İNSANLARIN EN GÜZELİ

Somuncu Baba

Beşerin hayranlığı bir yana bizzat Cenâb-ı Hak seni beğendi ve övdü. O övdükten sonra farzımuhal bütün beşeriyet seni zemmetse şanına halel mi gelir? Ey Ahmed¸ Ey Mahmûd ve Ey Muhammed! Senin diğer isimlerin de bu mânâyla irtibatlı. Ey ilâhî bir destekle desteklenmiş Peygamber! Sen bizim desteğimiz¸ dayanağımız¸ sultânımızsın.

I


Sultân-ı rusül şâh-ı mümeccedsin efendim


Bî-çârelere devlet-i sermedsin efendim


Divân-i ilâhîde ser-âmedsin efendim


Menşûr-ı ‘le-amrük'le müeyyedsin efendim


 


Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin efendim


Hak'dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim


 


 


 


Merhum Şeyh Galib'in âşıkane bir üslûpla yazdığı Müseddes Na'tı bu vadide yazılan şiirlerin en güzellerindendir. Biz de nefesimizi onun nefesine uydurarak ve dikkati lâfızdan ziyade mânâya tevcîh suretiyle serbest bir tercümeyle deriz ki:


 


Ey Allah'ın Rasûlü! Ey soyu pak Sultân! Ey kutlu Efendimiz! Sana nasıl ‘Efendimiz' demem ki sen Seyyidü'l-beşer (insanlığın efendisi) sıfatına bihakkın lâyıksın. Sana¸ “Peygamberler zincirinin ser-halkası ve o kutlu kafilenin serdârı” desem çok mu* Değil mi ki ‘Seyyidü'l-beşer' lâfzı ‘Seyyidül-mürselin'i de şâmildir. Gerçi sen o eşsiz inceliğinle¸ Yahudi muarızına karşı senin Hz. Mûsâ'ya üstünlüğünü haykıran bir arkadaşını bundan men etmiş ve “Benim Mûsâ'dan daha iyi olduğumu söyleme!”[1] buyurmuştun. Bazıları bu tavırdaki inceliği ve Kelâm-ı Kadîm'in mü'minlere talim buyurduğu; “Onun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.”[2] düsturunu yanlış anladılar. Oysa sen şeksiz şüphesiz rasûller arasında da en baştasın.


Ey Yüce Sultân! Sultânlık ya soy cihetiyle olur¸ ya ahlâktaki kemâlle. Sen ise her iki cihetle de bütün insanlara faiksin. Senin büyük ahlâkın nass-ı kat'î ile tasdîk ve teyîd edildikten ve¸ “Hiç şüphesiz sen büyük bir ahlâk üzerinesin.”[3] dendikten sonra beşer lisanına söyleyecek söz mü kalır.


 


Soy bakımından da beşer hilkati ta başından beri süzüle süzüle saflaşmış ve kemâl noktasında seni bulmuştur. “Övünmek yok” inceliğiyle bu üstünlüğünü sen de kabul buyurdun. Ey iki âlemin Sultânı! Sultânlıktan sultânlığa ne büyük fark var. Hiç avâmm-ı nâsa şâh olmakla her biri bir ümmetin rehberi olan seçkin nebîler kâfilesinin şahı olmak bir mi? Her bîçâre ve düşkün başı sıkışınca kendi sultânına ilticâ eder¸ ondan medet umar. Ne var ki bu ilticâ ve ilticâdan umulan fayda¸ ömrü bir tayfa benzeyen dünya hayatı ile sınırlı. Üstelik kendisi de sâiri kadar muhtaç biri başkasına ne verebilir ki. Bir kemâl ehlinin kendisine yardım teklif eden bir sultâna söylediği gibi: “Ey bîçâre! Beni başıma üşüşen sineklerden bile korumaya gücün yetmezken senden ne isteyeyim. Görüyorum ki sen de benim kadar aciz ve muhtaçsın.” Ama ey şanı yüce Sultân! Şüphesiz ki senin hükümranlığın iki cihâna da şâmil¸ iki âlemde de bâkî. Sana sığınan çâresizlere bu dünyada da el uzatırsın¸ o âlemde de. Bu dünyadaki saltanatın başkalarınınkine hiç benzemedi: Yetimin başı ilk senin kutlu zamanında okşandı¸ yoksulun beli senin devrinde doğruldu ve kadının da bir insan olduğu ancak o saadet asrında hatırlandı. Sade bu dünyada değil¸ yarın kurulacak İlâhî divanda da -herkes makam ve mansıbına göre bir yer ihrâz ettiğinde- senin yerin yine en başta olacak. Nasıl öyle olmasın ki Kitab-ı Mübîn'de Yüce Allah¸ kulları içinde bir senin ömrüne yemin etti. “La-amrük”[4] hitabına mazhar olmuş bir ömür bereketlenmez mi¸ sermed olmaz mı? Elinde böyle bir fermân-ı ilâhî bulunurken hükmün zevâl bulur mu hiç.


