İRFAN EHLİNİN DOSDOĞRU KİTAPLARI: ENVARU’L-AŞIKIN

+233 Dergi-38

Anadolu’nun yurt olmasında, yalın, sade ve irfanî geleneğin tevhit çizgisinde, yıllar yılı akan bir volkanik yapısı vardır. Bu havzayı besleyen, içten içe sessiz ve derinden akan bu damarın, mana ve zarafet yönü, hiç şüphesiz ki, bin yıllık Türk-İslâm medeniyetinin inşasını oluşturan başucu kitaplarımızdır. Sosyal medyanın olmadığı, teknolojinin bu denli gelişmediği zamanlarda, mana ve irfanî ihtiyaçlarımızı bu eserlerle talim ve tedarik ettik. Nine toruna, baba oğula, anne kızına, komşu, yatıya kalmış komşusuna, bu eserlerin satırlarını damla damla, dillerden kalbe, zarif bir şekilde akıttı.

Anadolu’da ocak başını süsleyen, muhabbet meşalesinin gecenin karanlığının, rahmet ve bereket aydınlığına dönüştüğü bu ortamların ana membaı kitap hikâyesini, Şair Osman Sarı Hocamız şöyle anlatır:

“Çocukluğumda köyümüze çerçiler gelirdi. Çerçinin getirdiği kitaplara büyük bir merakla, elimi bile sürmeden, tam bir ürkeklik içinde bakıp duruyordum. Birden annem belirdi yanımda; ‘Oğlum beğen, bir tane alalım.’ dedi. Çok sevinmiştim. Kapakları rengârenk resimlerle süslenmiş, halk kitaplarıydı bunlar. Sürmeli Bey, Âşık Garip, Karacaoğlan, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha, Tahir ile Zühre, Hz. Ali Cenkleri, Kan Kalesi, Hayber Kalesi, Muhammet Hanefi Cengi, Seyfü’l-mülük Hikâyeleri, Hurşit ile Mahmihri, Mevlit, Mızraklı İlmihal, Amentü Şerhi, Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî ve şu anda ismini hatırlayamadığım daha birçok kitap vardı.” “Tarzan” adlı kitap dikkatini çeker yazarımızın. Annesi memnun olmasa da istemeyerek kitabı almak zorunda kalır. Sonrasında şöyle devam eder Osman Sarı Hocamız:

“Eve geldiğimizde kitabı derhal okumaya başladım. Macera yeni gelişmeye başlamamıştı ki, kitap birden tamamen başka bir konuya geçti. Kitap ‘Ey Oğul!’ diye başlıyor, tatlı bir dille güzel öğütler veriyordu. Anneme yanlış kitap almışım dedim. Yanıma yaklaşıp, “Oku bana biraz, dinleyeyim.’ dedi, ‘Ey Oğul!’ diye okumaya başladım. Nihayet bir yerinde okumayı kestim, kitabı çerçi gitmeden değiştirmeliyim dedi. ‘Hayır!’ dedi annem, ‘Kitap demin yanlıştı. Şimdi dosdoğru bir kitap oldu. Değiştirmeye gerek yok.’ dedi. Böylece kitabı değiştiremedim. Tarzan macerası da yarım kaldı böylece. Her gün beş on sayfa okuturdu annem bu kitaptan.” (Yardım, 2004)

Kadim kültürümüzün, irfan havzalarına sağanak sağanak yağan bereketli ocak başı kitapları vardır. Milletleri millet yapan da bu manevî damarlardır. Bu damarları, ılgıt ılgıt besleyen, durmadan akan bu kaynakların başında bir eser vardır; Envaru’l-Aşıkın. Kitabın farklı nüshalarından İstanbul baskısını, 1973 yılında Ahmet Kahraman, Tercüman Gazetesi’nin yayınlanmaya başladığı ‘1001 Temel Eserler’ arasında okuyucusuyla buluşturur. Kitap, kültür dünyamız için büyük bir imkândır. Bin yıllık geleneğin, mana ve değer yüklü irfan hazineleri,  titiz bir çalışmanın sonunda, insanlık âlemine kazandırılır.

