KUDÜS VE MESCİD-İ AKSA

Somuncu Baba

"Bu mübarek mabedin dört asırlık en son sükûnet dönemi ise¸ yüksek ruh¸ nezih
gönül ve büyük dâhi Yavuz Selim'le gerçekleştirilmiştir. Bir zamanlar¸ dînî hatıraların
ruh ve ma'nâ gibi duyulduğu¸ tütüp durduğu ince ve nazlı bir mucizeler
iklimiydi Mescid-i Aksa…"

Kudüs¸ vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılan bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah'ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabed olarak kullandıkları mekânlar da bu şehirdedir. Kudüs¸ İslâm'da özel bir yere ve kutsiyete sahiptir. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa'yı bağrında barındırması ve Resûlullah (s.a.v.)'ın İsrâ ve Miraç mucizesine şâhid olması bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir. Yüce Allah¸ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: “Kulunu¸ kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir.” (17/İsra¸ 1) Burada dikkat edilirse Mescid-i Aksa'dan “çevresini mübarek kıldığımız” şeklinde söz edilmektedir. Mescid-i Aksa'nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır. Bu ayetin tefsirine ve burada “Mescid-i Aksa” denirken kastedilen mabedin ne olduğu hususuna aşağıda geleceğiz. Ancak ondan önce Kudüs ve çevresinin mübarek kılınmasına dair diğer delilleri sıralamak istiyoruz. Örneğin Maide Suresi'nin 20 ve21. Ayetlerinde şöyle buyrulur. Musa milletine şöyle demişti: “Ey milletim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Aranızdan peygamberler çıkardı ve sizi krallar yaptı. Âlemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey milletim! Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin¸ geriye dönmeyin; yoksa zarar edenler olursunuz.” Burada sözü edilen kutsal toprağın Kudüs ve çevresi yani Filistin toprakları olduğu konusunda tanınmış müfessirler ittifak etmişlerdir. Tarihî olaylar da burada kastedilen toprakların Filistin toprakları olduğunu belgelemektedir. Çünkü Hz. Musa ve kavminin Kızıl Deniz'i geçtikten sonra girmekle emrolundukları topraklar Filistin topraklarıdır.


 Kudüs'te bugünkü gibi bir mescidin olmadığı¸ Kur'an-ı Kerim'in aşağıda gelecek olan bazı ayetlerinde kendisinden “mabed” diye söz edilen binanın kalıntılarının bulunduğu doğrudur. Bu mekân Beyt-i Makdis olarak adlandırılırdı. İşte Resûlullah (s.a.v.)'ın ziyaret ettiği mekânın bu Beyt-i Makdis olduğu bütün ünlü müfessirler tarafından dile getirilmektedir. Örneğin Kadı Beyzavi tefsirinde “Mescid-i Aksa” ibaresi açıklanırken: “Burada kastedilen¸ Beyt-i Makdis'tir. Çünkü o zaman orada bir mescit mevcut değildi” denmektedir. Aynı ibarenin Nesefi ve Hazin tefsirinde de aynen geçtiğini görüyoruz. İbni Abbas'tan rivayet edilen tefsir de bu şekildedir. Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirinde de ayette geçen “Mescid-i Aksa” ibaresiyle ilgili olarak şu açıklama yapılmaktadır: “Mescid-i Aksa: Kudüs'teki Beytu'l-Makdis'tir. Nitekim İsra hadisinde de: “Burak'a bindim. Beytu'l-Makdis'e vardım” diye geçmiştir. Bunun etrafı da Kudüs ve civarı demek olur.” (Burada kastedilen İsrâ hadisini¸ Buhari¸ Bed'u'l-Halk¸ 6; Müslim¸ İman¸ 259¸ 264; Nesai¸ Salat¸ 10; Tirmizi¸ Tefsir¸ İsrâ suresi tefsiri¸ 2¸ 17; Ahmed ibnu Hanbel¸ III/148¸ IV/208¸ V/387¸ 392¸ 394'te rivayet etmiştir.)


