Kalbine Danış

235 Dergi-32

İnsanın lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi olarak tarif edilen fıkıh[1], İslâm’ın ilk yıllarından itibaren insanların amelî hayata dair sorularına ve sorunlarına nas (ayet ve hadisler) çerçevesinde cevaplar ve çözümler üreten ve bugün de insanların Yaratıcı’sı, kendisi ve çevresi ile ilişkilerinde kurallar koymaya devam eden canlı bir ilim dalıdır. Kur’an ve sünnette hükmü açıkça belirtilmemiş konularda veya değişimle birlikte ortaya çıkan meselelerde çeşitli istinbat metodları kullanılarak şer’î hükümler hakkında bilgi üretme[2]; içtihad ihtiyacı hâsıl olmuş, âlimlerimiz zaman zaman bir konu hakkında ittifakla fetva verirlerken zaman zaman da bir meşeye dair birden çok fetva ortaya konulmuştur. Bu farklılığın birçok etkene bağlı olması ile birlikte en temel sebeplerinden birisi hiç kuşkusuz helal ve haram arasında kalan şüpheliler alanıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Helal bellidir haram da bellidir. Bu ikisi arasında şüpheliler vardır. Kim şüphelilerden sakınırsa dinini de ırzını da kurtarmış olur.”[3] buyurarak hükmü net olarak tayin edilmemiş veya edilemeyecek olan problemlerin ümmetin gündemine geleceğine işaret etmektedir. İşte tam da bu noktada kalbe dikkat çekmek gerekir ki kalp, fıkh-ı zahirin yetersiz kaldığı meselelerde fetva makamının ve fıkh-ı batının en ehil müftüsü, amel sahnesinin başrol oyuncusu, beden karargâhının başkomutanı sıfatıyla insanı daha iyiye daha güzele daha temize davet eden bir vicdan münâdîsi olarak sesini yükseltecektir. Fıkhın çözemediği meselelerin varlığı ve insan gönlünü rahatsız eden meselelerin günah olarak tarif edilmesi de kalbin faaliyet alanını göstermektedir. Buna göre kalp, fetvası verilmiş veya verilmemiş konularda aklederek[4] insanın vicdanını rahatlatan Rahmânî fikirler üretebilme kabiliyetinde yaratılmıştır. Tefekküründe, her sözünde ve her fiilinde Allah’a yönelen selim kalpler[5] tarafından verilen bu fetvalar hiç şüphesiz fetva sınırlarını aşıp takva burçlarında bayrak bayrak dalgalanan gönül rahatlığının vesilesidir.

“Öyle bir zaman gelecek ki faiz yemeyen kimse kalmayacak, faiz yemeyenler de faizin tozuna bulaşacak.”[6] hadisini bugünlerde yaşadığımızı söylesek yanılmış olmayız herhalde. Zira devlet kurumları ve özel sektörde faaliyet gösteren birçok kuruluş, personellerine maaşlarını faizli bankalar aracılığıyla vermektedir. Ve bu bankaları tercih edenlere banka tarafından promosyon adı verilen ve maaştan ayrı yapılan bir ödeme söz konusudur. Fransızcadaki promotion kelimesinden dilimize geçen bu kelime özendirmek anlamı taşımaktadır ve ilgili finans kuruluşunun tanınırlığını ve tercih edilirliğini artırmak maksadıyla müşterilerine yaptığı periyodik ödeme şeklinde tanımlanabilir.

