MÜSLÜMANIN KENDİNİ İYİ TANIMASI

Somuncu Baba

"İslâm¸ insanlığın yegâne kurtuluşu ve Rabb'imizin en son dini olmasına ve mükemmelliğine rağmen yüce kitabımız toptan gelmemiştir. Çünkü insan dinin tamamıyla aynı anda yüzleşecek olduğunda¸ bu kemâtlâtı fark edemeyip nefsinin peşine takılabilir¸ karşı çıkabilir veya gevşek davranabilirdi."


Dinimizin Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemindeki yirmi üç yılına baktığımızda¸ hem İslâm'ı nasıl yaşayacağımız ve hem de nasıl anlatacağımız husûsunda pek çok hikmet içerdiğini görürüz. Emirler ile haramların belli periyotlarla insanlara takdîm edildiğini¸ her bir yasak ile emrin birden istenmediğini okuruz. Dolayısıyla buyrukların kademeli olarak mü'minler tarafından kanıksanması¸ benimsenmesi ve toplumda yerleşmesi hedeflenmiştir. Böylece hem inen mesajların geniş kitlelere rahat bir şekilde ulaşması sağlanmış oluyor¸ hem de insan fıtratının kaldıramayacağı şekilde¸ birden çok fazla şey istenmiyordu. Eğer bu yol takip edilmemiş olsaydı¸ İslâm'ın gönüllerde bu kadar derinden ve hızlı yer edinmesi elbette zor olacaktı. Çünkü insan fıtratına baskı yaptığınızda belli bir yere kadar tahammül eder¸ o sınırı aştığınızda¸ itâat isyana dönüşür. Zira sabır taşı çatlamıştır.


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Rehberliğine Her Zaman Mürâcaat Etmemiz Gerekmektedir.


Âyetlerin peyderpey inişine¸ kademeli olarak tamamlanan dinin Vedâ Haccı'yla birlikte kemâle ermesine baktığımızda¸ Allahu Teâlâ'nın insan fıtratını mükemmel şekilde göz önünde bulundurduğunu anlıyoruz. Çünkü nefislerin alıştığı haramların hepsine birden “yasak” diyerek duvar çekmenin pek hayırlı sonuçlar getirmeyeceği âşikârdı. Bu yüzden de Rabb'imiz'in dinimizi insanlara sevdirirken takip ettiği eğitim yöntemine¸ bunun nasıl uygulanacağını kendi hayatında uygulamalı olarak gösteren Hz. Peygamber (s.a.v.)'in rehberliğine her zaman mürâcaat etmemiz gerekmektedir.


Bu tablo bize şunu göstermektedir: İslâm¸ insanlığın yegâne kurtuluşu ve Rabb'imizin en son dini olmasına ve mükemmelliğine rağmen yüce kitabımız toptan gelmemiştir. Çünkü insan dinin tamamıyla aynı anda yüzleşecek olduğunda¸ bu kemâlâtı fark edemeyip nefsinin peşine takılabilir¸ karşı çıkabilir veya gevşek davranabilirdi. Bu da demek oluyor ki¸ dinin mükemmel olması onun birden sunulmasını gerektirmemiştir. Alıştırmak suretiyle buyruklarının sunulması hedeflenmiştir. Rabb'imiz ne kadar da büyük hikmet sahibidir!


İslâm'la ilk kez muhâtap olanlara yönelik olarak takip edilecek yöntem bu olduğu gibi kendisini Müslüman olarak isimlendirmekle birlikte dinle neredeyse hiç bağlantısı olmayan kimselere karşı takip edilecek yöntem de hemen hemen aynıdır. Çünkü bu kişiler din adına kırıntı bilgilere sahip olmakla birlikte¸ dinden tamamen uzak yaşadıkları hayatı kanıksamış ve benimsemiştirler. Bu nedenle de böylesi insanlara karşı “o haram¸ bu haram” diyerek yaklaşıldığı zaman çoğu zaman olumlu sonuç alınamadığı herkesin mâlûmudur. Özellikle de dini anlatma görevini üstlenmiş olan bazı kardeşlerimizin¸ yaklaşım metodunu bilmemeleri nedeniyle¸ “İnsanları dine ısındıracağım¸ onlara haramlarla helalleri öğreteceğim.” diyerek dinden nasıl nefret ettirdiklerini çok görürüz. Allah ve Rasûlü'nün bizlerin önüne koymuş oldukları “aşamalı öğretme ve sevdirme” yönteminin terk edilmesinin sonucu tabîî olarak üzücü olmaktadır.


