KÂL İLE HÂLİN DENGESİ

Somuncu Baba

"Öncelikle Müslümanlar rabbin buyrukları ile son

elçinin öğretilerini anlatarak insanları İslâm'a davet

etmişlerdir. Bu bir gerçektir. Onlar muhteşem

çabalarında ezberlerinde olan âyetleri muhâtap

kitlelere okuyarak son kitaptan nakille yaratıcının

ne istediğini aktarmışlardır."


 Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında İslâm'ı kabul edenlerin büyük çoğunluğunun Allah'ın kitabını okumak suretiyle Müslüman olduklarını söylememiz çok zordur. Zira okuma yazma oranının son derece sınırlı olduğu bir coğrafyada insanların ellerine Mushaf parçalarını alarak rabbimizin emirlerini okuduklarını ve bundan etkilenerek son hak dini benimsediklerini söylemek oldukça iddialı bir söz olur. Ashâb âyet metinlerini yazmak için okur-yazar kişiler ile yazılacak malzeme bulmakta zorlanırken İslâm'a davet edilen kimselerin Mushafla okumak suretiyle yüzleşmelerini beklemek hayal olur.


Bunu derken¸ "Arabistan Yarımadası'nda İslâm¸ Mushaf bir kenara bırakılarak yayılmıştır." demiyoruz elbette. Öncelikle Müslümanlar rabbin buyrukları ile son elçinin öğretilerini anlatarak insanları İslâm'a davet etmişlerdir. Bu bir gerçektir. Onlar muhteşem çabalarında ezberlerinde olan âyetleri muhâtap kitlelere okuyarak son kitaptan nakille yaratıcının ne istediğini aktarmışlardır. Dolayısıyla teblîğ Kur'an ve hadislerin gölgesinde yapılmıştır. İslâm'ın nasıl bir din olduğu¸ emirlerin ve yasakların neler olduğu¸ insanlığa ne va'dettiği bu iki temel dayanak ile yürütülmüştür. Ancak Kur'an okuma kursları düzenlenmesi veya âyetlerin çoğaltılarak insanlara dağıtılması gibi bir faaliyet söz konusu değildir. İslâm teblîğcileri gittikleri yerlerde buyrukları okumuşlar veya muhtevâlarını aktarmışlar ve insanlardan kabul etmelerini beklemişlerdir.


Tabloya baktığımızda gördüğümüz husûs¸ sözlü anlatımın ağırlığa sahip olduğu¸ insanların büyük kısmının da namazlarını edâ etmek için ihtiyaç duydukları mikdârı ağızdan ezberledikleridir. Bütün bunların yanında okur-yazar olup da Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yakınında yer alan bir kısım ashâbın Allah'ın buyruklarını yazdıkları veya yazılı sayfaları edinerek ezberledikleri gerçeği de unutulmamalıdır.  Bununla birlikte İslâm'ın buyrukları toplumun kalbine sözlü anlatım veya ezbere okuma ile aktarılmaktaydı. Bu¸ inkâr edilemez bir gerçektir.


"Böylesi bir atmosferde¸ İslâm'ın çok kısa bir sürede gönüllerde yer edinmesinde temel etkenler nelerdi?" diye bir soru sorulacak olursa¸ bunun iki şıklı bir cevabı vardır: a) Dünyaya çok farklı bir hayat nizamı va'deden Kur'an ve Peygamber (s.a.v.)'in buyruklarının insanları etkilemesi¸ gelecek günlerin çok daha güzel olacağına yönelik olarak oluşan kuvvetli inanç. b) İslâm'ı yaşamlarıyla teblîğ eden güzel kulların sergiledikleri örneklikle bulundukları çevrelerde müspet etki oluşturmaları.


