KULLUĞUN ZOR SINAVI: İYİ VE KÖTÜ ALIŞKANLIKLARIMIZ

Somuncu Baba

"Esasında ailemiz¸ okulumuz ve arkadaş çevremizden
edindiğimiz her şey bizim hayata bakışımızı ve kimliğimizi
oluşturmaktadır¸ diyebiliriz. Bu da bize¸ bizi biz
yapanın esasında ailemiz¸ okulumuz ve çevremiz olduğunu
gösterir. Dolayısıyla bunlar ne kadar iyi olursa ve
kişi ne kadar güzel bir tezgahtan geçerse¸ toplumun huzuruna
çıkacak olan kişi o kadar makbul olur."

Her insanın itiyat edindiği işler vardır. Hatta bu alışkanlıklar bölgeden bölgeye değişiklik arz edebilir. Bu sebeple her birimiz¸ kendi bölgesine bakarak alışkanlık haline gelmiş birkaç husus sayabilir. Meselâ Karadeniz insanı çay içmeden duramaz.


Alışkanlıklarımızı başta ailemiz olmak üzere çevremiz bize kazandırmaktadır. Yemek kültürümüz de bunun gibidir. Nitekim ülkemizdeki insanların müşterek bir damak tadı vardır. Bazı bölgelerde etli yemekler¸ bazılarında sebzeli yemekler öne çıksa da¸ hepsinin zevkine hitap eden yemekler vardır. Bundan dolayı bir Aydınlı ile bir Diyarbakırlı sofraya oturduğunda¸ yemek ister Ege yemeği olsun¸ isterse Doğu yemeği olsun¸ her ikisi de sofradan karınlarını doyurarak kalkarlar. Ancak yurt dışına çıkıldığında¸ gidilen ülkedeki yemek kültürü damak tadımıza hitap etmiyorsa¸ çoğu zaman peynir ekmek ve benzeri şeyler yenilerek¸ yarı aç bir şekilde ülkemize dönülür.


Esasında ailemiz¸ okulumuz ve arkadaş çevremizden edindiğimiz her şey bizim hayata bakışımızı ve kimliğimizi oluşturmaktadır¸ diyebiliriz. Bu da bize¸ bizi biz yapanın esasında ailemiz¸ okulumuz ve çevremiz olduğunu gösterir. Dolayısıyla bunlar ne kadar iyi olursa ve kişi ne kadar güzel bir tezgahtan geçerse¸ toplumun huzuruna çıkacak olan kişi o kadar makbul olur.


Bu durum bize¸ insanın kendi haline bırakılmadığını ve sürekli olarak birileri tarafından şekillendirildiğini göstermektedir. Bu sebeple insanlara bakınca¸ onların tavır ve davranışları ile konuşmalarını izleyince; ailesinden¸ okulundan veya arkadaş çevresinden bazı şeylerin yolunda gitmediğini anlarız. Meselâ küfürlü konuşmalar yapıyorsa nasıl bir muhitten geldiğini tahmin ederiz. Ancak bazen öyle olur ki¸ bu üç unsurdan birisi veya ikisi çok iyi olmasına rağmen¸ kötü olan diğer taraf çocuğun ahlakını bozar. Meselâ ailesi ve okul ortamı çok iyi olmasına rağmen¸ arkadaş çevresi onun istikâmetini kaybetmesine sebep olur. Bazen de aile ona iyi bir rehberlik yapmaz. Çocuk yanlışları ailesinden öğrenir ve alışkanlık haline getirir.


Kazanılan alışkanlıklar bağlılık oluşturur. Bu sebeple her türlü alışkanlık insanın alışmış olduğu şeye daha fazla yapışmasına ve ondan kopamamasına sebep olur. Meselâ kumar illetine yakalanan insanların bir türlü bu alışkanlıklarını bırakamadıklarını ve ellerine geçen üç-beş kuruş parayı bir yolunu bularak kumarda harcadıklarını görürüz. Aynı husus içki müptelâsı insanlarda da görülür. İçkiyi bırakmak isteseler bile içki onları bırakmaz. En küçük fırsat içki kadehini kafalarına dikmelerine sebep olur. Kumar ve içkiyle aynı olmasa bile¸ sigara alışkanlığı da alışmak açısından böyledir. Kansere sebep olduğunu bilmesine rağmen¸ alışkanlıktan sıyrılmanın gerçekten zor olması sebebiyle¸ pek çok kişi bu zararlı dumanı içine çekmekten kendisini kurtaramaz.


