KULLUĞUMUZU SORGUYA ALALIM

KULLUĞUMUZU SORGUYA ALALIM

İnsan kalbine şöyle bir bakmalıdır; kabristanların yanından geçerken acaba yüreğinde bir ürperti oluyor mu, diye düşünmelidir. Kendisinin de yarın aynı yere uzanacağını gönlünde hissediyor mu? Mezarları ve içindekileri düşünerek içinde bir endişe beliriyor mu? Yoksa sıradan bir yere bakarcasına, boş boş nazar ederek yürüyüp gidiyor mu? İnsan bu şekilde yaparak ölüm sonrası hayata ne kadar hazırlık yaptığını anlayabilir. Şayet kabristana baktığında âhiret sermayesinin az olduğu endişesi yüreğini kaplıyorsa, Allah ile bağını güçlü tutuyor demektir. Ancak mezarlığı bir parka bakar gibi seyrediyor ve yüreğinde bir ürperti olmuyorsa kulluğunu gözden geçirmesi gerekir. Özellikle de yolu her gün kabristanın yanında geçenler kendilerini kontrol etmelidirler.

Elbette ders alınacak yerler sadece mezarlıklar değildir. Yolda rastladığımız bir kazâ, hastanede ziyâret ettiğimiz bir hasta bizlere ölümü, kendimize çeki düzen vermemiz gerektiğini hatırlatmıyorsa kulluğumuzda yine sorun var demektir. Çünkü gördükleri karşısında ibret almayan ve o andan itibaren daha güzel bir kulluk sergilemek için çırpınmayan bir kişi, manzaranın vermek istediği mesajı idrak edememiş demektir.

Benzer durum cenâze namazlarında da söz konusudur. Eğer önümüze konulan ve namazın ardından mezara doğru taşıdığımız tabut bizim için sıradan bir görüntü ise ortada büyük bir sorun var demektir. Nitekim cenâze namazlarında hepimiz buna şahit oluruz: Musallâya konulan tabut kendisini seyredenlere çok açık bir mesaj vermesine rağmen namazını kılmak için gelenlerin çoğu bunu anlamak istemezler. Bir taraftan tabuta bakarken diğer taraftan işlerini konuşmaya devam ederler. Sanki cenâzeye değil de başka türlü bir merâsime gelmiş gibidirler. Bir an önce bitse de işimize gücümüze dönsek hali, hazır bulunanların önemli bir kısmında vardır. Hâlbuki insana âhireti cenazeden, yani ölümden daha tesirli hatırlatan bir vâiz yoktur. Tabîî bu durum, ibret alabilen için söz konusudur. Kaldı ki Rabb’imiz de buna dikkat çekmektedir: “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra siz görüleni ve görülmeyen her şeyi bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.”1 “Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.”2

Ölümü Hatırlamak

Sevgili Peygamberimiz de, “Lezzetleri bıçak gibi kesen ölümü çok hatırlayın.”3 buyurmuştur. İmam Gazâlî de insanın ölümden ibret almasının yolunu şöyle tarif etmiştir: “Ölümü hatırlamanın en tesirli yolu, senden önce göçen akranlarını, emsallerini çokça anman, onların ölümlerini, yıkılıp toprak altına girdiklerini düşünmen; onların makam ve mevkilerindeki güzel şekillerini gözünün önüne getirmendir. Sonra toprağın onların güzel sûretlerini nasıl çürüttüğünü tefekkür etmen, kabirlerde âzâlarının nasıl birbirinden ayrıldığını hayâle getirmen, kadınlarını dul, çocuklarını nasıl yetim bıraktıklarını, mallarını terk ettiklerini görmen, meclislerde boş kalan yerlerine ibretle bakmanla olur.”4

Bizlere Rabb’imiz, sevgili elçisi ve İslâm büyükleri tarafından bu şekilde nasîhatte bulunulmuştur, ancak bu öğüdü tutanların ne kadar az olduğunu hepimiz biliyoruz. Çünkü bizler de içindeyiz.

