MUSTAFA HÂKÎ EFENDİ (K.S.)'DEN MENKIBELER

Somuncu Baba

Musttafa Hâkî Tokadî Hazretlerinin oğlu Mehmet Bahattin Efendi (1902–1964) 'nin "Tasavvuf ve Menâkıb" adlı yazma eserinin orijinal nüshası evlatları tarafından¸ H. Hamidettin Ateş Efendi'ye takdim ederek¸ Darende H. Hulusi Ateş Şeyhzadoğlu Özel kitaplığının yazmalar bölümüne konulmuştur. Bu çalışma o eserin ilgili kısmından sadeleştirilerek yayına hazırlanmıştır.

İstanbul'da babamın hâllerini ve ilmî derinliğini bilenler etrafına toplanmaya başlamıştır. Birçok âlim ve şeyh onu ziyâret edip ilmî konuları konuşur ve son sözü onun söylemesini isterlerdi. O da meseleyi âyet ve hadislerle öyle anlatırdı ki bu durum karşısında herkes hayret ederdi. Hâlbuki babam vaktinin sadece bir kısmını ilmî mütalaaya ayırır¸ çoğunu ise ibadet¸ murâkabe ve sâliklerle sohbetle geçirirdi. Birçok hoca "Onun ilmine tahsille erişilmez¸ o bir okyanustur." derdi. Bu konuda ona ilahî yardım çok açıktı.


Kendisinde celâl ve cemâl sıfatlarının her ikisi de zaman zaman zuhûr ederdi. Celâl anında büyük bir heybet hâline bürünür ve yanında ister âlim¸ ister şeyh olsun hiç kimse söz söyleyemezdi. Cemâl anında ise bir çocuk bile soru sorsa¸ herkesin anlayış seviyesine inerek onlara muâmele ederdi. Fakat mâlâyani konuşmayıp dinî hayatı kuvvetlendirecek veya bâtını nurlandıracak sözler söyleyip anlattığı şeyleri herkesin anlayacağı şekilde açıklardı. Her hâli sünnet-i şerîfeye uygun olmasının yanı sıra şekil bakımından da Hz. Muhammed(s.a.v.)'in şemâil-i şerîfesine benzeyen yönleri olduğundan herkes kendisine meftun olmuştu. Muhammedî nurlar kalbinden yüzüne yansıdığı için birçok kişi onun Efendimiz(s.a.v.)'in kâmil vârisi olduğunu anlamıştı. Onun meşrebi Nakşbendî olduğu için güzel ve temiz giyinir¸ helâlinden bulduğunu yer ve davetlere icâbet ederdi. Allah'ın nimetinin eserini kendinde gösterirdi. Buna delil şu hadis-i şerîftir: "Bir gün Efendimiz(s.a.v.) zengin bir kişiyi fakir kisvesiyle görünce buyurdu ki: Allah Teâlâ kuluna verdiği nimetin eserini kulu üzerinde görmeyi sever."


Bu âciz küçüklüğümden beri pederimden birçok dinî ve mânevî sualler sorup cevaplarını yeterince ve hakîkat üzere aldığımdan büyük faydalar gördüm. Birçok kitabı mütalaa etsem bile ondan aldığım esasları doğru bir şekilde anlayamazdım. Bu konuda Allah'a çok şükreder ve babama minnettar olduğumu arz ederim. Zira o¸ zâhirî ve bâtınî açıdan benim hidâyet sebebim olmuştur. Daha sonra muteber kitapları mütalaa ettikçe onun sözlerinin ne kadar büyük ve doğru olduğunu görmüşümdür.