Osman Sarı’nın çocukluk yıllarının ve okuma hevesinin yeşerdiği iklimi anlattığı anekdotta, nasıl bir imkânsızlık atmosferinin, ortaya konan gayret ve azimle bir mektebe dönüştüğünü görürüz.  Israrla, inatla, azimle duygu dünyasının satır satır, kalplere, sadırlara aktığına şahit oluruz. Zengin bir okuma ve sözlü geleneğin yanında, böylesine gönülleri süslemiş, lezzeti, tadı hâlâ damağımızda buğulanan, unutulmaz kültür hazinelerimizi yeniden günümüz gençliğine kazandırmak, kitap ve maneviyat dünyasının zenginliklerini bir bir sergilemek gerekiyor. Zira söz uçuyor, yazı kalıyor. Kayıt altına almak, gönül dünyamızın da her türlü istismar ve zandan uzaklaşmasını sağlayacaktır.

Envaru’l-Aşıkın’ın yazarı, Ahmet Bican, kâtip bir aileden geldiği için, Yazıcıoğlu lakabı olarak anılmışlardır.  Ağabeyi Mehmet Bican’da “Muhammediye” adlı, gönül ve mana dünyamızı doyuran diğer bir eserin müellifidir. Aile, 15. asır mutasavvıflarından Hacı Bayram-ı Velî’ye intisaplı, Bayramiye koluna bağlı örnek ve mümtaz bir ailedir. Tasavvufta bir söz vardır; “Tatmayan bilmez.” diye. Aile, tüm bireyleri ile bu mana ve gönül iklimini yaşayan, yaşatan insanlar topluluğudur. Sadece, kitabî değil,  batına, mana âlemine emek vermiş, bu yolda ilim ve derece kesp etmiş bir liyakat pırıltısı içindedirler. Bu mana yolculuğu; her yaratılmış eşyanın ilâhî varlığını görmek, gönülde Allah nurunun ışıldaması için tutulan bir yol olarak, intisap ettikleri kolun tarifini vermişlerdir.

Ahmet Bican: “Benim bir kardeşim vardı, âlim, arif, fazıl, Tanrı Teâlâ Hazretleri’nin has kulu, erenlerin ileri geleni ve cihanın kutbu Şeyh Hacı Bayram-ı Velî’nin sırdaşı idi. ‘Ey gözlerimin nuru kardeşim, dünyanın bekası ve rüzgârın vefası yoktur. Bir yadigâr düz (bir kitap yaz) ki, bütün âlemlerde okunsun.” dedim. Benim sözümle o da Megaribü’z-Zaman adlı bir kitap yazdı. Âlemlerin zahir-batın ( gizli/aşikâr) ne tür tefsir ve tahkik (inceleme ve araştırma) varsa elhasıl on iki ilmin sonuçlarını bir yerde topladı. Ondan sonra bana şöyle dedi: “Ey Ahmet Bican! İşte ben, senin sözünle bütün âlimlerin şeriat ve hakikatle ilgili bilgilerini bir yere topladım. Şimdi sen gel, Megaribü’z-Zaman adlı bu kitabı Türk diline tercüme et. Ta ki, bu bizim ilin insanları, mana bilgilerinden ve ilmin nurlarından fayda görsünler.’ Ben miskinde, adı Envaru’l-Aşıkın olan bu kitabı onun mübarek sözü ile Gelibolu’da tamamladım.

Ey ilâhî sırlara ermek isteyen kimse! Bu kitap, kutsî hadis, mukaddes vahiy ve esrar ilminden ilâhî sırdır, nurlar âleminin nurundan, Allah’ın nurudur. Bütün hadisleri ve sözleri naklettim. Tevrat’ta, Zebur’da, İncil’de, Kur’an’da ne kadar ilâhî söz varsa, diğer peygamberlerin sahifelerinde ne kadar Allah’ın kelamı mevcutsa, ilâhî âlemlere mahşer günü olan Arasat’a, döneceğimiz yer olan ahiret ve ebedî olan cennete varıncaya kadar ne türlü beyan varsa, hepsini bu kitapta topladım. Arap ve Acem, bunun benzeri kitabı düzmediler.” der. (Karaman, 1973)

Kitabın Bölümleri ve Konuları

Kitap, beş babda meydana gelmektedir.

Birinci babda; mevcudatın, kâinatın tertip ve düzeninden, yaratılış ve hilkatinden bahseder.

İkinci babda; Hz. Âdem’in yaratılışından, ruh üfürmeden,  peygamber kıssalarından, peygamberlerden, vahyin babda sırlarından, peygamberlerin karşılaştıkları güçlüklerden, peygamberimizin örnek ahlakından, Allah’ın kullarına öğütlerden, bahseder.