Tüm bu durumlar dünyaya bağlandığımızın ve Rabb’imizle irtibâtımızın zayıfladığının işaretidir. Başka bir ifadeyle dünyevîleştiğimizin, esas amacımızdan uzaklaştığımızın göstergesidir. Durum o kadar vahimdir ki, bunu daha iyi anlamak için bir de namazımıza bakalım:

Mü’minin Allah’ı en samîmî şekilde hatırlayacağı ve ibadeti süresince Yaratıcı’sına yöneleceği temel ibadet namazdır. Bu duyguların en yoğunluklu yaşandığı yer de cemâatle kılınan namazdır. Çünkü birlikte edâ etmenin mânevî hazzı çok keyif vericidir. Buna rağmen isterseniz bir düşünelim: Namaz vakitlerinde caminin kapısından içeri adım atıp dışarı çıkana kadar yüreğimiz kaç kez titriyor? Namazımızı Rabb’imizin arzuladığı gibi yerine getirebiliyor muyuz? Görevimizi edâ ederken, “Bunu dünyaya vedâ eden kimse gibi kılmalıyım.” diyerek huşûlu olabiliyor muyuz?

Hadi çok zor şeyler istiyoruz düşüncesiyle kendimize sadece şunu soralım: Tek bir rek’âtı dünyevî düşüncelerden uzaklaşarak, yalnızca Rabb’imize yönelerek kılabiliyor muyuz? Yoksa bir rek’ât içinde bütün yarım işlerimiz aklımızdan geçiyor mu? Hatta halledemediğimiz problemleri bir güzel çözüyor muyuz?

Bu manzara karşısında insan ister istemez kendisine sormak durumunda kalıyor: Âhiret düşüncesi, ölüm sonrası hayat gündemimde yok. Bununla ilgili duyduklarım veya okuduklarım yüreğim üzerinde neredeyse hiç etki yapmıyor. Ben nasıl bir Müslümanım ki?

Günümüz dindarlarının en büyük problemi budur. Hem samîmî Müslümanlar olduğumuzu söylüyoruz, hem de ibadetlerimizden istenilen lezzeti alamıyoruz. Esasında içinde bulunduğumuz duruma biz de üzülüyoruz. İstiyoruz ki, namazımızı gözyaşları içinde kılalım. Secdeye alnımızı koyduğumuzda alacağımız haz ile başımızı yerden kaldırmak istemeyelim. Namazımızı bitirdikten sonra Rabb’imize karşı görevimizi edâ etmenin mutluluğu bütün vücudumuzu sarsın. Selâm sonrası tesbîhimizi çekerken, duâ için ellerimizi huzura açarken kimi tesbih edip, kime ellerimizi açtığımızı bilelim. Ancak bunların hiç biri maalesef olmuyor. İstememize rağmen olmuyor.

İşin ilginç tarafı, esasında şeklî olarak görevlerimizi yerine getiriyoruz. Namazlarımızı vaktinde edâ ediyoruz. Diğer görevlerimizi yapmak için de hassasız. Ancak bunları yaparken ibadetlerimizin sıradanlaştığını da gözlemliyoruz. Yemek vakti gelince yemek yediğimiz, mesai bittiğinde eve döndüğümüz gibi. Dolayısıyla ibadetlerimiz günlük rutin işlerimiz arasına girmiş durumda. Vakti gelince edâ edilen, ardından da hiçbir şey olmamış gibi hayata kalındığı yerden devam edilen bir yaşam sürüyoruz.

Bazıları için daha da kötüsü, ibadetlerin yük haline gelmiş olmasıdır. Nitekim sorumluluğu üzerimden atayım anlayışına sahip olanlar hiç de az değil. Böylelerinin durumu tam anlamıyla bir fecâattir, hatta rezâlettir. Meselâ kıldıkları namaz namazdan başka her şeye benzer. Ne rükûları rükû, ne secdeleri secdedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in buyurduğu gibi, tavuğun yem gagalaması gibi kılar, namazdan çalar.5 Dışarıdan onu seyreden kimse, edâsındaki sür’ate bakarak şunu söyler: “Bu Fâtiha ile sûreyi ne zaman okudu, rükû ve secdede üçer kez tesbîhi ne zaman getirdi?” Öyle ki, seyrettiği kimse tam rükûa gittiğinde onunla beraber hızlıca üç kez “Sübhâne rabbiye’l-azîm.” demek istediğinde, daha birinciyi bitirmeden adamın rükûdan kalkıp secdeye çakıldığını görür. Çünkü adamın yaptığı, kulluğu hakkını vere vere, lezzetini tada tada edâ etmek değil, yükü sırtından atmaktır. Vakti giren namazın borcundan kurtulmaktır.

