. Eğer ben Tokatlı Şeyhefendimize yetişmeseydim Kızılbaşlığa meylederdim. Çünkü o kâbiliyet bende vardı. Onun sohbetinin bereketiyle o duygu benden silindi."


Yine Müftü Efendi hikâye etti ki: "Sülûk etmek için Tokat'a geldiğim zaman birçok tâlibin de oraya toplanıp sülûkün açılmasını beklediğini gördüm. Henüz Şeyhefendimize bu konuda zuhûrât olmamış. Hatta onları geri döndürmeğe niyet etmiş. Bir gece rüyamda gördüm ki¸ nurlu bir sahraya yeşil ve süslü büyük bir çadır kurulmuş. Birçok insan toplanmış ve o sırada Şeyhefendimiz bana görünüp kendisini takip etmemi emretti. Gittik¸ yeşil çadırın kapısına ulaşınca buyurdu ki: ‘Bu çadırda Efendimiz (s.a.v.) vardır.' Kendisi içeriye girdi ve ben kapıda bekledim. Bir müddet sonra beni de çağırdı. İçeriye girip Şeyhefendimizin arkasında dikildim. Efendimiz (s.a.v.) içeride bir taht üstünde oturuyordu. Buyurdu ki:


− Hacı Mustafa Efendi! Yarın sülûk derslerine başlayınız ve müritlere şöyle sülûk ettiriniz.


Sonra dışarı çıktık¸ uyandım. Bu rüyamı söylemek için Şeyhefendimizin nezdine gittim ki¸ huzûrunda birkaç zât vardır. Ben kapıdan girince onlara buyuru ki:


− Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'i göreni görmek isteyen Müftü'nün yüzüne baksın!


Artık ben bir şey söyleyemedim. Bana buyurdu ki:


− İhvâna tebliğ et¸ yarın sülûka gireceklerdir.


Sonra sülûka girdik. Bana keşf-i kubûr vâki oldu. Müşâhedemde Tokat'ta medfun Şeyhefendimizin akrabasından Behzad Velî'nin kabri açılıp içeriye girdim. Behzad Velî Hazretleri ayağa kalkıp benimle kucaklaştı ve dedi ki:


− Nakşıbendiyye'den bir mürşid-i kâmil emrinde kolayca seyr ü sülûk ettiğiniz için ben size gıpta ediyorum. Biz bu yolları sıkıntılarla geçmiştik.


Daha sonra semâvât ve cennet âlemleri keşfolundu. Nihâyet Şeyhefendimiz bunlar kapanmadıkça ilerleyemeyeceğimizi beyan etti. Bunun üzerine bu gibi keşifler örtüldü."


Merhum Marangoz Mehmed Efendi bir gün medrese odasında sülûkta iken müşâhede âlemi açılıp seyre dalmış. Pederimiz Hazretleri de evde merhum Sivaslı Hoca Abdurrahman Efendi ve diğerleriyle yemek yiyorlarmış. Buyurmuş ki:


− Muhammed Usta seyre daldı¸ bir perde olsa da önüne çeksek.


Hoca Abdurrahman Efendi pederimizin meclisinden kalkınca Mehmed Ustanın yanına gelerek Şeyhefendimizin kelamını ona nakledip hâlinden sormuş. Mehmed Usta da demiş ki:


− Evet¸ o vakit dersimde müşâhede açılmıştı. Bir müddet seyrettikten sonra hemen Şeyhefendimiz görünüp önüme bir perde çekip kapattı.


Ertesi günü teveccühe gidince pederimiz sâliklere bu gibi müşâhedelere meyletmemelerini¸ zira bunların bâtın yollarına mâni olacağını anlatmış.


Bunun gibi vâkıalar çoktur. Müritlerin dışında halktan pek çok insan pederimiz hakkında rüyalarında güzel şeyler görmüşlerdir. Onun nasîhatleriyle hâllerini ıslah edenlerin sayısı sayılmayacak kadar çoktur. Hemen her evde pederimizin bir kelâmı söylenir ve hâlleri anılırmış. Maddî ve mânevî derdi olanlar ona koşarlar dertlerine devâ bulurlarmış. Çarşıya çıksa insanlar saf saf selâma dururlarmış.