 


Hâli Pratik Hayata Yansıtabilmek


Bu olgu bizlere şunu göstermektedir:  Ashâb¸ İslâm'a yabancı olan kimselere yaratıcının ve elçisinin buyruklarını aktarıp İslâm'ın onlara nasıl bir hayat va'dettiğini¸ ölüm sonrası için de neler müjdelediğini aktarıyorlardı. Aynı zamanda onlar¸ İslâm'ın insan üzerinde nasıl bir değişim gerçekleştirdiğini ve yaşamı çok güzel bir şekilde nasıl bezediğini gösteren bir hayat tarzı sergiliyorlardı. Böyle olunca da¸ onları dinleyenler İslâm'ın o bölgede hiç şâhit olmadıkları sistemini dikkatle dinleyip getirdiği yüce ahlâkı yitik hazineleri gibi görüyorlar¸ aynı zamanda da bu güzelliği kendilerine aktaranların yaşantılarındaki mükemmel durumdan etkileniyorlardı. Dolayısıyla "kâl"¸ yani söz dediğimiz şey ile bunun pratik hayata yansıması olan "hâl" yan yana geliyordu. İnsanlar dinin yaşama yansıyan yönünü bizzat gördüklerinden bunun etkisi altında kalıyorlardı. Çünkü İslâm âfâkî¸ gerçekliği olmayan¸ kuru felsefî bir söylem değildi. İnsanlığa hem prensiplerini sunuyor hem de va'dettiği hayatın örnekliğini takdîm ediyordu. Bunu da elleri öpülesi sahâbîler¸ yine elleri öpülesi Rasûlullah önderliğinde gerçekleştiriyorlardı.


İşte Arap coğrafyasında İslâm'ın çok hızlı bir şekilde yayılmasındaki temel faktörler bunlardır. İnat edip karşı çıkan¸ dünyalık nimetler ve makamlar ellerinden çıkacak diyerek direnenlere karşı da cihâd faaliyeti yürütülüyordu.


Ashâb sözlü anlatım¸ yaşantı ve cihâd üçlüsüyle İslâm'ıın insanlara ulaşması ve onlar tarafından kabullenilmesi için ellerinden gelen gayreti gösterdi. Üzerlerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirdiler. Malı ve canı fedâ etmenin ne demek olduğunu bütün insanlığa öğrettiler. Bu husûsta Hz. Peygamber (s.a.v.)'e doğrudan hitap eden ve bütün inananlara sorumluluk yükleyen âyetler çoktur. Üçünde şöyle buyrulmaktadır: "Peygamber'in üzerine düşen sadece duyurmadır. Allah¸ açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir." (5/Mâide¸ 99). “Bize düşen de sadece apaçık teblîğdir.” (36/Yâsîn¸ 17). "Allah'a itâat edin¸ Peygamber'e de itâat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki¸ elçimize düşen apaçık bir duyurmadır." (64/Tegâbûn¸ 12).


Burada ashâbın İslâm'ın teblîği için çektikleri sıkıntılara dair örnekleri uzun uzadıya zikrederek hâl meselesini tafsîl edecek değiliz. Zaten bu husûsta herkeste yeterli donanım vardır. Sadece "Hayâtü's-Sahâbe" kitabının okunması bile yeterli olacaktır.


Dinimiz Çok Büyük Ama Bizler Küçüğüz


Günümüz dünyasında İslâm'ın mü'minlerin arzu ettiği gibi hızlı ve geniş kitleleri kucaklar şekilde yayılamamasının sebeplerine gelince¸ bu husûsta söylenecek pekçok gerekçe bulunabilir. Ancak hâl meselesinin oldukça ihmâl edilmiş olduğu bir gerçektir. Dolayısıyla kabâhat yüce kitabımızda değil bu kitabın buyruklarını yaşamlarında tatbîk etmeyen Müslümanlardadır. Gerçekten de hâl ile kâl arasında bir sorun vardır. Bu satırların yazarı da dâhil olmak üzere mü'minler¸ dinimizin ne kadar büyük olduğunu ve insanlığa mükemmel ahlâkî bir yaşam va'dettiğini aktarıp durmaktadırlar. Lâkin bazı şeyler ters gittiğinden olacak bu anlatılanların bizim dışımızdaki dünyalarda fazla yansıması olmamaktadır. Olumsuzluk karşısında dinimizi ithâm edemeyeceğimize ve bu din Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanındaki din olduğuna göre kendimize dönüp bakmamız elzem hale gelmektedir.