Mescid-i Aksa¸ ikinci bir altın çağını¸ âdil halife Hz. Ömer ile idrak etti. Birkaç asırlık bu yeni gül devrinden sonra haçlılar bir kere daha kan-irin ve alev içinde onun harîmini kirletip kubbesine salîb(haç) yerleştirdiler. Mescid-i Aksa'yı esaretten kurtarıp Müslümanlara onurunu iade edecek güçlü bir iradenin beklendiği bu dönemde. Kutlu Mabed¸ karşısında büyük tarihî şahsiyet Selâhaddîn'i Eyyubî'yi buldu¸ buldu ve kurtuldu. Bu mübarek mabedin dört asırlık en son sükûnet dönemi ise¸ yüksek ruh¸ nezih gönül ve büyük dâhi Yavuz Selim'le gerçekleştirilmiştir.
Bir zamanlar¸ dînî hatıraların ruh ve ma'nâ gibi duyulduğu¸ tütüp durduğu ince ve nazlı bir mucizeler iklimiydi Mescid-i Aksa… Şimdi onu¸ hâl-i hazırdaki sessizliği¸ daha doğrusu kendisinden beklenen sese göre durgunluğu¸ küskünlüğü ve yorgunluğuyla düşünüyor¸ onunla bulunamamanın sılasıyla inliyoruz. Bu inleme öyle ki tüm İslâm âlemi tüm hücrelerine kadar bu ızdırapla yanıyor. Yangını dindirememenin çaresizliği ise vaveylalar içerisinde çileye dönüşüyor.   


Mescid-i Aksa¸ Kâbe ile beraber aynı zaman dilimi içinde¸ gökten gelen emirlerle¸ yerden fışkırır gibi yükselmiş ve yerinde kudsilerin mihrabı¸ yerinde de onların minberi olma payesiyle çağlar ve çağlar boyu harîmine girenlere kanatlarını açmış; en amansız¸ en imansız devirlerde dahi emniyet beldesi olmuş ve yeryüzünün âdeta cenneti olmuş mukaddes ve mübarek bir mekândır. Bu mekân ki bizim tarihimizde müstesna bir yere sahiptir. Bin bir hatıra ve hülyaya kaynaklık yapmış bu yüce mabed¸ şimdi¸ boynu bükük¸ iklimi karanlık¸ görüp çektiklerinden bîtap¸ acı acı yüzümüze bakıyor gibi bir hüzün var çehresinde. Onu böyle müşahede ettikçe âdeta içimize kan damlıyor ve nefesimizin kesildiğini hissediyoruz. O¸ bir zamanlar gönüllerimize semaviliği fısıldayan en kudsî bir mihrap¸ en mübeccel bir minber iken¸ şimdi kolu-kanadı kırılmış¸ kökünden koparılmış¸ âlem-şumûl ışığı söndürülmüş¸ kısır ve inhisarcı bir anlayışın elinde sönecekmiş gibi duran bir mum ve devrilecekmiş gibi duran bir garip iskelet hâline getirilmiştir.



MESCİD-İ AKSA GERÇEĞİ  


İsrail'in altını oyarak Kutsal Tabut'a ulaşmaya çalıştığı bugünkü Mescid-i Aksa¸ Hz. Süleyman döneminde de bir Mescid olarak inşa edilmişti. Bilindiği üzere Kur'an-ı Kerim'de de bu mabed¸ "Mescid-i Aksa" olarak adlandırılır. Oysa Kur'an-ı Kerim'in vahyedildiği dönemde Mescid-i Aksa'nın bugünkü şekli yoktu. Bugünkü şekli Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan döneminde inşa edilmiştir. Mescid-i Aksa tıpkı Mescid-i Haram gibi tevhid inancı üzere inşa edilmiş ve ancak bu inanç doğrultusunda kendisinden istifade edilebilecek bir kutsal mabeddir. Mekke müşrikleri de Hz. İbrahim'in Allah'ın emri doğrultusunda inşa ettiği Kâbe'ye sahip çıkıyorlardı ve içini putlarla doldurmuşlardı. Allah'ın Resulü ve Nebisi Hz. Muhammed (s.a.v.) orayı putlardan temizleyerek¸ inkârcıların onu sahiplenmelerinin yersiz ve anlamsız olduğunu ortaya koydu. Yahudiler içlerinden çıkması ve kendilerine gelmesine rağmen Hz. Süleyman'ı bir peygamber olarak dahi görmez¸ ona "Kral Salamon" derler. Zamanla onun insanlara tebliğ ettiği tevhid inancından hızla uzaklaşmışlardır. Hâliyle meseleye ilâhî dinler tarihi açısından baktığımızda da Hz. Süleyman'ın inşa ettiği bir mabede sahip çıkma hakkının kendilerinde olmadığını görebiliriz. Neticede bunun ne "itikadî" yönden ne de "tarihî" yönden bir geçerliliği vardır. Siyonistler söz konusu iddialarından yola çıkarak Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldırabilmek için yıllardan beri gizli ve açık psikolojik harp metotlarını kullanarak çalışmaktadırlar.