Pederimiz beş defa hacca gitmiştir. Her defasında birkaç ay Hicaz topraklarında kalmıştır. İlk haccında  – ki o zaman Çorumlu Şeyhefendimiz (k.s.) hayattaymış – Mekke-i Mükerreme'de Çorumlu Şeyhefendimizin şeyhi Yahya (k.s.) Efendimizin oğlu Şeyh Halil Paşa Hazretlerini ziyaret etmiş. Halil Paşa Hazretleri pederimize teveccüh etmiş ve buyurmuş ki:


− Sizin letâifiniz pek kuvvetlenmiş¸ size teveccüh tesir ettiremedim.


Sonra pederimize kendisi de hilâfet vermiştir. Her ne zaman pederimiz orada hazır bulunsa hatim okutup ihvâna teveccüh etmeyi ona terk edermiş. Çorumlu Şeyhefendimize yazmış ki:


− Siz Tokatlı Hacı Mustafa Efendiyi pek güzel terbiye edip mükemmel olarak yetiştirmişsiniz. Size ve ona gıpta edip ben de ona hilâfet verdim.


Pederimiz ikinci haccını Çorumlu Efendimizle beraber yapıp onun Medîne'de kalması üzerine kendisi dönmüştür. Diğer üçüncü haccı irşâd vazîfesine başladıktan sonra gerçekleşmiştir.


Sultan Abdulhamid'in son zamanlarında Tokat halkı pederimizi meb'us seçmesinin ardından diğer iki meb'usla[2] beraber İstanbul'u teşrif etti.[3] Bu bağlamda mânevî işaret de görmüş olduğu için buna icâbet etti. Meb'usluğu müddetince almış olduğu maaşı zarûrî ihtiyaçlarını temin¸ fakirlere ve misâfirlere ikram¸ infâk şeklinde harcamıştır. Bu sebeple vefatında geriye ne para ne de mal bırakmıştır. Meb'usluğu devam ettiği süre zarfında ibadet ve tâatını artırmıştır. Dört yılın sonunda Tokat halkı kendisini tekrar meb'us yapmak istedilerse de kabul etmemiştir. Sonra İstanbul'da ikâmet etmeği tercih etmiştir. Meşîhat tarafından kendisine İsmet Efendi Dergâhı tevcih edildiğinden orada oturup namazları Fatih Camii'nde edâ etmiştir.


İstanbul'da onun hâllerini ve ilmî derinliğini bilenler etrafına toplanmaya başlamıştır. Birçok âlim ve şeyh onu ziyâret edip ilmî konuları konuşur ve son sözü onun söylemesini isterlerdi. O da meseleyi âyet ve hadislerle öyle anlatırdı ki¸ bu durum karşısında hepsi hayret ederlerdi. Hâlbuki pederimiz vaktinin sadece bir kısmını ilmî mütâlaaya ayırır¸ çoğunu ise ibadet¸ murâkabe ve sâliklere sohbetle geçirirdi. Birçok hoca¸ "Onun ilmine tahsille erişilmez¸ o bir okyanustur." derlerdi. Bu konuda ilâhî yardım çok açıktı.


Kendisinde celâl ve cemâl sıfatlarının her ikisi de zaman zaman zuhûr ederdi. Celâl anında büyük bir heybet kesbeder ve yanında ister âlim¸ ister şeyh hiç kimse söz söyleyemezdi. Cemâl anında ise bir çocuk bile söz söyler¸ herkesin anlayış seviyesine inerek onlara muâmele ederdi. Fakat mâlâyânî konuşmayıp dinî hayatı kuvvetlendirecek veya bâtını nurlandıracak sözler söyleyip anlattığı şeyleri herkesin anlayacağı şekilde açıklardı. Her hâli sünnet-i şerîfeye uygun olmakla beraber zâhiren Hz. Muhammed (s.a.v.)'in şemâil-i şerîfesine çok fazla benzediğinden herkes kendisine meftûn olmuştu. Muhammedî nurlar kalbinden yüzüne yansıdığı için birçok kişi onun Efendiniz (s.a.v.)'in kâmil vârisi olduğunu anlamıştı. Onun meşrebi Nakşıbendî olduğu için güzel ve temiz giyinir¸ helâlinden bulduğunu yer ve davetlere icâbet ederdi. Allah'ın nimetinin eserini kendinde gösterirdi. Buna delil şu hadis-i şerîftir. Bir gün Efendimiz (s.a.v.) zengin bir kişiyi fukarâ kisvesiyle görünce buyurdu ki: "Allah Teâlâ kuluna verdiği nimetin eserini kulu üzerinde görmeği sever."


