KULLARIN GÖZÜNDE İTİBAR KAZANMAK !

Somuncu Baba

Bir insanın Allah katındaki değerini kullar elbette bilemez. Lâkin farz olan ibadetleri îfâsı¸ haramlardan kaçınması ile diğer insanlarla olan münâsebetleri onun durumuyla ilgili bir kanâat oluşturabilir. Bu demek oluyor ki¸ Allah'ın emirlerini yerine getirmeden¸ yasaklarından kaçınmadan Rabbin katında makbul bir kul olunamaz.

Bir insanın Allah katındaki değerini kullar elbette bilemez. Lâkin farz olan ibadetleri îfâsı¸ haramlardan kaçınması ile diğer insanlarla olan münâsebetleri onun durumuyla ilgili bir kanâat oluşturabilir. Bu demek oluyor ki¸ Allah'ın emirlerini yerine getirmeden¸ yasaklarından kaçınmadan Rabbin katında makbul bir kul olunamaz. Aynı şekilde¸ geçimsiz olan¸ etrafındakilerle sürekli didişen ve sevilmeyen kimse de makbul bir insan değildir. Dolayısıyla kişinin olumsuz halleri esasında Allah katında da nasıl olabileceğini anlamamıza yardımcı olur.


Buradan hareketle şöyle dememiz mümkün olmaktadır: Bir insanın iyi kul olmasını belirleyen iki temel husus vardır. Bunlardan biri eksik olursa¸ o insanın iyi bir kul olduğundan söz etmemiz mümkün olamaz. Birincisi¸ Allah'ın kitabında¸ Rasûlullah'ın sünnetinde belirlemiş olduğu ibadetleri yerine getirip haramlardan kaçınmak. İkincisi¸ yine bu ikisinde belirlenmiş olan ahlâkî düsturları hayata hâkim kılmak. Her iki madde de hayatta tatbîk edilsinler diye insandan istenmiştir. Çünkü Kur'an ve hadislerde insanın uyması istenen bu buyruklar¸ kulun yaşantısını düzgün hâle getirmesi için gerekli olan hususlardır. Bunları isteyen Allah ve Rasûlü olduğuna göre¸ ahlâkla ilgili emirlere uymak ibadetlerle ilgili emirlere uymakla aynıdır. Her ikisi de Allah ve Rasûlü'nden gelmektedir. Dolayısıyla kişi "Ben ibadetleri yerine getirerek güzel bir kul olabilirim¸ insanların ne düşündüğü veya ne dediği umurumda değil." diyemez. Unutmamak gerekir ki¸ etrafımızdakiler âhirette bizim için şâhitlik yapacaklardır. Hadiste belirtildiği üzere¸ Müslümanların güzel gördüğü Allah katında güzel¸ tersi de çirkin olduğundan¸[1] insan yaşantısını güzelleştirmek zorundadır.


Bu bir ölçü olduğuna göre¸ insan nefsine yenik düşerek¸ yapıp ettiklerine mâzeretler üreterek sürekli kendisini temize çıkarmaya çalışmamalıdır. Bunun yerine etrafındakilerin ona nasıl baktığına önem vermelidir. Hatta çevresindekilerin onu nasıl değerlendirdiğini¸ kendisinin yine kendisini nasıl değerlendirdiğinden daha fazla önemsemelidir. Çünkü sonuçta bir toplum içinde yaşamaktadır. Herkesin yanıldığını ve bir tek kendisinin hakîkati gördüğünü söylemek gerçeğin inkârı¸ nefsin boyunduruğuna girmenin göstergesidir. Bu yüzden de devamlı olarak¸ "Efendim¸ ben şunu yapmak istedim¸ ben şunu dedim¸ beni yanlış anladılar." demek yerine¸ etrafında bulunan zevâtın onu nasıl gördüğünü ve söylediklerini nasıl yorumladığını önemsemelidir.


 


Herkesin Güvenini Kazanmak


Esasında her meselede olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamber (s.a.v.)'in örnekliğine mürâcaat etmek durumundayız. Allah Rasûlü'nün Mekke'deki hayatına baktığımızda¸ onu ahlâkî açıdan eleştiren tek bir kişi bulamayız. Bir Allah'ın kulu kalkıp da "Muhammed! Sen şu ahlâksız işleri zamanında bizimle beraber yapıyordun¸ senin az mı yalanını yakaladık¸ şu şu işleri yapan sen değil miydin?" gibi suçlamalarla onu ithâm etmemiştir. Bu durum Allah Rasûlü'nün vefâtına kadar bu şekilde devam etmiştir. İnsanların ahlâkî za'fiyet olarak suçlayacağı bir şeyi olmamıştır. Bu yüzden de onu İslâm öncesinde  "Emîn" diye vasıflandırmışlardı.


