NANKÖRLÜK: KULLUĞU UNUTMANIN BİR BOYUTU

Somuncu Baba

"Eğer ciddi bir rahatsızlığımız varsa kendi kendimize
onlarca söz veririz¸ bundan sonraki hayatımızı
düzelteceğimize dair. Ama bir süre geçtikten sonra
her şeye kaldığımız yerden başlarız."

İnsanı kendisi dışındaki varlıklardan ayırt edecek pek çok özelliği vardır. Saymaya kalkılsa sayfalar dolusu bir şeyler yazmak mümkündür. En başa aklı koyup diğerlerini sıralamaya devam edebiliriz. Sayılacaklar arasında hiç şüphesiz duygular da önemli bir yer tutar. Gülmesi¸ kızması¸ cezalandırması¸ affetmesi diğer canlılara hiç benzemez. Neresinden bakarsanız bakın¸ insan ortak sayılabilecek vasıflarda bile diğer canlılardan farklıdır. Hangi hayvan bir insan gibi bakabilir veya kulak verebilir veyahut da hüzünlenebilir?


Elbette insana ait özelliklerin hepsi övülecek vasıflar değil. Örneğin hayvanlarda gıybet etme¸ yalan konuşma gibi kötü huylar yok. Hayvan sonuçta hayvandır ve bütün yaşamı belli eylemler etrafında dönüp dolaşır. Her zaman haddini-hududunu bilir. Belgesellerde avlarını kurnazca avladıkları görülen aslanlar ve timsahlar bile karınlarını doyurduktan sonra hiçbir canlıya ilişmezler. Yetinmeyi bilirler. Ama insan öyle midir¸ hep daha fazlasını ister. Dolayısıyla insanın iyi olarak sayılabilecek yönleri ne kadar çoksa nefsini dizginleyememesi durumunda kendisine ve çevresine yapabileceği kötülük çeşitleri de o kadar fazladır.


Hiç şüphe yok ki¸ bu yanlışların başında insanın kendisine yapılan iyilikleri inkâr etmesi¸ nankörlüğü¸ şükretmeyi bilmemesi gelir. Gerçekten de insan kadar nankör bir varlık yoktur şu yeryüzünde. Çünkü elinde olanlara hamdetmesini¸ yetinmesini bilmez. Öyle ki¸ sahip oldukları aklına hiç gelmez¸ gözleri hep başkalarını tarassut eder¸ kendisi dışındakilerin sahip olduklarını elde etmek birinci hedefidir. Hâlbuki insan kendisine ve gözüne hiç gelmeyen ancak her zaman elinin altında bulunan nimetlere bir baksa ve bunları bir düşünebilse¸ ah bir kendine gelebilse¸ hayata bakışı tamamen değişecektir.


Bütün bunları bana bu yıl ÖSYM'nin yapacağı engelliler sınavı yazdırdı. Sınav belli bir yüzdelik oranda engeli bulunan vatandaşlarımıza devlet memurluğu kapısını açmak için düzenlendi. Dolayısıyla sınava müracaat etmek için mutlaka bir engelinizin bulunması gerekiyordu. Kayıt süreci hayatımın en zor dönemlerinden biri oldu¸ hiç şüphesiz. Bulunduğum il olan Sivas'ta kayıt yapmak için büroya gelenler dünyaya niçin geldiğimi¸ kulluğumu¸ halime şükretmemi¸ merhamet duygumu artırdı. Nankörlüğümüzün her tarafımızı kuşattığını hatırlattı. Ben hayatım boyunca bu kadar engelli vatandaşı bir arada görmedim. İşitmesinde¸ görmesinde¸ konuşmasında¸ yürümesinde rahatsızlıkları olanlar¸ kalabalık yerlerde duramayanlar… Hepsinde bir mahzunluk ve hepsinde bir yerlere tutunarak ayakta kalma savaşı verme gayretinde. Çok gözyaşı döktüm bu süreçte.


Annesiyle birlikte¸ bir kulağı duymayan ve konuşması hiç anlaşılmayan bir delikanlı geldi odama. Delikanlının dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum ancak annesi o kadar güzel tercüme ediyordu ki¸ tam anlamıyla mükemmel. Oğlunun konuşmasına o kadar alışmıştı ki¸ onun dilini öğrenmiş gibiydi. Ama bundan da önemlisi¸ çocuğuna olan sevgisi beni kalbimden yakaladı. Kadın elinde taşıdığı mendil benzeri bezle¸ konuşurken terleyen oğlunun terlerini siliyor¸ eliyle parmaklarını avucunun içine alıp okşuyordu. Durumlarını kabullenmişlerdi. Anne de en küçük bir yüksünme¸ zorlanma ve bıkkınlık emaresi yoktu. Kol kola girip odamdan çıktıkları anda kapıyı arkalarından kilitledim. Uzun zamandır böyle ağladığımı hatırlamıyorum. Sahip olduklarımıza nankörlük mü¸ şükretmemek mi? Ya Rab affet!


Sivas'ın bir ilçesinden kalkıp gelerek¸ ayaklarını neredeyse sürüyerek odama giren diğer delikanlıyı da unutacak değilim. Selam verdikten sonra oturmak için izin istedi. Karşımdaki kanepeye süzülürcesine oturdu. Arkasına yaslandı. "Hoş geldin" dedikten sonra kayıtla ilgili problemini anlattı. Sonra açıldı¸ muhabbet etmeye başladık. Geçirdiği kazadan¸ kurduğu hayallerin darmadağın olmasından¸ yalnızlığından¸ insanlar geçici olarak kendisine üzülseler bile esas derdi her zaman kendisinin çektiğinden bahsetti. Bazen yılgınlıklar içine düşerek sınıra dayandığını ama son raddede her zaman kendisini geri çektiğini anlattı. Onu dinlerken ben ağlıyordum ama o yaşadıklarına öyle alışmıştı ki¸ sanki bir kitabı okuyor gibiydi. Çıkarken bana "Hocam" dedi¸ "derslerde öğrencilerinize sahip olduklarının kıymetini bilmeyi öğretmenizi rica ediyorum." Çıktıktan sonra gayr-i ihtiyarî "Allah'ım¸ bana verdiğin her bir nimet için sana şükrolsun¸ nankörlüklerim için beni bağışla!" dedim.