Demek oluyor ki¸ alışkanlıklar insanları kendilerine bağlarlar. Bunun yanında¸ alışılan şey –kumar misâli- İslâm'ın yasakladığı bir şey ise¸ kişi alıştıktan sonra onu basit ve önemsiz bir şey olarak görmeye başlar. Meselâ içki içmeye başlayan bir insan¸ bunun haram olduğunu biliyorsa ilk başlarda çok zorlanır. Kalbi içerken daralır ve haramı işlemesi hiç de kolay olmaz. Ancak içmeyi sürdürdükçe alışkanlığı artar ve haramlığı gözünde küçülmeye başlar. Bir müddet sonra da içkinin haram oluşu sıradanlaşır¸ onu ürpertmez. Oysa rabbimiz şöyle buyurmuştu: “Ey iman edenler! İçki¸ kumar¸ dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki¸ kurtuluşa eresiniz. (5/Mâide¸ 90).


Böylesi insanların ellerinden tutacak ve doğru yola sevk edecek güzel insanlar bulunmazsa¸ ölene kadar bu kötülükleri işlemeleri kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple cemâatlere ve mâneviyat önderlerine büyük görev düşmektedir. Bu insanları Allah'ın râzı olacağı istikâmete onlardan başkası çok zor çeker.


Alışkanlığa tersinden bakacak olursak¸ namaz kılmayı ve diğer ibadetleri yerine getirmeyi kalbine sindirerek itiyat haline getirmiş olan insanda¸ bu ibadetleri zamanında edâ etmek hususunda müthiş bir azim vardır. Namazın vakti geçecek diye ödü patlar. Ne yapıp edip vaktinde kılmak için her türlü yola başvurur. Allah'a ibadetten almış olduğu mânevî lezzet karşısında dünyadaki hiçbir şey umurunda olmaz ve bir şekilde onu edâ eder. Gece çok geç vakitte yatmasına rağmen saati kurmadan sabah namazına kalkabilen insanın hali burada bahsettiğimiz durumdur. Oruç ve diğer ibadetler hususunda da aynı hassasiyeti vardır.


Bahsettiğimiz bu güzel yöne rağmen¸ alışkanlık edindiğimiz ibadetlerin edâsı açısından korkmamız gereken çok önemli bir nokta bulunmaktadır. Şöyle ki¸ insan ibadetleri yerine getirmeye çok önem verirken¸ ibadetin mânevî hazzının kaybolmaması ve bundan lezzet almanın devamlı canlı tutulması gerekir. Dolayısıyla sıradan bir alışkanlığa dönüşmemesi icap eder. Eğer ibadet sıradanlaşmaya başlar ve o ibadetin ruhu insandan uzaklaşırsa¸ hem ibadetinden lezzet alamaz hem de ibadeti onu istikâmet üzere tutmaz. Nitekim farzlar hususunda çok hassas olan ve bir vakit geçirmemek için çırpınan¸ ancak bunun yanında Allah'ın haram kıldığı bir takım fiilleri işlemekte hiç tereddüt etmeyen insanların durumu böyledir. Çünkü ibadet artık sıradan ve fazla değeri olmayan bir alışkanlık haline dönüşmüştür. Mânevî boyutu zayıfladığından dolayı da insanı istikâmet üzere tutmaz. Allah bizleri böylesi hallerden muhâfaza etsin. Hayatını zikrullah ve benzeri nâfile ibadetlerle süslemeyen insanın durumu böyledir. Namaz dışında kalan vakitlerde yaşamını Allah'ın istediği gibi düzenlemediğinden ve rabbinden koptuğundan dolayı¸ beş vakti edâ ederken Allah bir kere olsun¸ aklına doğru düzgün gelmez.


Bahsettiğim bu alışkanlığın alt seviyedeki örneklerinden birini Kâbe'de görürüz.  Bizim gibi dışarıdan gelen insanların Kâbe'ye ve o beldeye gösterdikleri ihtimam ile orada sürekli yaşayanların gösterdikleri saygı arasında büyük fark vardır. Dışarıdan gelenler göz yaşlarını döküp titreme haliyle Kâbe'nin etrafında dönerken¸ sürekli orada oturanlarda bu durumu pek göremeyiz. İşte bu¸ alışkanlığın sonucu olan bir durumdur. Eğer bizler de sürekli orada kalsak¸ belki de üç beş ay sonra oranın yerlileri gibi oluruz. Zira devamlı yanında durmak sebebiyle artık Kâbe'ye ünsiyet peydâ ederiz ve bir nevi arkadaşımız gibi olur. Bu sebeple¸ sürekli birlikte olmak sebebiyle ortaya çıkabilecek gevşeklik ile ihlas arasındaki çizgiyi korumak son derece önemlidir ve bu ciddî bir çaba gerektirir. Allah bizi ibadetlerimizi sıradanlaştırmaktan korusun.