Bu durum sadece Sevgili Peygamberimiz için geçerli olan bir durum değildir. Kur'an'ın bahsettiği diğer peygamberlere baktığımızda da aynı durumu görürüz. Dolayısıyla bir yandan ibadet dünyası güzel olacak¸ diğer yandan da insanlarla ilişkiler ahlâkî olacak. Sırtımızı döndüğümüzde insanlar kusurlarımızı dillerine dolayıp bizi kötülemeyecek. Şahsiyetli ve vakûr bir yaşantı süreceğiz.


Nitekim Allah ve Rasûlü'nün buyrukları var: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol."[2]Rabbimiz Allah'tır deyip sonra da dosdoğru olanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.[3] "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velîleridirler. İyiliği emreder¸ kötülükten sakındırırlar¸ namazı dosdoğru kılarlar¸ zekâtı verirler ve Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz Allah¸ üstün ve güçlüdür¸ hüküm ve hikmet sahibidir."[4] “Sizin en hayırlınız¸ hayrı umulan ve şerrinden emin olunan kimsedir. Sizin en şerliniz ise hayrı umulmayan ve şerrinden emin olunmayan kimsedir.[5]Mü'min¸ insanların malları ve canları konusunda kendisine güvendiği kişidir.[6]


Aynı iş ortamını paylaştığımız insanlar¸ "Bununla bir şey paylaşılmaz¸ yarın bizi satar."¸ "Güvenilmez bir kişidir¸ anlattıklarımızı aramız bozulunca kullanır."¸ "Konuştuklarımızı başka yerlere taşır." gibi vesveseler taşıyorsa¸ bir meclise girdiğimizde insanlar bizi görüp mevzuyu hemen değiştiriyorlarsa¸ burada bir düşünmemiz gerekir. Demek ki¸ bizim Müslümanlığımızın bir yönü tamamen çökmüş durumdadır.


Bu söylediklerimizden¸ "İslâmî hassasiyetleri olmayan bir bölgede yaşayan veya çalışan bir kimsenin¸ kendisini sevdirmek¸ uyumlu olduğunu göstermek için haramlara bulaşabilir." sonucu çıkmamalıdır. Birilerinin sevmesi için içki içilmez¸ şirin gözükmek için ibadetler terk edilmez. Lâkin insan kişilikli olmak zorundadır. Haramlardan kaçınarak¸ ibadetlerimizi de aksatmaksızın çevremizde bulunan insanlarda saygı uyandırmak zorundayız. Etrafımızdakiler¸ "Hem namaz kılıyor¸ hem de her türlü haltı yiyor." diyorsa¸ orada büyük sorun var demektir. Dine de büyük zarar verilmesi söz konusudur. Çünkü insanlar bizim üzerimizden dine saldırmak için bir bahâne bulmuş olmaktadırlar.


Demek oluyor ki¸ insanın ahlâken iyi biri olabilmesi için birilerine eğilip bükülmesine¸ yamulup şekilden şekle girmesine gerek yoktur. Bir duruşumuz¸ bir kimliğimiz olmalıdır. Değerlerimizden taviz verdiğimiz zaman¸ karşımızdakiler akıl yoksunu kimseler olmadıklarından¸ bizim bu ikircikli halimizden istifâde etmeye kalkacaklardır. İş¸ güven noktasına geldiğinde de¸ bize zerre kadar itimat etmeyeceklerdir. Çünkü gelgitleri olan¸ zamana ve mekâna göre konuşma ve hareket tarzı değişen¸ bir gün öyle bir gün böyle olan biriyle yola çıkılmayacağını herkes bilir.