Esasında bu tür yaklaşım¸ “Allah'ın dinine hizmet edeceğim.” diyerek dine darbe vurmaktır. Nitekim yeryüzünün bazı bölgelerinde İslâm'ı bu şekilde anlatmaya çalışan veya ellerine geçen imkânla herkesin bir anda bütün emir ve yasakları uygulamalarını isteyen idarelerin nasıl da başarısız olduklarını görmekteyiz. Öyle ki¸ böylesi sert yaklaşımlar sonrasında¸ kendilerini Müslüman olarak kabul etmekle birlikte dinle bağı olmayan nice insan¸ “İslâm böyleyse benden uzak olsun.” deme noktasına gelmektedir. Bu yüzden¸ sözde İslâm ülkesi olmasına rağmen¸ İslâm'ın vatandaşlara sunumunda doğru bir yol takip etmeyen pek çok ülkede halkın içten içe İslâm'dan uzaklaştığını ve Müslümanlıklarının sadece sözde kaldığını izliyoruz. Sevdirmeden¸ zorlayarak¸ baskıyla dayatılan dinin yansıması bu sonucu doğurmaktadır. Nitekim bugün yeryüzünde İslâm ülkesi olarak bilinen ve dinî kuralların hayatı düzenlemesi hedeflenen toplumlara bakıldığında¸ halkın genel olarak memnûniyetsiz olduğu görülür. Bunda İslâm'ın sunulmasındaki yanlışlıklar kadar¸ baskıyla dinin yaşatılmaya gayret edilmesi kezâ kuralların sadece halk için işletilmesi¸ idarecilerin ise başka bir âlemde yaşıyor olmasının büyük etkisi vardır. Sonuç olarak da¸ Batı kültürünün sunduğu hayat böylesi toplumlarda câzip hale gelmekte ve özgürlük adına Avrupa'ya heves edilmektedir.


Birkaç Kitap Okuyan Herkes!


Türkiye gibi halkı büyük oranda Müslüman olan ancak İslâm'ın doğru bir şekilde öğretilemediği ülkelerde de farklı sorunlar söz konusudur. Birkaç kitap okuyan herkes kendisini din adına konuşma yetkisine sahip gördüğü için ülkemizde yüzlerce farklı İslâm algısı vardır. Âdetâ herkesin kendisine göre bir İslâm'ı söz konusudur. Bazen insanlar kendi kabullerini o kadar keskinleştirmektedirler ki¸ başka kulvarlarda yer alan herkese bir kulp veya sıfat takmaktadırlar. Bu yüzden de insanları tekfîr etme veya şirke düşmekle suçlama hastalığı son zamanlarda çok fazla yaygınlaşmıştır.


En büyük hatâlardan birisi de¸ İslâmî kaynakların nasıl okunacağı hususunda bir yöntem bilgisi olmayan bazı kimselerin eski dönemlerde yazılmış olan kitaplarda okudukları her bir şeyi hakikat ve kesin bilgi olarak kabul edip dinleyenlerine sunmasıdır. Bu kişiler¸ sevenleri nezdinde itibarları olduğundan¸ anlattıkları geniş halk kitlelerine ulaşabilmekte¸ böylece hurâfeler dört bir yandan milletimizi sarmaktadır.