Bu âciz küçüklüğümden beri pederimden birçok dinî ve mânevî sualler sorup cevaplarını yeterince ve hakîkat üzere aldığımdan büyük faydalar gördüm. Ondan aldığım esaslar birçok kitapları mütalaa etsem doğru bir şekilde anlayamazdım. Bu konuda Allah'a çok şükreder ve pederime minnettar olduğumu arz ederim. Zira o¸ zâhirî ve bâtınî açıdan benim hidâyet sebebim olmuştur. Daha sonra muteber kitapları mütalaa ettikçe onun sözlerinin ne kadar büyük ve doğru olduğunu görmüşümdür.


Âkıl ve bâliğ olduktan sonra acâyip rüyalar görüp kendisine anlattığımda şaşırırlardı. O sırada bende bâtınî cezbe ve aşk-ı derunî zuhûr etmişti. Sık sık rüyalarımda pederimin bereketiyle Rasûlullah (s.a.v.)'la müşerref olup bazı işaret ve iltifâtlarına mazhar oluyordum. Pederime de muhabbetim artınca kendisinden tarikat dersi talep ettim. Zâhir derslerime engel olur diye bir müddet ders vermedi. Ancak bende kararsızlık artıyordu. Sonunda yine talep ettim¸ sessiz kaldı. O gece rüyamda pederimi gördüm. Sabaha kadar beni acâyip âlemlerde gezdirdi. Sabah sofrasında bir araya gelince¸ "Bu gece ne gördün?" diye sordu ve ben de söyledim¸ o sustu. Üçüncü gece yine pederimi gördüm. Beni alıp bazı âlemlerde gezdirdikten sonra birçok türbe ve kabir bulunan bir yere götürdü. Kiminin kapısı açık kiminin kapalıydı. İçlerinde birer zât görünüyor¸ kimisi oturuyor kimisi yatıyordu. Bunları temâşâdan sonra bir türbeye gidip içeri girdik. Birkaç kişi oturuyorlardı. Pedere saygı gösterdiler. O sırada içeri Buhârâ kisvesinde nurlu bir kişi girdi. Pederimiz onunla musâfaha edip beni göstererek¸ "Oğlumdur¸ dua buyurunuz." dedi. Ben de onun elini öptüm. Bana gülümseyip iltifât ve dua etti. Pedere buyurdu ki: "Acele işim var¸ fazla görüşemeyeceğiz." Misafirlerle bir iki kelime konuşup çıkıp gitti. Biz de çıktık ve uyandım. Sabahleyin yine ne gördüğümü sordu¸ ben de söyledim. Buyurdu ki: "Son gördüğün zât Şâh-ı Nakşıbend'dir." Ertesi gece bu şekilde rüya görmedim. Sabahleyin peder bir şey sormadı. Bunun üzerine dersi tarif etti ve çalışmaya başladım. Zikir kalbimde o kadar kuvvetlendi ki¸ vücudumu sarmaya başladı ve durumu kendisine haber verdim. Buyurdu ki: "Bu iyi değildir. Sonra silkinmek ve sıçramak¸ nihâyetinde bağırmak hâlleri gelir." Ertesi gün bu hâl geçti. Fakat dalgınlık meydana gelip birkaç gün içinde artarak tesbih elimden düşüp yıkılacak hâle geldim. Günlük dersimi tam olarak çekemez oldum. Bu durumu da arz ettim. Buyurdu ki: "Bu da iyi değildir. Perişanlığa sebep olur." Ertesi gün o hâl de geçti. İtidâl meydana geldi. Onu da haber verdim. Buyurdu ki: "İşte bu iyidir. Böylece devam et. İnşallah daha sonra sana sülük ve murâkabe dersleri kolaylıkla açılır."