Âkıl ve bâliğ olduktan sonra acayip rüyalar görüp kendisine anlattığım zaman şaşırırlardı. O sırada bende bâtınî cezbe ve derunî aşk zuhûr etmişti. Sık sık rüyalarımda babamın bereketiyle Resûlullah(s.a.v.)'la müşerref olup bazı işaret ve iltifâtlarına mazhar oluyordum. Pederime de muhabbetim artınca kendisinden tarikat dersi talep ettim. Zâhir derslerime engel olur diye bir müddet bana tarikat dersi vermedi. Ancak bende kararsızlık daha da artıyordu. Sonunda yine kendisinden ders vermesini talep ettim¸ sessiz kaldı. O gece rüyamda babamı gördüm. Sabaha kadar beni acayip âlemlerde gezdirdi. Sabah sofrasında bir araya geldiğimizde: "Bu gece ne gördün?" diye sordu ve ben de gördüklerimi anlattım¸ o sessizce dinledi. Üçüncü gece yine babamı gördüm. Beni alıp bazı âlemlerde gezdirdikten sonra birçok türbe ve kabir bulunan bir yere götürdü. Türbelerden kiminin kapısı açık kiminin kapalıydı. İçlerinde birer zât görünüyor¸ kimisi oturuyor kimisi yatıyordu. Bunları temâşâdan sonra bir türbeye gidip içeri girdik. Birkaç kişi oturuyordu. Babama saygı gösterdiler. O sırada içeri Buhârâ kisvesinde nurlu bir zât girdi. Babam onunla musâfaha edip beni göstererek "Oğlumdur¸ dua buyurunuz." dedi. Ben de onun elini öptüm. Bana gülümseyip iltifât ve dua etti. Babama buyurdu ki: "Acele işim var¸ fazla görüşemeyeceğiz." O zât misafirlerle bir iki kelime konuşup çıkıp gitti. Biz de çıktık ve böylece uyandım. Sabahleyin yine babam bana ne gördüğümü sordu¸ ben de gördüklerimi anlattım. Buyurdu ki: "Son gördüğün zât Şâh-ı Nakşbend'dir." Ertesi gece bu şekilde rüya görmedim. Sabahleyin babam bir şey sormadı. Bunun üzerine bana tarikat dersi tarif etti ve çalışmaya başladım. Zikir kalbimde o kadar kuvvetlendi ki¸ vücudumu sarmaya başladı ve durumu kendisine haber verdim. Buyurdu ki: "Bu iyi değildir. Sonra silkinmek ve sıçramak¸ nihâyetinde bağırmak hâlleri gelir." Ertesi gün bu hâl geçti. Fakat dalgınlık meydana gelip birkaç gün içinde artarak tesbih elimden düşüp yıkılacak hâle geldim. Günlük dersimi tam olarak çekemez oldum. Bu durumu kendisine arz ettim. Buyurdu ki: "Bu da iyi değildir. Perişanlığa sebep olur." Ertesi gün o hâl de geçti ve itidâl meydana geldi. Onu da haber verdim. Buyurdu ki: "İşte bu iyidir. Böyle devam et. İnşallah daha sonra sana süluk ve murâkabe dersleri kolaylıkla açılır."


İhvândan Ispartalı Emin Hoca dedi ki: "Benim Isparta'da bir şeyhim vardı ve ben İstanbul'daydım. Bir gün dersimle meşgulken ihvândan bazılarının bana râbıta yaptıklarını müşâhede ettim. O esnada bana bir kuvvetsizlik hâli gelerek hareketsiz kaldım. Daha sonra başka bir vakitte yemek esnasında yine ihvândan bazılarının bana teveccüh ettiklerini görürdüm ve hemen kuvvetten kesilirdim. Bu sebeple kaşık elimden düşerdi. Anladım ki¸ şeyhim vefat emiş ve ihvân beni şeyhleri yapmış. Zira ihvân içinde şeyhimin nazarı en çok banaydı. Ancak ben o yükü kaldıramayacak hâle geldim. Daha fazla perişan olacağımı anladım. Bu hâlden kurtulmak için bir mürşid-i kâmile muhtaçtım. Tokatlı Şeyhefendi'yi Fatih Camii'nde görür ve muhabbet ederdim. Ona râbıta ettim ve bu hâl benden gitti. Kendisine haber vermemiştim. O sırada bir gün Şeyhefendi odama geldi. Oturunca buyurdu ki: "Emin Efendi! Ne yapıyorsun¸ bana râbıta mı ediyorsun?" Ben de: "Evet¸ Efendim!" dedim. Buyurdu ki: "Niçin bana haber vermedin? Dersini şu şekilde çekersin." diyerek bana ders tarif etti. Bu Emin Efendi bize derdi ki: "Şeyhefendi çok büyük bir zâttır. Bende önceden mahviyet meydana gelmemişti. Hâlbuki şimdi onun nazarıyla mahviyet buluyorum ve tarîkat sefasını tadıyorum." Daha sonra Emin Efendi Isparta'ya gidip orada vefat etti.


İhvân¸ babamı senelerden beri Anadolu'ya davet ediyorlardı¸ ama o gitmiyordu. Onlar mektuplarında "Yetim kaldık¸ boynumuz bükük kaldı." diye yazarlardı. Yine icabet etmezlerdi. Bu tutumunun sebebi ise Arabistan'a hicret etmek istemesiydi. Ya Şam'a veya Medîne-i Münevvere'ye niyet ederdi. Ancak seferberlik buna engel oldu. Seferberlik bitip anlaşma olunca dâr-ı bekâya irtihâl etti. Onun himmetiyle bu hicret daha sonra bize nasip oldu.