Bu olumsuzluklar yanında dindarlık kimliği ile öne çıkan pek çok insan veya gurup¸ yapıp-ettikleriyle yüce dinimizin zihinlerde yanlış algılanmasına sebep olmaktadır. Öyle ki¸ kendisini Müslüman olarak tanımlayan¸ sâde ve samîmî sıradan bir hayatı olan insanların dinden soğumalarına bile sebep olmaktadırlar. Tehlikenin büyüğü buradan gelmektedir. Zira sâde ve samîmî bir hayatı benimsemiş olanlar¸ din adına ortaya konulan icrâatlara ve yapılan işlere bakınca¸ dindarlıktan hatta Müslümanlık kelimesinden ürperti duyar olmuşlardır. Dindar insanlara yönelik bu endişenin nedenlerini anlamaya çalışırken karşı tarafı suçlamak yerine¸ “Bizimle ilgili neden bu algı var?” diyerek kendimizi suçlamamız gerekmektedir. Bunu yapabilirsek eksiklerimizi daha iyi görebiliriz.


Yaşadığımız dönem gerçekten de çok ağır bir sınavdan geçtiğimiz bir süreçtir. İslâm ülkelerinin bir kısmında hâkimiyeti ele geçirmek için mücâdele eden bazı gurupların dinimiz adına yaptıkları çok acıdır. Dış dünya¸ bunlara bakmak sûretiyle İslâm'la ilgili olumsuz düşüncelere kapılmakta¸ hidâyete erme bunların yüzünden azalmakta¸ İslâm ülkelerindeki Müslümanlar bile endişeler yaşamaktadır.


Fitneler içine yuvarlanmış yeryüzü Müslümanlarının şimdilerde iyi bir sınav verdiklerini söylememiz zordur. Hatta Müslümanların kendi kendilerine ettiklerini İslâm düşmanları yapmamaktadır. Bu yüzden¸ şu dönemde mü'minlerin düşmanları olmasa bile¸ onların kendi içlerinde birbirlerine verdikleri zarar her türlü felâketin üzerindedir. Katliamlar ve diğer tahrîbâtlar sebebiyle açılan gönül yaralarını onlarca yıl sarmak mümkün olmayacaktır. İslâm'ın arzulamış olduğu kardeşlik duygusu hayatımızdan silinmiştir. Peki¸ kendileri kardeş olamamış olanların dış dünyaya verebileceği bir mesaj olabilir mi? Müslümanların coğrafyalarına bakıp buralarda huzur ve mutluluğun olmadığını görenlerin İslâm'a girmeleri için bir neden kalmamaktadır.


Önce Kendimizi Sorgulayalım


Sunduğumuz olumsuz tabloya baktığımızda¸ İslâm'ı temsil etme ve dünyaya nizâm verme iddiâsındaki dindar Müslümanların gidişinin insan fıtratına ne kadar uygun olduğunu sorgulamamız gerekmektedir. Dinimizin önündeki en büyük engel Müslümanlar olmaya başlamışsa¸ “Ne oluyoruz?” diye sorgulamamız icap etmektedir. Durum o kadar vahim bir hal almıştır ki¸ İslâm dünyasının Sünnî ve Şîî diye ikiye ayrılmış olmasının yanında¸ yüzlerce alt guruplara da bölünmüş durumdadır. Herkes aynı kitaba inandığını iddiâ etmekle birlikte ortaya çıkan tablo budur. Birileri bunu rahmet olarak değerlendirebilir¸ lakin ihtilaf çatışmaya ve ayrışmaya dönüşmüşse bu rahmet olmaz¸ zahmet olur. Dolayısıyla günümüzde ihtilafın rahmet olduğunu söylemek İslâm ülkeleri ile Müslümanların yaşadıkları yerlerdeki olumsuzluklara göz kapamak¸ gerçeği görememek demektir.


Yeryüzüne şöyle bir baktığımızda bir kısım Müslümanların tam anlamıyla bir azgınlık içinde olduklarını görüyoruz. Son yirmi yılda birbirlerini öldüren mü'minlerin sayısı milyonu geçti. İşin vahim tarafı da bu katliamların çoğunun İslâm adına yapılıyor olmasıdır. Sonuçta kim kazanıyor sorusunun cevabı da çok acıdır? Evet¸ birbirimizi öldürdüğümüzde kazanan kim? Batılıları¸ Amerikalıları ve Yahudileri suçlamak yerine¸ “Biz üzerimize düşeni ne kadar yapıyoruz?” sorusunun cevabını arayalım.

Sayfayı Paylaş