MODERN ZAMANLARDA GÖĞE BAKMAK

Somuncu Baba

Her şeye sahip olabiliyoruz modern zamanlarda. En ileri ve en gelişmiş olan ne varsa bizim oluyor ücrete mukabil. Ama çok eskilerde bize öğretilmiş ve yaşanmış ‘Saadet Zamanları'na ulaşamıyor ruhumuz. Eksik kalan bir şeyler olduğu anlaşılıyor parlak ışıklardan gelen yansımalarda. Gerçek paralar sahte gülümsemeleri gizleyemiyor dikkatli bakınca. Sürekli iş konuşmanın ve sadece para kazanmak için yaşamanın bunaltıcılığı git gide çöküyor omuzlarımıza. Yenilere gittikçe ayaklarımız¸ eskilere gidiyor gönlümüz. Yoktan var edeni unutup varlık içinde yoklar ve hiçler oluyoruz. Gül suyu dökt

Camdan bir kuleden sesleniyorum dünyaya. Yükselmenin asansör düğmesine bağlı olduğu¸ özgürlüğün güvenlik şirketine satıldığı bir kule… Göğü delmeye çalışan evler alıyoruz hayatlarımıza. Sınırsız isteklerimize ihtiyaç süsü verdiğimiz ve bununla en çok kendimizi kandırdığımız dünyalarda yaşıyoruz. Gideceğimiz yere yürümeden ulaşıyor; ulaşmak istediğimiz bilgiye ışık hızında yürüyoruz. Mutfağa girmeden yemek yapıyor¸ memlekete gitmeden parlak camlardan anne/babamızı görebiliyoruz. Elimizin altına almış olmakla övündüğümüz dünyanın içinde kaybolabilecek kadar küçülüyoruz aslında. Elektrik olmadığında hayatımız pil ömrü kadar oluveriyor bir anda. Ya fişe takmamız gerekiyor bitkisel hayattaki bedenimizi ya da başka bir güç kaynağı bulmamız. Komşularımız telefon rehberi işgalcileri olmaktan öteye gidemiyorlar. Kazara ev yanarsa haber versin diye var hale getiriyoruz onları. Komşularımızı satıp evler alıyoruz orman içinden; hem de "Ormanın içinde bu beton yığınının ne işi var!" demeden. Ülkeler geziyoruz kısa zamanlarda; geniş zamanlarda içimizdeki kayıp ülkeye gidememeye inat! Ve tüm bunları duyarken "Ben mi?" diyerek etrafına bakıyor çoğumuz.


Sermayelerimizi tasarruf ediyoruz zamanlarımızı harcayarak. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz¸ çok yiyoruz¸ çok uyuyoruz¸ çok konuşuyoruz. Susmayı¸ düşüneceğimiz değil nefes alacağımız zamanlarda kullanıyoruz. Sevmeyi düşünmeden sevilmeyi istiyoruz. İnsanı sevmeden maddeyi seviyoruz. Akrabamızı sevmiyoruz arabamızı sevdiğimiz kadar. Para vererek sevdiğimiz şeyler para versek de bizi sevemiyor.


 Her şeye sahip olabiliyoruz modern zamanlarda. En ileri ve en gelişmiş olan ne varsa bizim oluyor ücrete mukabil. Ama çok eskilerde bize öğretilmiş ve yaşanmış ‘Saadet Zamanları'na ulaşamıyor ruhumuz. Eksik kalan bir şeyler olduğu anlaşılıyor parlak ışıklardan gelen yansımalarda. Gerçek paralar sahte gülümsemeleri gizleyemiyor dikkatli bakınca. Sürekli iş konuşmanın ve sadece para kazanmak için yaşamanın bunaltıcılığı git gide çöküyor omuzlarımıza. Yenilere gittikçe ayaklarımız¸ eskilere gidiyor gönlümüz. Yoktan var edeni unutup varlık içinde yoklar ve hiçler oluyoruz. Gül suyu döktüğümüz odunları kokluyoruz gül niyetine.


  Modern zamanlar¸ bizlere refah sunmaktadır. Ama insan doğası asıl olarak -Fahreddin Râzi'nin de vurguladığı gibi- refah değil felah arayışındadır. Bu yüzdendir modern zamanların getirdiklerinin eksik kalması. İnsanî duyguları geri plana itilen¸ meta ve robotlaşmaya sürüklenen insan¸ felahı elinin altındakilerde değil kalbinin içindekilerde bulabilir. Modern zamanlarda; yani güvenlik¸ açlık¸ hastalık gibi sorunların nispi olarak az olduğu zamanlarda felaha giden yoldaki dikenler daha azdır aslında. Yani yaşadığımız modern zamanlar esasen felaha engel değildir. Biz insanlar sahip olduğumuz yükseltileri asansörlerin sağladığını bilerek¸ insanlara tepeden bakmaya son verebiliriz mesela. Yukarıdan bakarak değil yukarıya bakarak küçücüklüğümüzü görebiliriz sonsuz kâinat içerisinde. İnsan eseri gökdelenleri seyrederken kapıldığımız yalancı özgürlük hissine¸ biraz da gökdelenlerin üzerinde dans eden kuş sürülerini seyrederek son verebiliriz. Ruhun özgürlüğü için sade ve sade bir kuş olmakla yetinebiliriz ve yârin köyüne kanat çırpabiliriz varlıklarımızı arkamızda bırakıp.

Sayfayı Paylaş