O NE GÜZEL VEKÎL O NE GÜZEL DOSTTUR!

Somuncu Baba

Kendi adına yapılacak işleri başkasına havale etme¸ hareket etme salahiyetini birine vermek demektir vekâlet. Vekâlet verilene vekil denir. Vekâlet emîn olana verilir. Sadık olana¸ tevdi edilen işi en güzel şekilde yapma ehliyetine ve kudretine sahip olana verilir. Dost olana verilir. Havale edilenleri yapabilme gücüne malik olana verilir. Kısaca vekâlet¸ emîn¸ sadık¸ hakîm¸ kadîr¸ Mevlâ ve dost olana verilir.

Kendi adına yapılacak işleri başkasına havale etme¸ hareket etme salahiyetini birine vermek demektir vekâlet. Vekâlet verilene vekil denir. Vekâlet emîn olana verilir. Sadık olana¸ tevdi edilen işi en güzel şekilde yapma ehliyetine ve kudretine sahip olana verilir. Dost olana verilir. Havale edilenleri yapabilme gücüne malik olana verilir. Kısaca vekâlet¸ emîn¸ sadık¸ hakîm¸ kadîr¸ Mevlâ ve dost olana verilir.


"Hasbunallahu ve nime'l-vekîl nime'l-Mevla ve nime'n-Nasîr" cümlesi ne güzel de özetliyor şu gelecek manaları! O ne güzel vekil¸ O ne güzel Mevl⸠O ne güzel yardımcı! Öyleyse başka şeylere tezellül edip minnet çekme¸ onlara temelluk edip boyun eğme¸ onların arkasına düşüp zahmet çekme¸ onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir¸ herşey'in anahtarı onun yanında¸ her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan¸ her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden¸ korkulardan kurtuldun.


Kim istemez böyle bir dost¸ böyle bir vekil? Eskilerin tabiriyle "tefviz-i umur" (işleri O'nun takdirine teslimiyetle bırakmak) ederek tevekkül etmek gerek. Tabii bunların temelinde tevhid inancı yatmaktadır. Çünkü inancı olmayanın teslimiyeti¸ teslimiyeti olmayanın tevekkülü olmaz. Demek tevhid teslimi¸ teslim tevekkülü¸ tevekkül de saadet-i dareyni gerektirir. Her iki cihanın mutluluğu O'na tevekkül etmekle mümkündür.


Yanlış anlaşılmamalı; tevekkül¸ bütün bütün sebepleri reddetmek ve tevekkül bahanesiyle tembellik etmek değildir. Efendimiz (s.a.v)¸ bir bedeviye; Önce deveni bağla¸ Allah'a öyle tevek­kül et”[1] buyurmuştur. Bilakis tevekkül¸ bütün sebepleri dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek¸ esbaba teşebbüsü de bir nevi fiilî dua kabul ederek sonuçlarını yalnız Cenâb-ı Allah'tan (c.c) istemek ve O'ndan bilmek¸ O'na minnettar olmaktır. Yani sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah'a (c.c) bırakmaktır. O halde gerçek manada tevekkül¸ sebeplere riayet ederken cüzi iradesini kullanma¸ neticenin yaratılmasını Cenâb-ı Hakk'ın külli iradesine teslimiyetle bırakmak demektir. Zira dilemek insanın¸ var etmek Allah'ın (c.c) iradesiyledir. Nitekim Kur'an-ı Kerim bunu açıkça beyan etmektedir. "Bir işe başladığın zaman¸ Allahü teâlâya tevekkül et¸ Ona güven! Muhakkak Allah tevekkül edeni sever."[2] "İmanınız varsa¸ Allah'a tevekkül edin!"[3] "Tevekkül edene¸ Allah kâfidir."[4]


Tevekkül etmek aynı zamanda fiilî duadır demiştik. Çünkü sebeplere başvurmak fiilen Cenab-ı Allah'tan (c.c) talep etmektir. Zira bu¸ sebepleri bir araya getirerek neticeyi meydana getirebilmek değil¸ hal diliyle Cenab-ı Hak'tan istemek için O'nun rızasını tahsil etmektir. Neticeyi almak ve yaratmak O'na mahsustur. Mesela çift sürmek¸ hazine-i rahmet kapısını çalmak demektir. Bu tarz bir teslimiyetle fiilî dua anlamındaki tevekkül¸ Cevâd-ı Mutlak'ın (c.c) esmâ ve sıfatlarını anlamaya yönelmek olduğundan¸ kabule mazhariyeti genellikle mutlaktır. Allah'a tevekkül eden insan¸ kalben O'na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh¸ başlı başına bir sâlih ameldir¸ bir ibadettir. İstenen dünyevî maksat gerçekleşsin veya gerçekleşmesin¸ uhrevî mahsûl alınmış; ruh¸ huzurun zevkine ermiş¸ Allah'ı anmanın safâsını sürmüştür artık.


Hakiki anlamda tevekkül ile fiilî dua eden adam şunu anlar ki: "Birisi var; O'nun hatırat-ı kalbini işitir¸ her şeye eli yetişir¸ her bir arzusunu yerine getirebilir; aczine merhamet eder¸ fakrına medet eder. Ve şöyle düşünür: Bütün kâinata hükmeden Zât'ın (c.c)¸ en küçük işlerime ıttılaı var ve bilir¸ en uzak maksatlarımı yapabilir¸ benim her halimi görür¸ sesimi işitir. Öyleyse bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki benim sesimi de işitir¸ bütün o işleri yapıyor ki¸ en küçük işlerimi de O'ndan bekliyorum¸ O'ndan istiyorum…" İşte böyle bir vekilimiz¸ böyle bir Mevla'mız var. Ne mutlu bu teslimiyet ve bu tevekkülle saadete erenlere!  


Tevekkül en büyük huzur kaynaklarından biridir. İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman¸ hastalıklar¸ musibetler¸ çaresizlikler ve ihtiyarlık menzillerine de uğrar. Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi? Zira her bir insan biraz düşününce kendi nefsine şunları söyleyecektir: "Sen kendini¸ kendine mâlik sayma. Çünki sen kendini idare edemezsin¸ o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin¸ belâlardan sakınıp¸ levâzımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azab çekme¸ mülk başkasınındır. O Mâlik¸ hem Kadîr'dir¸ hem Rahîm'dir; kudretine istinad et¸ rahmetini ittiham etme. Kederi bırak¸ keyfini çek. Zahmeti at¸ safâyı bul."


İşte¸ tevekkülü hakkıyla yaşayan bir insan¸ bu fani dünyada nasıl bir vekil ve mevlaya sahip olduğunu anlar¸ huzurlu bir ruh haliyle hayatına devam eder. Bu dünyada saadeti yaşadığı gibi¸ uhrevi hayatını da garanti altına almış olur. "Çalışmak âdetim¸ tevekkül hâlimdir" şuuruyla bir mümin¸ her zaman gerçek teslimiyetle birlikte azm ve gayretin gerekliliğini bilir. O'na inanır¸ O'na dayanır¸ O'nun rızasıyla yaşar.


O ne güzel vekil¸ O ne güzel dosttur!  


 


 


*Dr.


 






[1] Tirmizî¸ “Kıyamet”¸ 60.



[2] 3/Al-i İmran¸ 159.



[3] 5/Maide¸ 23.



[4] 65/Talak¸ 3.

Sayfayı Paylaş