Adı Güzel Kendi Güzel Efendim


Ey benim adı güzel kendi güzel Efendim! Sen her cihetle insanların en güzeli olduğun gibi isimlerin de isimlerin en seçkini. Bir adın Ahmed¸ öbürü Mahmûd¸ bir diğeri Muhammed. Hangi fânînin ismi Ahmed isminden daha güzel olabilir. Bu isim ezel defterinde senin için saklanmış ve daha sen doğmadan adın annenin kulağına fısıldanmıştı. Oysa senden önce kavmin arasında bu ismi kullanan yoktu. Senden sonra da insanlar uzun yıllar edeben bu ismi sırf sana tahsis ettiler. Nasıl tahsis etmesinler ki; bu isim sana mahsus iki mazhariyeti kendisinde topluyor. Sen hem övmede¸ hem övülmede baştasın! Kendisini tesbîh eden birçok dudak arasında Hak Teâlâ senin tesbîhini ve övmeni kendisine lâyık buldu. Bu bahtiyarlık başka kime nasip olmuştur. Lâkin sen övülme bahsinde de biriciksin. Zira birçok insanın yücelttiği birçok sultânın yıldızı çoktan battı. Ama senin her asırda insanlığın umûmî hayranlığına mazhar olan güneşin batmadı¸ batmayacak.


 


Beşerin hayranlığı bir yana bizzat Cenâb-ı Hak seni beğendi ve övdü. O övdükten sonra farzımuhal bütün beşeriyet seni zemmetse şanına halel mi gelir? Ey Ahmed¸ Ey Mahmûd ve Ey Muhammed! Senin diğer isimlerin de bu mânâyla irtibatlı. Ey ilâhî bir destekle desteklenmiş Peygamber! Sen bizim desteğimiz¸ dayanağımız¸ sultânımızsın.


 


II


Hutben okunur minber-i iklim-i bekâda


Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezâda


Gülbang-i kudûmün çekilir arş-ı Hudâ'da


Esmâ-i şerîfin anılır arz ü semâda


 


Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin efendim


Hak'dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim


Yüce Sultanım


Ey Yüce Efendim! Dünya sultânlarının hüküm alâmetlerinden biri de kendisine hutbe okunması¸ adının o hutbede ululanmasıdır. Ama bir müddet sonra ne o sultândan¸ ne de o isimden bir eser kalır. Oysa asırlardır bütün kıt'alarda sayısız minberde okunan her hutbede senin ism-i şerîfin¸ nâm-ı celîlin vardır. Ama asıl şeref şurada ki¸ senin mübârek adın ölümün öldüğü¸ bakâ âleminde de hükümfermâ. Nasıl öyle olmasın ki haşir-neşir gününün; nice yüzlerin ay gibi parlayacağı¸ nice yüzlerinse kararacağı o dehşetli mahkemenin başkadısı sensin. Dünyada ölçüler¸ tartılar¸ teraziler çeşit çeşittir. Her kadı iyiyi¸ kötüyü kendi çürük terazisinde tartar. Oradaysa geçerli tek ölçü senin ölçün¸ tek tartı senin tartındır. Kimin batıp gittiği ve kimin kurtulduğu orada belli olacak. Şüphesiz kurtulanlar ancak sana uyanlardır¸ batanlarsa o saâdetten mahrum kalanlar. Âdettir ya¸ sultân bir yere ayak bastığında onun şerefine mehter çalınır¸ adına gülbang okunur. Gözlerin bir kurtarıcı ümidiyle yollara dikileceği o korkulu günde¸ kutlu ayağın mahşer meydanını şereflendirdiğinde duyulacak tek gülbang senin gülbangındır. Değil mi o kutlu ayak Arş-ı A'zam'a kadar uzanmış¸ “Kâbe kavseyn[5] sırrına mazhar olmuştur. Bu saltanat ve devlet karşısında senin şerefli isimlerin¸ yerde beşerin¸ Arş-ı A'zam'da ise meleklerin dilinde tesbîhtir o gün. Cenâb-ı Hak¸ Kitâb-ı Celîl'inde seni Muhammed isminle dört kere anmadı mı!


 


Ey Yüce Efendim! Sen Ahmed'sin¸ sen Mahmûd'sun¸ sen Muhammed'sin. Sen Hakk'ın tayin ettiği¸ desteklediği Sultânımızsın bizim.


 


III


Ol dem ki velîlerle nebîler kala hayrân


‘Nefsî' deyü dehşetle kopa cümleden efgân


Ye's ile usâtın ola ahvâli perîşân


Destûr-ı şefaâtla senindir yine meydân


 


Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin efendim


Hak'dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim


 


Aman Allah'ım! O gün ne büyük¸ ne dehşetli bir gündür. Öyle ki Hak katında naz¸ niyâz sahibi nice ulu veliler ve peygamberler bile bu dehşetle kendilerinden geçecek¸ şaşırıp kalacaklar. Kimsenin kimseyi düşünmeye tâkati ve el uzatmaya mecâli kalmayacak. O can pazarında herkes kendi derdinde kendi telâşındadır. Duyulacak tek çığlık; “Nefsî¸ nefsî” (Benim halim ne olacak¸ bana kim el uzatacak!) çığlığıdır. Peki¸ ama o ulu zevatın hali böyle olursa günahkâr ve âsîler kendi kendinden ümidi kesmesin de ne yapsın. İşte bu dehşetli anda o meydanda insanlara uzanacak şefkat eli Allah'ın izniyle[6] yine senin elindir. O gün nice eller nice ulu peygamberin kapısını çalacak ve şefaat dilenecek. Ama o gün senin kapından başka melce yoktur. Her kapıdan boş dönen eller senin kapına yapışacaktır o gün. Ey bir adı Mahmûd olan! O gün Allah sana¸ seni râzı edene kadar verecek¸ verecek¸ verecek ve seni makâm-ı Mahmûd'a erdirecektir.[7] Bir Hak erinin semerât-ı fuâdı olan olan şu mısralarda ifade edildiği gibi:


Ey menba-ı lutf u cûd


Yerin makâm-ı Mahmûd


Aziz Mahmûd Hüdayi


 


Ve kalbinde hardal tanesi kadar iyilik olan hiç kimse o övülmüş kapıdan boş döndürülmeyecek. Mademki sen ‘Şefîü'l-müznibîn'sin ve mademki¸ “Benim şefâatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.”[8] buyurdun; o halde ben de bu şefâati ümit etmekten geri kalmam.


 


Ey Yüce Efendim. Sen Ahmed'sin¸ sen Mahmûd'sun¸ sen Muhammed'sin. Sen Hakk'ın tayin ettiği¸ desteklediği Sultânımızsın bizim.