Bu insanoğlu acayip bir varlık. Sahip olduklarına zamanla alıştığı için bunları sıradan önemsiz şeyler gibi görür. Kendisini yürüten ayakları¸ duymasını sağlayan kulakları¸ görmesini temin eden gözleri ile tutmasını gerçekleştiren elleri önemsiz azalar haline dönüşür. Uzun süre sahip olunanlar basitleşir. İnsan bir de bunlar her zaman elinde kalacakmış gibi düşünür. Ama bu nimetlerden bir tanesi elinden çıkmaya görsün¸ bütün dünyası kararır. Hiçbir sağlık sorunu olmayan birisi¸ genç yaşta beyin kanaması geçirerek vücudunun yarısı iş görmez hale geldiğinde neleri kaybettiğinin çok iyi farkına varır. Dili dönmemekte¸ ellerinden biri hareket etmemekte¸ bacağı istemesine rağmen kıpraşmamaktadır. İşte o anda¸ sırtı yatakta¸ gözleri tavanda olduğunda nelerin elinden gittiğini anlar. Böylesi bir durumda olan bir kul¸ eski haine geri dönebilmek için nelerini feda etmez ki?


Esasında hepimiz aynı durumdayız. Vücudumuzun bir yerinden bir sinyal aldığımızda müthiş korkuya kapılırız. Hemen doktora koşarız. Tahlil üstüne tahlil yaptırarak endişe edilecek bir durum olup olmadığını anlamaya çalışırız. Rahatlatıcı sonucu elde edinceye kadar da gözümüzü uyku tutmaz. Eğer ciddi bir rahatsızlığımız varsa kendi kendimize onlarca söz veririz¸ bundan sonraki hayatımızı düzelteceğimize dair. Ama bir süre geçtikten sonra her şeye kaldığımız yerden başlarız. Çünkü yine alışırız¸ elimizdekilerin hep bizde kalacağını düşünürüz. Nankörlüğe düşeriz¸ şükrü unuturuz.


İnsan evladı için kendisini paralar¸ her türlü fedakârlığı gösterir. Anne geceleri uykusuz kalır¸ baba gündüzleri eve yorgun düşer. Çocukları rahat etsin diye kendilerinden kısarlar¸ yavrularına verirler. "Biz bazı sıkıntılar çektik¸ çocuklarımız daha iyi yaşasınlar¸ yokluk görmesinler" diye çırpınırlar. Ellerindeki imkânları evlatlarının önüne sererler. Bazı çocuklar için anne ve baba¸ onlara verebildikleri sürece iyidirler¸ ama düşkün olmaya başladıklarında ve yardıma muhtaç hale geldiklerinde¸ mazi üzeri örtülmüş bir defter haline gelir. Anne babanın çektiklerini unutan çocuk¸ nankörleşir ve yaşlı büyüklerine hayatı zindan eder. Öyle olur ki¸ kötü muamele ana babayı ölmeden mezara koyar. Mezara koyar koymasına ama bütün zulmüne rağmen yine de çocuklarına kıyamazlar. Ama ne var ki¸ tarihin kaydettiği en büyük nankörlük¸ çocukların ailelerine olan nankörlüğüdür. Kabil'in açtığı bir çığırı hatırlayın…


Rabbimizin en çok yerdiği hususlardan birisi nankörlüktür. Bütün kâinatı insanın emrine amade eden¸ insanı sayısız nimetlerle donatan O'dur. İster ki¸ nimetleri bilinsin¸ şükredilsin. Bu yüzden¸ "Artık beni anın¸ ben de sizi anayım; bana şükredin¸ nankörlük etmeyin." buyurur.[1] İnkâra¸ nankörlüğe ve sırt çevrilmesine hiç müsamaha göstermez. Sunduğu nimetler ve merhameti karşısında gösterilen ukalalık için acıklı azap haberini verir. "Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız!"[2] "Eğer şükrederseniz¸ elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!"[3] Şu var ki¸ insanı yaratan kendisi olduğu için onu en iyi tanıyan da yine odur. Bu yüzden¸ "İnsan gerçekten rabbine karşı pek nankördür." buyurur.[4]


Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: "Teşekkürü esirgeyen nankörlük etmiş olur."[5] Kime bir nimet verilir de o nimeti dile getirirse¸ onun şükrünü yerine getirmiş olur. Eğer onu (kimseye söylemeyerek) gizlerse¸ ona nankörlük etmiş olur.”[6]


Unutmamak gerekir ki¸ bizler son hak dini inkâr etmeye ve kabul etmemeye küfür diyoruz. Küfrün anlamı ise nankörlük etmek demektir. Kâfir de Allah'ın azametini ve ilah oluşunu kabul etmeyen kişidir. Nimetin karşılığını vermemektedir. Küfür nankörlük olduğundan¸ nankörlük işte bu kadar kötü bir huydur.


 


 






[1] 2/Bakara¸ 152



[2] 34/Sebe¸ 17



[3] 14/İbrâhîm¸ 14



[4] 100/Âdiyât¸ 6



[5] Tirmizî¸ 2034



[6] Ebû Dâvûd¸ 4814

Sayfayı Paylaş