Şunu unutmamak gerekir¸ bulunduğumuz ortamda inançlarımız birilerininkiyle örtüşmeyebilir. Hatta İslâm karşıtı kimselerle bile çalışmak durumunda kalabiliriz. Veyahut da farklı meşreplerdeki mü'minlerle aynı ofisi paylaşabiliriz. Bizim kabullerimiz belli makamlara getirilmeyişimizin gerekçesi de olabilir. Lâkin dürüstlük ve ilkeli duruşumuz¸ inançlarımızı benimsememiş olanlarda bile bize karşı bir saygı uyandırmalıdır. Bizim için "Müslüman adamdır¸ bir şeyler elde etmek veya bir yerlere gelmek için değerlerinden vazgeçmez¸ arkadaşlarına hainlik etmez¸ yalaka değildir." denmelidir.


 


Güvenilir Bir İnsan Olmamak Çok Büyük Bir Zillet


Esasında kullar nezdinde sözüne itimat edilen güvenilir bir insan olmamak çok büyük bir zillet durumudur. Belki yaşınız altmışa varmıştır ancak etrafınızdakiler mesai sonrası sizi görmek istemezler. Bir abi veya yaşını almış bir abla olarak saygı duymazlar. Sizden her zaman¸ farklı hesabı olan biri olarak çekinirler. Bu ne acı bir durumdur?!


Bu hal bazen meşrep milliyetçiliğinin din kardeşliğinin önüne geçmesi durumunda da görülür. Bir insan kendi mensubu olduğu meşrebe odaklı olarak yaşar da dini ve Müslümanları öncelemek yerine kendi meşrebinden olanları öncelerse ve her hareketini oranın menfaatlerine göre şekillendirirse kardeşlik hukukunu her zaman çiğneyebilir. Günümüz Müslümanlarının en büyük problemlerinden birisi budur.


Farklı meşreplere mensup kişiler bir araya geldiklerinde¸ İslâm'ın hakkı cemaatin hakkından geride kalmaktadır. Herkes İslâm'ı yüceltmeyi değil de kendi ekolünü yükseltmeye çabalamaktadır. Böyle olunca da kendisiyle aynı kulvarda olmayan mü'minin ayağına çelme takmak¸ önünü kesmek ve uygun zemini yakaladığında gammazlamak söz konusu olabilmektedir. Bu acıklı manzara¸ insanın artık kimseye güvenememesi gibi acı bir sonucu doğurmaktadır. Çünkü meşrep kardeşliği artık İslâm kardeşliğinin önüne geçmiştir. İnsan bu uğurda başkalarının hakkını hukukunu tanımamakta¸ kendi meşrebini yükseltmek için diğerlerini tepiklemeyi¸ ezip ufalamayı caiz görmektedir. Sırttan hançerlemek bu olsa gerektir.


Etrafla ilişkilerdeki za'fiyet elbette sadece işyeriyle sınırlı değildir. Kezâ sadece dindarlar arasında geçerli olan bir durum da değildir. Misalleri çoğaltmak mümkündür. Örneğin¸ dindar bir kisvesi olan veya dindar bilinen bir kişinin yaptığı ticarette müşterisini kandırdığını düşünün. Bu insan gece başından sabaha kadar alnını secdeden kaldırmasa Allah katında değeri olmaz. Çünkü bir taraftan dünyalık uğruna başkalarına kazık atmakta¸ diğer taraftan sanki Allah'ın bunlardan haberi yokmuş gibi ondan af ve mağfiretini dilemektedir. Oysa namazını kılmasını emreden ile ticarette hile yapmamasını emreden makam aynıdır. "Sakın tartıda haksızlık etmeyin. Tartıyı doğru tutun¸ terazide eksiklik yapmayın."[7] "İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında dolu dolu; onlara satmak için tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun. Onlar  düşünmezler mi ki¸ kendileri büyük bir günde hesap vermek için  diriltilecekler. Öyle bir gün ki¸ insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divana duracaklar."[8]


 


Kandırmak  Hastalığı


Günümüzde çok karşılaştığımız hileli ticaret işlerine bir örnek verecek olursak: İkinci el araba almak için pazara gidiyorsunuz. Arabadan da fazla anlamıyorsunuz. Bir otoyu gözünüze kestiriyorsunuz. Satıcıya bakıyorsunuz¸ tipi size güven veriyor. Bir kusuru var mı¸ diye soruyorsunuz. Birkaç yerinde ufak tefek boyası olduğunu söylüyor. Hatta arabayı bir ustaya gösteriyorsunuz¸ o da kabataslak bakıyor¸ birkaç minik kusurunu da o söylüyor. Bunları önemsemiyor ve arabayı alıyorsunuz. Sonrasında ise tamirciden çıkmıyorsunuz. Meğerse araba büyük bir kaza geçirmiş.