 


IV


Bir gün ki dalup bahr-ı gama fikrete gitdim


İlden yitürüp kendümi bî-hôdlıga yitdim


İşyânım anıp âkıbetimden hazer etdim


Bu matlaı yâd eyledi bir seyyid işitdim


 


Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin efendim


Hak'dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim


Ey Kutlu Efendim


Ey Kutlu Efendim! Bir gün başımı elime aldım¸ günahlarımı düşündüm. Baktım ki tutar tarafım yok; zarurî olarak bir gam denizine düştüm. Öyle ki elden ayaktan çıktım ve kendimi kaybettim. İrtikâb ettiğim günahları bir bir hatırladıkça bende yarına ait bir ümit kalmadı. İşte bu sırada senin pak soyundan gelen bir zatın andığı şu matlaı işiterek tesellî buldum:


 


Ey yüce Efendim. Sen Ahmed'sin¸ sen Mahmûd'sun¸ sen Muhammed'sin. Sen Hakk'ın tayin ettiği¸ desteklediği Sultânımızsın bizim..


 


V


Ümmîddeyiz ye's ile âh eylemeyiz biz


Sermâye-i îmânı tebâh eylemeyiz biz


Bâbın koyup agyâre penâh eylemeyiz biz


Bir kimseye sâyende nigâh eylemeyiz biz


 


Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin efendim


Hak'dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim


 


Bu matlaı işitince kendime geldim ve dedim ki: Çok şükür bizim ümidimiz var. Bu ümidi bırakıp ah vah eylemeyiz biz. Değil mi ki¸ “Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyiniz.”[9] buyurulmuştur ve değil mi ki ümidi kesmek imanı yele vermektir. O halde biz¸ bunca kusurumuza rağmen o yüce kapının bağışından asla ümidimizi kesmeyiz¸ yeis çukuruna düşmeyiz. Ey Yüce Efendim! Senin bunca bağışın varken bizim günahımızın sözü mü olur. Hem senin kapını bırakıp biz nereye gidelim. Değil mi ki sen bizim hesap-kitap gününde de sığınağımız¸ dayanağımızsın. Çok şükür¸ sana mensubuz ve mademki mahşer gününde senin kutlu gölgen altındayız¸ başkasına ihtiyacımız yok. Sen dururken bir başkasına göz ucuyla dahi olsa bakmak ve medet ummak hiç yakışık alır mı?


 


Ey Yüce Efendim. Sen Ahmed'sin¸ sen Mahmûd'sun¸ sen Muhammed'sin. Sen Hakk'ın tayin ettiği¸ desteklediği Sultânımızsın bizim.


 


VI


Bîçâredir ümmetlerin isyânına bakma


Dest-i red urup hasret ile dûzaha yakma


Rahm eyle amân âteş-i hicrânına yakma


Ez-cümle kulun Gâlib-i pür-cürmü bırakma


 


Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin efendim


Hak'dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim


Ey Yüce Peygamber


Ey Yüce Peygamber! Acz ve kusur kulluğun gereği. Sen bîçâre ümmetlerinin hasbe'l-beşer işledikleri isyanlarına bakma¸ onları bağışla. Eğer bu isyanları yüzünden onlardan yüzünü çevirir¸ elini çekersen¸ onları hasret ateşine yakarsın. Ne olur¸ sende temerküz eden o engin merhametin icabı onlara acı; onları ayrılığın ateşine atma ve kendinden mahrum eyleme. Değil mi ki “Rahmeten li'l-âlemîn”[10] olarak gönderildin¸ o rahmetten bizleri de mahrum eyleme. Bu muhtâc-ı himmet zavallılar arasında lütfen ve keremen mücrim kölen Galibi de unutma.


 


Ey Yüce Efendim. Sen Ahmed'sin¸ sen Mahmûd'sun¸ sen Muhammed'sin. Sen Hakk'ın tayin ettiği¸ desteklediği Sultânımızsın bizim.


 


 






[1] Buhârî¸ 55



[2] 2/Bakara¸ 285



[3] 68/Kalem¸ 4



[4] 15/Hicr¸  72



[5] 53/Necm¸ 8



[6] 3/Âl-i İmrân¸ 159



[7] 17/İsr⸠79



[8] Tirmizî



[9] 39/Zümer¸ 53



[10] 21/Enbiy⸠107

Sayfayı Paylaş