"Bir Müslüman olarak yaşantımla insanlığa sunduğum bir örneklik var mı?" sorusuyla işe başlamak gerekecektir. Günümüz Müslümanlarının bu soruya müsbet cevap vermeleri son derece zordur veya bunu söyleyebilecek durumda olan kişi sayısı oldukça azdır. Çünkü bizlerin hâl diliyle insanlığa sunduğumuz İslâm¸ Allah ve Rasûlü'nün İslâm'ı değildir. Adı İslâm olan ve belki zâhirdeki bazı ibadetler nedeniyle Hz. Peygamber İslâm'ını andıran bir din yaşıyoruz¸ ancak herşey kabukta kaldığından hâlimiz yeryüzü insanına hitap etmemektedir. Ne namazımız namaz¸ ne orucumuz oruç¸ ne de başka ibadetlerimiz hakikî ibadet! Ağzımıza nâfile olarak zikrullahın ve tesbihatın uğradığı yok. Şekil Müslümanıyız velhasıl. Bu durumu daha iyi anlamak için bir örnek vermekte fayda var:


Yaşanabilir Olan Dini Tesbit Etmek


Gözünüzde bir Avrupalı Hıristiyan canlandırın. Bu kişi Hıristiyanlıktan vazgeçmiş olsun. Dünyada Hıristiyanlık dışında pek çok din olduğundan¸ her birinin kitaplarını okuyarak dinleri tek tek tanımaya ömrünün yetmeyeceğini düşünür. Kestirmeden giderek¸ "Yeryüzündeki dinlerin durumuna bakayım." der. Ardından da her dinin inananlarının yoğunlukta olduğu bölgeleri incelemeye başlar. Böylece yaşanabilir olan dini tesbit etmeyi¸ ardından da o dinin kitaplarını incelemeyi düşünür. Bu insan İslâm dünyasına baktığında sizce ne görür ve ne hisseder? Pakistan¸ İran¸ Hindistan¸ Suriye¸ Irak¸ Ürdün¸ Mısır¸ Tunus¸ Cezayir¸ Sudan¸ Yemen¸ Filistin ve hatta Türkiye'ye baktığında sizce İslâm'la ilgili olarak kalbinde güzel duygular belirir mi? Her taraf sorun yumağı¸ her yan kan. Pek çoğunda da aynı dinin mensupları birbirlerini öldürmekle meşgûl. Cami gibi ibadet yerleri ile eğitim verilen mekânlar bombalanmakta¸ hem de Müslümanlarca¸ hem de Allah adına. Bu manzaraya bakan gayr-i Müslim ister istemez şöyle düşünecektir: "Kendi inananlarına barışı getirememiş bir din beni dünyada mutlu etmez. Ben başka bir din araştırayım."


Biz şimdi buna bakarak "Efendim¸ adam yanlış düşünüyor¸ bizim dinimiz şöyledir¸ bizim kitabımız böyledir." gibi anlamsız cevaplar üretmeye girişebiliriz. Ancak olacak olan da¸ tablo da bu. İnsanlar önce dinin mensuplarına sonra o dinin kitaplarına bakıyor. Tıpkı Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında olduğu gibi.


Bu durum bize gösteriyor ki: Önce bizlerin Müslümanlığımızın gereklerini tam olarak yerine getirip getiremediğimizi ve İslâm'ı olması gerektiği gibi temsil edip edemediğimizi gözden geçirmeye ihtiyaç var. Biz gerçek mü'minler olursak insanlar bizden etkilenecektir ve bu vesileyle mü'minlerin sayısı hızla artacaktır. Kendimize bakalım: İbadetlerimizi ne ölçüde ve ne kadar istekle yerine getiriyoruz? Hayatımızı nafilelerle ne kadar süslüyoruz? Bizi dindar olarak görenler ahlâkımızı acaba nasıl buluyor? İslâm'ın buyrukları ile bizim yaşantımız ne kadar yakın?


Rabbim hepimizi murâd ettiği kullardan eylesin.

Sayfayı Paylaş