Babam son vakitlerinde âhiret âlemine iştiyâkını beyân ederdi. O sırada bu âciz acayip rüyalar görmeye başladım. Babamın göğe doğru çıktığı¸ Fatih civarındaki kabristana gidip bir süslü yatak içinde yattığını ve kendisini daha başka hâller de görürdüm. Bunları kendisine anlattım¸ sessiz kaldı. Yine o sıralarda bize vasiyet edip "Ben olmazsam şöyle şöyle yaparsınız." derdi. Biz de bu sözlerini Hicaz'a gideceğine hamlederdik. Nihayet Hicrî 1338 yılının kışında Cemâdi'l-ulâ ayında (Ocak/Şubat 1920) zatürre hastalığına yakalandı. Birkaç gün içinde hastalık şiddetlendi. Namaz vakitlerinde doğrulur namazını kılar ve sonra tekrar durumu ağırlaşırdı. 17 gün sonra Perşembe gününün gecesi yatsıdan sonra murâkabeyle meşgul olduğu anlaşıldı. O esnada üç defa derin nefes alarak ruhunu teslim etti. O anda büyük bir ruhaniyet eseri duyuldu. Perşembe günü akşam vakti gözyaşları arasında Fatih kabristanındaki mezarına defnedildi. Kalpler derin bir hüzünle dolarak dönüldü. Cuma gecesi kabrinde bulunmuş oldu. Babam Hâkî Efendi vefat ettiğinde 56 yaşındaydı.


Fatih hocalarından pederimizin seveni olan bir zât Fatih Camii'ne gelip arkadaşlarıyla veda etmiş ve demiş ki: "Rüyamda Tokatlı Şeyh Hacı Mustafa Efendiyi gördüm. Buyurdu ki: Ben ashâb-ı kiram meclisindeyim sen de bizim yanımıza gel!" Gerçekten o hoca birkaç gün sonra vefat etmiştir.


Babamın seveni Medineli âlimlerden biri olan Zeynelâbidin Efendi ihvândan Hafız Mustafa Efendi ile babamın kabrini ziyarete gitmişler. Hafız Mustafa Efendi uzakta oturup gözlerini yumarak Yasin-i şerif okuyorken Zeynelâbidin Efendi kabrin yanındaymış. Biraz sonra Zeynelâbidin Efendi bağırarak Hafız Mustafa Efendinin yanına gelip "Çıkalım." demiş. Dışarı çıkınca Hafız Mustafa Efendi neden böyle davrandığını sorunca: "Şeyhefendi'nin ruhaniyeti kabrinden çıktı ve beni kucaklamak istedi. Bu sebeple bağırıp kaçtım." Hafız Efendi demiş ki: "İyi ya¸ niçin kaçtın? Sen onun müştakı idin. Keşke ben göreydim." Zeynelâbidin Efendi demiş ki: "Senin bildiğin gibi değildi. Öyle büyük ve heybetliydi ki¸ görmeye tahammül edemedim." Zeynelâbidin Efendi Kadirî tarikatından olup âlim bir zattı. Daha sonra Medine-i Münevvere'de vefat etti.


Bir gün hocamız Allâme Dağıstanlı Cemâleddin Efendi bir işi sebebiyle acele bir şekilde Fatih Camii yolundan gidiyormuş. Yürümekle zorlanmaya başladığını farketmiş ve nihayet ayakları zincirlenmiş gibi kımıldatamamış. Dikkatlice babamın kabri hizasında hemen teveccüh edince ayakları açılmış. Ziyaretten sonra eskisi gibi yoluna devam edip gitmiş.


Bu âciz bir gün İstanbul'da Ramazan günlerinden birinde sahur yemeğini yemiş yatağa uzanmıştım. Odada kimse yoktu. Bir de baktım ki¸ merhum babam kapıda gayet iri vücutlu ve heybetli olarak dikilip hiddetle bana nazar ediyor. Korkup ayaklarımı toplayarak kalktım ki¸ ortada kimse yoktur. Abdest alıp namaz kıldım. Ondan sonra bir daha sahur yemeğinden sonra yatmadım.


Buraya kadar yazılanlar babamın gerek hayatında ve gerek vefatından sonra hâl¸ keramet ve tasarruflarından az bir parçadır.


Babamı rüyalarımda gayet yüksek makamlarda ve gayet süslü elbiselerle görürüm. Zor zamanlarda tasarruflarını hissederim. Sürekli feyizlerini ve ruhaniyetinin tesirini duyarım.

Sayfayı Paylaş