Oysa ölen veya ağır hasta nice insan görmemize rağmen nefsimize bir türlü yakıştıramadığımız ölümün bizi her an yakalaması mümkün. Hatta şu satırı okurken bile dünyamızı değiştirebiliriz. Hiç kimsenin elinde bir dakika sonrası için garanti yok. Bu da hayatımızı bir an önce disipline sokmamız, ibadetlerimizi Rabb’imizin murâd ettiği şekilde edâ etmemiz gerektiğini gösteriyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’in sevgili sahâbîsi Abdullah bin Ömer’in dediği üzere: “Akşamı ettiğinde, sabahı bekleme! Sabaha çıktığında, akşamı bekleme! Sağlıklı günlerinde, hastalanacağın vakit için; hayatın boyunca da öleceğin zaman için tedbir al!”6

Bütün bu ifade ettiklerimiz sonrasında sormamız gereken temel soru şudur: “Biz niye bu haldeyiz? İyi bir Müslüman olmak istiyoruz ancak neden bunu beceremiyoruz?” Şayet bu sualin cevabını doğru verebilirsek çıkış yolunu bulmamız da kolay olacaktır.

Öncelikle bakılması gereken, nasıl bir hayat yaşandığıdır. Nitekim son yıllarda dindar insanlarda dünyevîleşme, maddeyi çok öne koyma istek ve hırsı çok artmıştır. Böyle olunca da kulluk arka planda kalmıştır. Etrafımıza baktığımızda böylesi durumda olan nice dost görürüz. Dünyaya kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, namaz gibi ibadetleri olmasa, onları diğerlerinden ayırt etmek imkânsızdır. Bunu derken, dünyanın terk edilmesini, uzlete çekilmeyi elbette kastetmiyoruz. Bizim üzüldüğümüz, dünyanın birinci hedef haline getirilmiş olmasıdır. Zenginlik ve mal hırsı, Allah korkusunun da, ibadetin de, Müslüman kardeşleri gönülden sevmenin de, velhasıl her şeyin önüne geçmiştir. İnsan bu bataklığa saplandığında her bir işinde veya yapmak durumunda olduğu her bir şeyde “Acaba dünyalığıma, kazancıma bir zarar gelir mi?” diye endişe etmeye başlar. Böyle olunca da din adına ne varsa iş olsun diye yapmaya başlar.

Bu durumda olan insanların ikinci büyük sorunu, kendi başlarına kalmalarıdır. Onları istikâmet üzere tutan, hayatlarını nâfile ibadetlerle bezemelerine yardımcı olan Müslüman kardeşlerinden uzaklaşmalarıdır. Oysa bizler hâşâ birer peygamber değiliz. Etrafımızın etkisinde kalırız. Çevremizi dönüştüreceğimize kendimizin değerlerden uzaklaşması bu yüzdendir. Nitekim hiç hoş olmayan ortamlarda yaşaya yaşaya, birlikte oldukları gibi hayat sürmeye başlayan nice dostumuz vardır. Oysa güzel insanlarla bir arada olununca, herkes yanındakini hayra teşvik eder ve kulluk güzelleşmeye başlar.

Allah rızası için dindar kardeşlerimizle her gün bir araya gelmeye gayret edelim. İbadet dünyamızı sadece farzlara tahsis etmeyelim. Kulluğumuzu namaz, zikir, tesbîhât ve Kur’an okuma gibi nâfilelerle süslemeye gayret edelim. Bunun yanında haram ile helâle de dikkat edelim. Bunları yapmaya başladığımızda hayatımızın düzelmeye başladığını, ibadetlerimizden lezzet aldığımızı, dünyanın Rabb’imizle aramızda engel olmaktan çıktığını göreceğiz. İnşallah bunu yapabilen kullardan oluruz.

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    62/Cumu’a, 8.
2.    29/Ankebût, 57.
3.    Musned, 7925.
4.    İhyâ, IV/402.
5.    İbn Huzeyme, 663, 665.
6.    Buhârî, 6416.

Sayfayı Paylaş