KARDAŞLIK

Kerkük, Musul, Halep eş… Mardin, Urfa, Antep kardeş… Merkezi İstanbul’da olan Doğu Türkistan Vakfı’nın uzun zamandan beri yayımladığı Kardaşlık adlı bir dergisi vardır. Ne güzel isim bu. Ruhu ve gönlü okşayan, geçmişten geleceğe uzanan bir insanlık bildirisi âdeta. Anadolu’da insanlar birbirlerine ‘kardaş’ diye hitap eder. Derginin sayfalarında bir seyahate çıktığımızda Kerkük, Musul ve Kuzey Irak’ta yaşayan Türkmen kardeşlerimizin edebî birikimini, tahassüsünü, tefekkürünü ve inancını görürüz. Folklor, şiir, hikâye, çocuk edebiyatı, diğer sanatlar ve yayın dünyası hakkında önemli makaleler, araştırmalar, yazılarla röportajlar yer alıyor.
Türkmen kültürü, edebiyatı ve medeniyeti öne çıkarılıyor ama hiçbir zaman o topraklardaki diğer ırklara, dinlere ve topluluklara bir öfke görmedim, bir kin, bir husumet bir düşmanlık emaresine rastlamadım. Aksine ismiyle müsemma olan dergi, sadece Türkmenlerin, yalnızca Türklerin kardeşliğini değil, âdeta Hazret-i Âdem’in çocukları olması münasebetiyle bütün insanların kardeşliğine dikkat çekiyor. Kerkük türkülerinde, Türkmen şiirlerinde ve hoyratlarında daima muhabbet kumaşı dokunur. Bu sevgi ve merhamet damarına bütün insanlığın ihtiyacı var.
Arakan’da bugün çamurlu ve taşlı yollara basa basa kilometrelerce mesafeyi kat eden o çoluk çocuk, o yaşlı insanlar, hepimizin, tüm insanlığın yüreğini kanatmalıdır. Açlıktan, yokluktan bir deri bir kemik kalmış o masum bebeklerin görüntüleri, süslü ve abartılı sofralara oturduğumuzda iştahımızı kesmelidir. Geçmişte Halepçe’de Kürt kardeşlerimize katliam yapıldığında hepimiz kahrolmuştuk. Bugün de Kerkük’te Türkmen kardeşlerimizin haksızlığa uğraması, tedirgin edilmesi sadece Türklerin değil, Arapların, Kürtlerin ve diğer bütün Müslüman toplulukların, hatta insanlığın vicdanını yaralamalıdır.
İnsanlık büyük bir imtihan veriyor. Hepimiz, herkes çok ağır bir sınavdan geçiyoruz. Şefkat ve merhamet damarımız kurumamalıdır. Selahaddin Eyyübî Kudüs’ü zulümden, talandan, katliamdan kurtarıncaya kadar üzüntü içinde yaşamıştı. Doğru dürüst uyuyamamış, yemek yiyememişti. Bugün de Irak’ta, Suriye’de, Arakan’da olan ve bitenler, rüyalarımıza girmeli, keyfimizi kaçırmalı, rahatımızı bozmalı, bizi daha düşünceli, mustarip, uyanık ve hassas kılmalıdır.
Ben Güneydoğu Anadolu’muzun küçük bir ilinde, üç dilin konuşulduğu bir şehirde doğup büyüdüm. Memleketimizde Türkçe, Arapça ve Kürtçe konuşulurdu. İnsanlar hiç bir zaman birbirine yan bakmazdı. Tam aksine halk arasında yardımlaşma, dayanışma ve kaynaşma her daim vardı. Birbirleriyle alışveriş yapanların, ziyaretleşenlerin, komşuluk yapanların konuşma dilleri farklı olsa da gönül dilleri aynıydı. Ramazanlarda aynı dinî hassasiyetle oruçlarını tutar, camilerde birlikte saf tutar, bayramlarda da coşkuyu ve neşeyi paylaşırlardı. Kaşlar hiç bir zaman kimseye çatılmazdı. Zira o küçük şehrimizde İslâm hükmediyordu. Bugün de bu ruha Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika’da ve Müslüman toplulukların hüküm sürdüğü veya yaşadığı bütün topraklarda ihtiyacımız vardır. İslâm’ı hakkıyla yaşamamız ve o muhteşem ‘kardaşlık iklimi’ni aramızda yaşatmamız gerek.
Osmanlı’yı, ihtişamı ve zarafeti ile birlikte düşünelim. Kavmiyetçilik yapmadığı gibi ‘yaradılanı Yaradan’dan ötürü’ sevdiği için koca bir devleti 624 yıl zinde ve ayakta tutmuştur. “İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın.” felsefesini şiar edinen ecdadımız, üç kıtaya adalet dağıtmış, yeryüzünde merhameti yaşatmıştır. Birbirlerine zulmeden bazı Hıristiyan mezheplerin mensupları bile, Osmanlı’nın insana değer veren düzenine sığınmış ve kutlu topraklarımızı tercih etmiştir.
Peki, ne oldu bize? Bazı gafiller, nasıl oluyor da Müslümanlıklarını bir kenara bırakıp İsrail’in oyununa, süper güçlerin tuzağına kendi rızalarıyla düşüveriyorlar. Öz kardeşlerinin yanlarında olacaklarına yüzyıllardan beri halklarını sömüren emperyalist devletlerin sözlerine kulak veriyorlar. Bu ne menem anlayış, ne biçim bakış ve ne talihsiz bir ufuksuzluktur? Yüzyıllardan beri farklı ırklardan olsa da dindaşları oldukları için barış içinde yaşadıkları toplulukları huzursuz etmek, insanlığın hangi kitabında yazıyor? O ejderha gibi ağzını açmış canavar devletlerin, petrollerine, paralarına ve huzurlarına talip olduklarını bilmiyor, görmüyorlar mı? İslâm tarihini incelediğimizde bizi en çok mahveden hususun ‘tefrika’cılık olduğunu görürüz. Birlik, dirlik ve düzen bizi güçlü kılmıştır. Biz iri ve diri olduğumuzda dünyaya huzuru, adaleti ve barışı getirmişiz. Şüphesiz ki bu, İslâm’ın Müslümanlara cihanşümul tebliğ emridir. Nizam-ı âlem’e de, Kızılelma’ya da, Cihan hâkimiyetine de böyle ulaşılır.
Yazıya bir tekerleme ile başlamıştım. Rabbimden, bu kardeşlik rüzgârının bütün İslâm diyarını kuşatmasını diliyorum. Horasan’dan Kahire’ye, Semerkant’tan Bağdat’a, Grozni’den Üsküp’e, Urumçi’den Bosna’ya, Bakü’den Arakan’a, Tebriz’den Kahire’ye, Diyarbakır’dan İstanbul’a, Konya’dan Kayseri’ye, Mekke’den Kudüs’e büyük medeniyetimizin bütün şehirlerini sarıversin bu uyanış ve diriliş şuuru! Bugünkü sıkıntıların biteceği, üzüntülerin sevince dönüşeceği vakitler çok uzak değil. Ne demiştik: Mardin, Urfa, Antep eş… Kerkük, Musul, Halep kardeş… Mazlum şehirlerin Türkiye’de 81 kardeşi vardır, unutulmasın. Yaşasın, yayılsın ve cümle cihanı kaplasın İslâm kardeşliği!

Sayfayı Paylaş