Üretmediklerimizi tükettiğimiz ve tasarlamadıklarımızı kullandığımız bir çağda bizim inanç değerlerimizi ve amel hassasiyetlerimizi paylaşmayan insanlar, kurumlar ve emperyalist devletlerin etkisi altında olduğumuz yadsınamaz bir gerçektir. Dolayısıyla hayatımızı tam manasıyla helal unsurlarla ikame etme ihtimalimiz giderek zayıflamakta, direncimiz kırılmaktadır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen insanımızın hakikat ve temiz yaşam arayışı kesilmiş değildir. Söz gelimi faizli bankalar tarafından promosyon olarak verilen parayı kullanmanın cevazına dair sorular, son dönemlerde Müslümanların fıkıh ve fetvaya dair gündemlerini çokça meşgul eden bir konu olarak göze çarpmaktadır. İslâm hukukçularının ittifak ettikleri bir fetva bulunmaması da konuyu daha girift hâle getirmektedir. Bankadan alınan promosyonun net bir faiz akdi olduğunu söylemek zor, helal olduğunu söylemek ise çok daha zordur. Zira banka, müşterilerine tercihlerinden ötürü karşılıksız bir ödeme yaptığı için bu bir faiz akdi değildir.  Paranın kaynağına dair soru işareti giderilemediği için de bu paraya helal demek zordur. Şu halde promosyonun başta ifade edilen hadisteki şüpheliler grubuna girdiğini ifade edebiliriz.

Bu tespitle de mesele hâllolmuş değildir. Zira bankanın müşterisine verdiği ve müşterinin kullanmadığı paranın akıbeti ne olacaktır sorusu gündeme gelecektir. Kimileri son derece kolaycı bir yaklaşımla ticarî tercihlerimizle elde ettiğimiz ayrıcalıklar gibi bu paranın da helal olduğunu söylemektedirler ki günümüz şartlarında hiç kimsenin maaşını aldığı bankayı seçememesi bu kıyas ve düşünceyi geçersiz kılmaktadır. Kimileri de bu parayı bankada bırakmak gerektiğini savunur. Ancak bu durum kişinin sömürmemek ve sömürülmemek gayesine matuf faiz yasağına riayet etmekle birlikte helal görülmeyen paranın faiz düzeninde kalması anlamına gelmektedir. Kimileri de para ile -hayır beklemeksizin- bir fakirin ihtiyacını görmenin isabetli olacağı kanaatindedirler. Bu görüş de tam bir vicdanî itminan sağlamamaktadır. Zira kendi kullanmaktan imtina ettiği bir parayı ahiret ve imtihan için yaşadığımız bir dünyada bir fakirin lokması haline getirmenin ne kadar doğru olacağı sorusu zihinleri meşgul, vicdanları rahatsız etmektedir. Konu ile ilgili bir diğer görüş ise bu paranın devlet nezdinde kamu yararına faaliyet gösteren kurumlara ve vakıflara aktarılabileceği yönündedir. Buna göre promosyon, doğrudan insana hitap etmeyen Orman Geliştirme Vakfı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı gibi kurumlara verilecektir. Belki de bahsi geçen fetvalara göre bu görüş, kalbi daha az rahatsız etmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e iyilik ve kötülük hakkında bir soru sorulmuş, Efendimiz (s.a.v.) de üç parmağını muhatabının göğsüne vurarak 3 defa “Kalbine danış.” dedikten sonra “İyilik nefsin yatıştığı şeydir. Kötülük ise -insanlar sana fetva verseler bile- vicdanını rahatsız eden, kalbinde tereddütler meydana getiren şeydir.”[7] diye sözlerini tamamlamıştır.

Kalbine danış. Kalbine danış. Kalbine danış.

[1] Zerkeşî, Bedruddin Muhammed b. Bahadır b. Abdullah, el-Bahru’l-Muhît fî Usuli’l-Fıkh, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2007, 1/1.

[2] H. Yunus Aydın, “İctihad”, DİA, XXI, s. 432.

[3] Buhârî, İman, 39.

[4] Kalbin akletmesi ile ilgili ayet için bkz. 7/A‘râf, 79.

[5] 26/Şu‘arâ, 89.

[6] Ebû Dâvûd, Buyû‘, 3331.

[7] Dârimî, Buyû‘, 2.

Sayfayı Paylaş