İhvândan Ispartalı Emin Hoca dedi ki: "Benim Isparta'da bir şeyhim vardı ve ben İstanbul'daydım. Bir gün dersimle meşgulken ihvândan bazılarının bana râbıta yaptıklarını müşâhede ettim. O esnada bana bir kuvvetsizlik hâli gelerek hareketsiz kaldım. Daha sonra başka bir vakitte yemek esnasında yine ihvândan bazılarının bana teveccüh ettiklerini görürdüm ve hemen kuvvetten kesilirdim. Bu sebeple kaşık elimden düşerdi. Anladım ki¸ şeyhim vefat emiş ve ihvân beni şeyhleri yapmış. Zira ihvân içinde şeyhimin nazarı en çok banaydı. Ancak ben o yükü kaldıramayacak hâle geldim. Daha fazla perişan olacağımı anladım. Bu hâlden kurtulmak için bir mürşid-i kâmile muhtaçtım. Tokatlı Şeyhefendiyi Fatih Camii'nde görür ve muhabbet ederdim. Ona râbıta ettim ve bu hâl benden gitti. Kendisine haber vermemiştim. O sırada bir gün Şeyhefendi odamı teşrif etti. Oturunca buyurdu: 'Emin Efendi! Ne yapıyorsun¸ bana râbıta mı ediyorsun?' 'Evet¸ Efendim!' dedim. Buyurdu ki: 'Niçin bana haber vermedin? Dersini şu şekilde çekersin.' diyerek ders tarif etti. Bu Emin Efendi bize derdi ki: ‘Şeyhefendi çok büyük bir zâttır. Bende önceden mahviyet meydana gelmemişti. Hâlbuki şimdi onun nazarıyla mahviyet buluyorum ve tarîkat sefâsını tadıyorum.' Daha sonra Emin Efendi Isparta'ya gidip orada vefat etti."


İhvân pederimizi senelerden beri Anadolu'ya davet ediyorlardı¸ ama o gitmiyordu. Onlar mektuplarında¸ "Yetim kaldık¸ boynumuz bükük kaldı." diye yazarlardı. Yine icâbet etmezlerdi. Bu tutumunun sebebi ise Arabistan'a hicret etmek istemesiydi. Ya Şam'a veya Medîne-i Münevvere'ye niyet ederdi. Ancak seferberlik buna engel oldu. Seferberlik bitip anlaşma olunca dâr-ı bakâya irtihâl etti. Onun himmetiyle bu hicret daha sonra bize nasip oldu.


Pederimiz son vakitlerinde âhiret âlemine olan iştiyâkını beyân ederdi. O sırada bu âciz acayip rüyalar görürdüm. Pederimizin göğe doğru gittiğini görürdüm. Fatih civarındaki kabristana gidip bir süslü yatak içinde yattığını ve daha başka hâllerde görürdüm. Bunları kendisine söyledim¸ sessiz kaldı. Yine o sıralarda bize vasiyet edip¸ "Ben olmazsam şöyle şöyle yaparsınız." derdi. Biz de bu sözlerini Hicaz'a gideceğine hamlederdik. Nihayet Hicrî 1338 yılının kışında Cemâde'l-ûlâ ayında zâtürrie hastalığına yakalandı. Birkaç gün içinde hastalık şiddetlendi. Namaz vakitlerinde doğrulur namazını kılar ve sonra tekrar durumu ağırlaşırdı. 17 gün sonra Perşembe gününün gecesi yatsıdan sonra murâkabeyle meşgul olduğu anlaşıldı. O esnada üç defa derin nefes alarak ruhunu teslim etti. O anda büyük bir rûhâniyet eseri duyuldu. Perşembe günü akşam vakti gözyaşları arasında Fatih kabristanındaki mezarına defnedildi. Kalpler derin bir hüzünle dolarak dönüldü. Cuma gecesi kabrinde bulunmuş oldu. Hâkî Efendi vefat ettiğinde 56 yaşındaydı.


 


 






[1] Bahaddin Efendinin kaydettiği notlar Osmanlı Türkçesi harfleri ve dönemin üslubuyla yazılmıştır. Bu sebeple metni günümüz Türkçesine aktarırken genel olarak metnin içeriğine sadık kalmakla birlikte olduğu gibi aktarmayıp okuyucuların metni okuma ve anlamasını kolaylaştırmak amacıyla üslupta sadeleştirme¸ kelime ekleme veya çıkarma gibi bazı tasarruflarda bulunduk.



[2] 1908'de seçilen diğer iki Tokat mebusu Mustafa Sabri Efendi ve Hattatzâde İsmail Paşa'dır.



[3] Mustafa Haki Efendinin meb'usluğu 4 Aralık 1908'den 3 Ocak 1912'ye kadar 4 yıl (49 ay) sürmüştür.

Sayfayı Paylaş