Üçüncü babda; Allah’ın görünmeyen varlıkları olan nuranî meleklerden, meleklerin vazifelerinden, ruhlardan ve makamlarından, bahseder.

Dördüncü babda; inanış şekillerinden, farklı inanışlardan, ibadetlerin iyi ve kötü amellerinden, ilim ve cehaletten, mübarek gün ve gecelerin faziletinden, tevbe ve niyazdan, zikir ve teşbihten, ahiret hayatından, cennet ve cehennemden, hesaptan, dünyanın boşluğundan, sırat ve mizan ve diğer boş ve malayani işlerden, bahseder.

Beşinci babda; cennet nimetlerinden, cehennem azabından, Allah’ın görülmesi olayından, ilâhî makama erenlerin durumlarından, bahseder.

Esere Yapılan Tenkitlere Farklı Yorumlar

Ahmet Emin Seyhan Hoca, kitapta geçen bazı hadisleri incelediği makalesinde, orta dönem, Arap Cahiliye Dönemi’nden kalma mevzu hadislerin varlığından bahseder. Döneme damgasını vuran, geçim için kıssacılık yapanların, kendilerine malzeme topladığını ifade eder. Seyhan Hoca; ‘Kader, Cin, Kur’an’ın Tilaveti, Zülüm, Fakirlik, Çocuk, Çocuklara Muhammet İsminin Koyulması ve Kadın” anlayışında ortaya çıkan bazı yanlış anlayışlara dair itirazlarda bulunur. (Seyhan, 2013)

Mana ehlinin, zulme karşı sessiz kalınmasını, şu hadis ile eleştirisini dile getirir: “Hz. Davut’tan verilen bir haberde; ‘İlâhî! Zalim bir kişi, bir kişiye zulmetse, o kişide hakkını zalime bağışlasa, ecri nedir?’ sorusuna Cenab-ı Hak. ‘Kıyamet gününde ben o kişiye izzet ederim ve günahlarını bağışlarım.’ hadisi şerifine mana ehlinin yanlış bir anlayış kazandırdıkları yolunda, teslimiyetçi ve kaderciliğe varan eleştiriye, biz de şöyle küçük bir dokunuşla, farklı bir bakış açısı getirelim: “Zahir/batın ikilemini düşünürsek, tevile muhtaç ya da başlı başına bir temenni şeklinde almamız gereken bir nakilden müteşekkil bir hadis olarak yorumlanabilir. Affetmek ve bağışlamanın büyüklüğün şanından olduğunu hatırdan çıkarmayalım. Yoruma açık, batın ehlinin mana yolculuğunda bunlara takılmamak gerekir. Öğüt yüklü, birer iş’arî çizgiler olarak kabul edilmesi gerekir.

Fakirlik anlayışı içinde şu hadis-i şerifi örnek olarak ele alır: Hazret-i Peygamber (s.a.v.), ‘Süleyman (a.s.) dünyada padişah olduğu için, tüm peygamberlerden beş yüz sonra cennete girecektir. Benim sahabelerimden Abdurrahman b. Avf’ da zengin olduğu için, sahabelerimden sonra cennete girecektir.” buyrur.

Buna da şöyle bir anlam zenginliği katabiliriz. Hiç bir şey, yani iyilikte kötülükte karşılıksız değildir. Dünyada yaşadığın bu bolluk ve konforun unutma ki, ahirette bir sorumluğu ve karşılığı olacaktır. Muhibbanlarına, müntesiblerine, yegâne gayesi Allah rızası olan yolun mana erleri için, şükrün ve sabrın daha da ötesi kanaat ekonomisinin, kurtuluş reçetesini sunmuş olmuyor mu? Dünya hayatı, müminin zindanı olan, çile ve imtihan yeri değil mi?”

KAYNAKÇA

1- Ahmet Kahraman; Envaru’l-Aşıkın (Âşıkların Nurları), Tercüman 1001 Temel Eser, Kervan Yay, İstanbul, 1973.

2- Ahmet Emin Seyhan; Envaru’l-Aşıkın’da Bulunan Bazı Hadislerin Müslümanların Dini Anlayışlarına Etkileri Üzerine, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 39, Erzurum 2013.

3- Mehmet Nuri Yardım; Yazar Olacak Çocuklar, Selis Yayınları, İstanbul, 2004.

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayfayı Paylaş