Mü'mine düşen görev¸ İslâm'ın emrini¸ alışkanlıktan çıkarıp Allah'ın rızası gözetilen bir boyuta taşımasıdır. Meselâ hanım kardeşlerimiz için tesettür İslâmın zorunlu bir emridir. Bu emri yerine getirebilen insan gerçekten büyük bir samimiyet ve Allah'a bağlılık göstermekte¸ çevre baskısına aldırmadan yaratanının emrini îfâ hususunda titizlenmektedir. Bu sebeple her türlü takdir ve övgüyü fazlasıyla hak etmektedir. Lakin aynı insan¸ bulunduğu arkadaş çevresi sebebiyle¸ İslâm'ın tasvip etmediği bazı şeyleri yapmaya başlayabilmektedir. Nitekim tesettürlü bir bayanın ağzında sigara ile yolda yürümesi veya kafe köşelerinde tavla ve benzeri oyunlar oynayarak sigara tüttürmesi bizlerin akıllarının on kilometre ötesinden bile geçmeyecek şeylerdi.  Ancak artık bu manzaranın da çoğaldığını ve sıradanlaştığını üzülerek seyrediyoruz. Bunu gördüğümüzde¸ tesettürün aslî vazifesini yerine getirmekten uzaklaştığını ve bir yük haline gelmeye başladığını¸ hicâbın anlamını yitirdiğini ve bir geleneğe dönüştüğünü anlıyoruz. İşin kötü tarafı ise¸ bu manzaraları sıkça görmeye başlayan dindar insanların da buna alışmaya başlamasıdır. Dolayısıyla bu hal devam ettikçe¸ çarşı pazar içinde¸ kafe köşelerinde¸ tesettürlü bir bayanın kağıt oynayıp yüksek sesle kahkahalar atmasını¸ bu esnâda sigarasını tüttürmesini "Bu da olabilir¸ ne var bunda?" diyerek sıradanlaştıracağız. Çünkü sıklıkla karşılaşılan manzara¸ bizlerde görme alışkanlığına sebebiyet verecek ve hiç yadırgamadan yolumuza devam edeceğiz. Nitekim on veya yirmi yıl önce çok abes şeyler olarak gördüğümüz nice fenâlığa bu şekilde alışmadık mı? Halbuki rabbimiz bizim dışarıda nasıl olmamız gerektiğiyle ilgili şöyle ferman etmişti: "Rahman'ın kulları yeryüzünde mütevâzı yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak söz söylerler." (25/Furkân¸ 63).


Bazı şeyleri sıradanlaştıran alışkanlıklar sadece bu örnekle sınırlı değil elbette. Hem erkekler hem de hanımlar tarafından pek çok misâl bulmamız mümkündür.


Bizleri bir tehlike daha beklemektedir. Ona da mutlaka dikkat çekmek gerekiyor: "Güzel alışkanlıklarımızı sıradanlaştırmayalım." diyoruz ancak¸ aynı zamanda bu alışkanlıklarımızı kaybetmememiz ve korumamız da gerekiyor. Yani ibadetimizi yerine getirmeyi sıradan bir iş haline getirmeyeceğiz¸ lâkin aynı zamanda¸ bu alışkanlığımızı da kaybetmeyeceğiz. Bu hususta iki örnek zikretmek istiyorum:


Camilerde cemâatle namaz kılma alışkanlığımız sürekli şekilde azalıyor. Mescid sayısı her gün artmasına rağmen cemâatin özellikle vakit namazlarda ne kadar az olduğu hepimizin malumudur. Hele sabah ve yatsı namazlarında camilerde neredeyse sadece yaşlılar bulunuyor. Bu güzel alışkanlığımızı canlandırmak zorundayız. Zira Allah'ın evlerini mahzun bırakmaya hiç hakkımız yok. Hz. Peygamberin şu hadisini unutmayalım: “İnsanlar ezanın ve ilk safın sevabını bilselerdi¸ ezanı okumak ve ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi¸ bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının fazîletini bilselerdi¸ emekleyerek de olsa bu namazları cemâatle kılmaya gelirlerdi.” (Buhârî¸ 615).


İkinci olarak: İbadet esnâsında takke takma alışkanlığımız zayi olmaya başladı. Başı açık namaz kılmak on yıl öncesine kadar pek hoş karşılanmazken¸ şimdilerde ise camilerde takke takanlar azınlığa düştü. Bazı İslâm ülkelerinde cami girişlerine sepetler konmakta ve takkesi olmayanlar buralardan emânet takke almaktadırlar. Böyle bir uygulama yapılabilir ancak buna hiç gerek kalmadan bu güzel alışkanlığımızı ve geleneğimizi canlı tutabiliriz. Cebimizde cüzdana ve cep telefonuna yer var ancak küçücük bir takkeye yer yok?!


Güzel adetlerine sahip çıkan ve bunları alışkanlık haline getiren¸ bunu yaparken de mânevî haz boyutunu ihmâl etmeyen¸ yaptıklarını sıradanlaştırmayan kullardan olmamız niyazıyla.

Sayfayı Paylaş