  KUTSAL TABUT/ TABUT-I SEKİNE AHD-İ ATİK SANDUKASI


Ahd-i Atik Sandukası; Allah'ın Kur'an'da bildirdiği ve içinde Hz. Musa ve Hz. Harun'dan da eşyalar barındıran değerli bir sandıktır. İslâm âlimlerine göre¸ sandukanın en önemli özelliği ise M.Ö. 587 yılından beri nerede olduğunun bulunamaması ve ahir zamanda çıkacak bir şahıs olan Mehdi tarafından bulunacağının kabul edilmesidir ki doğrusunu yine sahibi bilir. Peygamber Efendimizin hadislerinde ve çeşitli tarihî kaynaklarda dikkat çekilen bir konu olan "Ahd-i Atik Sandukası"¸ Allah'ın gönderdiği son ilahî kitap Kur'an'da bildirilmektedir. Ayrıca ilahî bir kitap olarak indirilen ancak sonradan tahrif edilmiş olan Tevrat'ta da bu sanduka hakkında bilgiler yer almaktadır. İslâm âlimleri tarafından¸ Kur'an ahlâkının tüm dünya üzerinde hâkim olacağı bir dönemin de habercisi olan sanduka hakkında¸ Kuran'da şu bilgiler yer alır : “Peygamberleri¸ onlara dedi: O'nun hükümdarlığının belgesi¸ size Tabut'un gelmesidir. Onda Rabbinizden 'bir güven duygusu ve huzur' ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız¸ bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır.” (2/Bakara¸ 248.) Ahd-i Atik Sandukası hakkında tarihî kaynaklar incelendiğinde birçok bilgi ile karşılaşılmaktadır. İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışlarından sonra Sina Dağı'nın eteklerinde imal edildiği düşünülen sandukada¸ Hz. Musa'dan kalan taş levhalar ve Hz. Harun'dan kalan eşyalar bulunmaktadır. Tarihî kaynaklara göre; Ahd-i Atik Sandukası¸ Hz. Harun döneminden sonra Hz. Davut döneminde şehrin "Birleşik Yahudi Krallığı"nın başkenti ilan edilmesiyle Kudüs'e taşındı. Hz. Süleyman tarafından yaptırılan mabede konulan sanduka¸ MÖ. 587 yılına kadar Beytül Makdis'te kaldı. Aynı yıl içinde Babil İmparatoru Buhtunnesar¸ -Babil'in Asma Bahçeleri'ni yaptıran kraldır- Kudüs'ü işgal etti ve o tarihten sonra yaklaşık 500 yıl ortadan kaybolan sandukanın¸ tahrip edilemediği ve onu koruyan Levililer tarafından mabedin altında hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. M.S. 70 yılında ise Roma valisi Titus'un¸ Beytül Makdis'i yıktırdıktan sonra bu yeraltı odasına da ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandukayı da Roma'ya götürdüğü varsayılmaktadır. Ahd-i Atik Sandukası¸ M.Ö. 587 yılından bu yana bulunamamıştır. Bununla beraber¸ Yahudiler sandukanın ancak Mesih'in gelişinden sonra ortaya çıkacağına inandıklarından¸ tarih boyunca sandukayı arayanlar genellikle Yahudiler değil Hıristiyanlar olmuştur. Mabed Tepesi'nde yapılan ve kaydedilmiş ilk “Sanduka Kazıları"nı 19. yüzyılda Haçlılar döneminde Mabed Şövalyeleri yapmıştır. O tarihte ve yakın tarihte yapılan araştırmalarda sandığın izine rastlanmamış ancak bu konu son dönemlerde tüm araştırmacıların ilgi odağı olmuştur.