Aynı şekilde pazarlıkla bir şey alıyorsunuz. Yemin ederek "Abi maliyeti şu¸ inan ki şu kadara geldi." diyerek size malı satıyor. Sonra bir başka yerde aynı ürüne çok daha ucuz fiyata rastlıyorsunuz. Pazarcıların¸ tezgâhın önüne iyileri dizip poşetin içine size fark ettirmeden birkaç çürük atması da işin bir başka boyutu…


Rasûl-i Ekrem bir yiyecek satıcısına uğrar. Elini¸ görünümü çok güzel olan hubûbat yığınına sokar. Parmaklarına ıslaklık bulaşınca¸ satıcıya "Nedir bu yaşlık?" diye sorar. Satıcı: "Ya Rasûlallah! Yağmur yağdı da ıslandı." der. Bunun üzerine¸ ıslak kısmı alta saklaması nedeniyle şöyle buyurur: "Islak kısmı üste koysaydın da¸ insanlar görseydi ya! Bizi kandıran bizden değildir."[9]


İşte size örnek bir ticaret ahlâkı: Yûnus bin Ubeyd'in kumaş dükkânında iki yüz dirhemden dört yüz dirheme kadar farklı fiyatlarda kumaşlar satılmaktadır. Yûnus bir ara yeğenini dükkânda bırakarak camiye namaza gider. Camiden dönerken elinde kumaş olan birine rastlar. Kumaş kendi dükkânında satılan mallardandır. Kaça aldığını sorar. Adam dört yüz dirhem verdiğini söyler. Yûnus¸ "Kandırılmışsın¸ bu kumaş iki yüz dirhemdir. Geri git¸ paranın üstünü al." der. Adam "Ama bu kumaş bizim oralarda beş yüz dirhem eder¸ aldanmadım." diyecek olursa da adamla birlikte dükkâna gelir. Delikanlıya çıkışır: "Utanmadın mı¸ Allah'tan korkmadın mı? İki yüzlük kumaşı nasıl olur da dört yüze verirsin?" Delikanlı "Ama razı oldu." diyecek olunca da şunu söyler: "Diyelim o razı oldu. Peki¸ senin vicdanın buna nasıl razı oldu?"[10]


Bütün bu yazdıklarıma baktığımızda¸ insanın diyesi geliyor: "Herkes en kısa yoldan karşıdakinin cebini boşaltmayı hedefliyor. Sözüne ve arkadaşlığına güvenilecek kimse kalmamış. Yâhu biz nasıl ve nerede yaşayacağız?"


Bu sorular haklı. Böylesi bir toplumda insanlar arasında güven duygusu kalır mı? Veya böyle şeyleri yapan sözde dindar bir insan etrafında dost bırakır mı? Keza bu insan Rabbi katında muteber bir insan olabilir mi? Size kazığı attıktan sonra "Aman namazım geçmesin." diye camiye koşması ne ifade eder? Bu¸ İslâm ahlâkı üzerine sinmeyen¸ kulluğu sadece namaz ve oruç zanneden hastalıklı bir din anlayışıdır.


"Ben iyi bir Müslüman mıyım?" diye aklımıza bir soru geliyorsa¸ bu sorunun cevabı bizde değil etrafımızdaki insanlardadır. Uzun süredir bizleri tanıyanlar¸ "Kusurları olmakla beraber iyi bir insandır." diyorsa¸ ibadetlerimizi de elden geldiğince yapıyorsak¸ âhiret için ümitvar olabiliriz. Öyleyse zamanını kaçırmadan Kur'an ve sünnete dönme vaktidir.


Ümidiniz mi kırıldı? Kırılmasın¸ mü'min yeis sahibi olamaz. O her zaman ümitvârdır.


 


 


 






[1] Mustedrek¸ 4465.



[2] 11/Hûd¸ 112



[3] 46/Ahkâf¸ 13



[4] 9/Tevbe¸ 71



[5] Tirmizî¸ 2189



[6] Tirmizî¸ 2551



[7] 55/Rahmân¸ 8-9



[8] 83/Mutaffifîn¸ 1-6



[9] Mustedrek¸ 2155



[10] İhy⸠II/79.

Sayfayı Paylaş