Tarihî kaynaklardan anlaşıldığına göre Mescid-i Aksa'yı ilk inşa eden kişi Hz. Süleyman (a.s.)'dır. Kur'an-ı Kerim'in Sebe suresinin 14. ayeti kerimesinin tefsiriyle ilgili olarak verilen bilgiler de buna delalet etmektedir. Bu ayet-i kerime de şöyle buyurulur: “Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde¸ onun ölümünü¸ bastonunu yiyen ağaç kurdundan başka onlara gösteren olmadı. Böylece o yere yıkılınca¸ anlaşıldı ki cinler eğer gaybı biliyor olsalardı aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı.” Bu ayetin tefsirinde şu bilgiler verilir: Süleyman (a.s.) Mescid-i Aksa'nın inşasında cinlerden de yararlandı. Bu inşaat işinde insanların yapmaya güç yetiremeyecekleri zor işleri cinler yapıyorlardı. Ancak Süleyman (a.s.) bir gün mihrabında asasına dayanmış hâlde ibadet ederken vefat etti. Cinler onun ibadet ettiğini sanarak işlerini yapmaya devam ettiler. Sonuçta Süleyman (a.s.)'ın asasını içten güve yedi ve asa kırılınca onun cesedi de yere düştü. Böylece öldüğü anlaşıldı. Bazı tarihî kaynaklarda Kudüs'ün M.S. 70 yılında yıkıma uğratıldığı Beyti Makdis'in de bu olayda yıkıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu mekân yine bir mabed olarak biliniyor ve Beyti Makdis'in kalıntıları da korunuyordu. Şu an Yahudilerin “Ağlama Duvarı” Müslümanların ise “Burak Duvarı” olarak adlandırdıkları duvar eski mabedin bir kalıntısıdır. M.S. 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) döneminde Kudüs fethedildikten sonra Beyti Makdis'in yerinde Mescid-i Aksa inşa edildi. Hz. Ömer (r.a.)'ın burayı mabed ittihaz etmesi de o mekânın kutsiyet ve ehemmiyetinden ileri geliyordu. Mescid-i Aksa daha sonra Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan zamanında genişletildi. Mescid-i Aksa'nın hemen yakınında bulunan ve bugün Türkiye Müslümanları tarafından Mescid-i Aksa zannedilen sekiz köşeli Kubbetu's-Sahra adlı mabed de Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa ettirilmiştir.  


MESCİD-İ AKSA'YI ORTADAN KALDIRMA ÇABALARI


Siyonistler Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldırabilmek için yıllardan beri çalışmaktadırlar. Siyonistlerin Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldırma girişimleri 1967 Haziran'ında Doğu Kudüs'ü işgal etmelerinden kısa bir süre sonra başladı. 21 Ağustos 1969'da Denis Ruhan adlı fanatik bir Yahudi Mescid-i Aksa'yı yakma girişiminde bulundu. Nisan 1980'de ünlü Yahudi terörist Meir Kahane¸ Mescid-i Aksa'nın bir yerine bol miktarda patlayıcı madde doldurarak bunu patlatmaya teşebbüs etti. 8 Nisan 1982'de fanatik bir Siyonist örgütünün mensupları Kâh diye bilinen diğer bir siyonist terör örgütüyle işbirliği yaparak Mescid-i Aksa'nın ana girişine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirdiler. Ancak bu patlayıcı madde cami görevlileri tarafından patlamadan ortaya çıkarıldı. 10 Nisan 1982'de Meir Kahane taraftarlarından bir grup Yahudi zorla Mescid-i Aksa'ya girmek istedi. Cemaatin ve cami görevlilerinin engel olması üzerine çıkan çatışmada cami korumalarından iki kişi öldürüldü. 21 Mart 1983'te Mescid-i Aksa'ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tespit edildi. Ancak tünel tamamlanamadan ortaya çıkarıldığı için teşebbüs başarılı olamadı. 27 Şubat 1984'te bir grup Yahudi¸ caminin doğu tarafından Rahmet kapısının yakınından içeri girmek istedi. Ancak cami koruma görevlileri onların içeri girip bir katliam gerçekleştirmelerini önlediler. 14 Ocak 1986'da Knesset üyesi bazı parlamenterler askerlerin koruması altında Mescid-i Aksa'ya girmek istediler. Ancak İslâmî Hareket mensubu gençler cami kapılarında barikatlar oluşturarak onların içeri girmelerini önlediler. Birkaç kez girişimde bulunan parlamenterler Mescid-i Aksa'nın içine girmeyi başaramayınca geri dönmek zorunda kaldılar. Fakat bu olaydan sonra cami dışında işgalci askerlerin Müslüman gençlere saldırmasıyla başlayan çatışmalarda çok sayıda genç yaralandı. 8 Ekim 1990 tarihinde yine Mescid-i Aksa'ya yönelik olarak gerçekleştirilen saldırıda 30 Müslüman şehit oldu¸ 800 Müslüman da yaralandı. Tarihe “Kudüs katliamı” olarak geçen bu saldırı¸ siyonist İsrail yönetiminin bazı fanatik Yahudi gruplarını kışkırtması sonucu gerçekleştirildi. Bu saldırının asıl amacı ise Mescid-i Aksa'nın bazı bölümlerini yıkmak ve zaman içinde tamamını yıkabilmek için ilk adımı atmaktı. İsrail ise tarihî emellerini gerçekleştirmek için katliamlarına son hızlarıyla devam etmekte¸ hain saldırılarını dünyanın gözü önünde gerçekleştirmektedirler.

Sayfayı Paylaş