İNSANLARI KAZANMANIN İKİ TEMEL ŞARTI

Somuncu Baba

Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yirmi üç yılda İslâm'ı her tarafa ulaştırmayı başarmasının ardındaki sebepler hususunda çok şeyler yazılmıştır. Bütün sebepler arasında iki tanesi vardır ki¸ bunlar İslâm'la tanışan insanlar üzerinde çok etkili oluyordu. Birincisi¸ kutlu elçinin sergilemiş olduğu ahlâkî yaşantı. İkincisi de¸ son dinin insanlığa va'd ettiklerini âyetler ışığında açıklaması.


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yirmi üç yılda İslâm'ı her tarafa ulaştırmayı başarmasının ardındaki sebepler hususunda çok şeyler yazılmıştır. Bütün sebepler arasında iki tanesi vardır ki¸ bunlar İslâm'la tanışan insanlar üzerinde çok etkili oluyordu. Birincisi¸ kutlu elçinin sergilemiş olduğu ahlâkî yaşantı. İkincisi de¸ son dinin insanlığa va'd ettiklerini âyetler ışığında açıklaması.


Peygamberimiz'in şahsiyeti bu tebliğde çok etkili oluyordu. Çünkü onun geçmişinde yüzünün kızaracağı bir olumsuzluk yoktu. Tanıyanlar ondan hayırdan başka bir şey görmemişlerdi. Ağzından kötü kelâm dökülmemiş¸ yanlış işlere bulaşmamış¸ hiç kimseye haksızlık etmemişti. O¸ iyiliğin ve ahlâkî yaşamın sembolüydü. Bu sebeple de İslâm'ı tebliğ etmeye başladıktan sonra geçmişine ve yaşantısına yönelik olarak her hangi bir eleştiriye mâruz kalmadı. Tek bir kişi olsun¸ “Sen bizden ahlâkî davranışlar istiyorsun¸ ancak bir zamanlar sen de şunları şunları yapıyordun.” demedi. Bu durum Allah Rasûlü'nün peygamberliğini tescilleyen hususlardan biri olmuştu. O nübüvvet öncesinde de nübüvvet sonrasında ahlâkın sembolü olmuştu.


Allah Rasûlü'nün anlattıklarına gelince; okuduğu âyetlerden ve bunlara yönelik yaptığı açıklamalardan çok etkilendiler. Çünkü İslâm'ın insanlığa sunduğu hususlar ve inanmalarını talep ettiği meseleler fıtratlarına son derece uygundu ve bugüne kadar yaşadıkları hayatın yanlışlarını düzeltiyordu. Bu sebeple de ellerindeki mevkileri kaybetme korkusu taşıyanlar hâriç¸ İslâm geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve kısa sürede Arabistan coğrafyasının hâkim dini oldu.


Tebliğde Metod


Allah Rasûlü'nün göndermiş olduğu teblîğ erleri ile idareciler de peygamberlerini kendilerine örnek aldılar. İslâm'ı hayatlarında en güzel şekilde yaşamaya gayret ettiler. Şahsiyetleriyle muhâtap oldukları kitleleri etkilediler. Bunun yanında dinin emir ve yasaklarını tatlı bir üslupla¸ hikmet boyutlarını zikrederek insanlara takdim ettiler. Gittikleri yerlerdeki kişiler¸ karşılarındaki sahâbînin yaşantısının güzelliğinden¸ ahlâklı oluşundan¸ ağzından kötü kelâm çıkmayışından etkilendiler. Kendilerine anlattığı İslâmî değerleri dinleyince de son hak dine girdiler. Çünkü hem sahâbînin yaşantısı hem de anlattıkları onlar üzerinde müsbet etkiler bırakmıştı.


Bu durum Allah Rasûlü'nden sonra da devam etti. Tasavvuf hayatının maddî karşılık beklemeyen neferleri farklı bölgelere dağılarak yaşantılarıyla ve anlattıklarıyla gayr-i Müslimleri etkilediler. Özellikle Balkanlarda yaşayan gayr-i müslim nüfus¸ Müslümanların yaşantılarından ve İslâm'ın onların hayatına kattığı güzellikleri gördükten sonra çok etkilendiler. Zira Osmanlı insanı kendilerine hiç benzemiyordu. Onlar karşılarındakini kendilerine tercih ediyorlar¸ her zaman yardıma koşuyorlar¸ ağızlarından kötü söz dökülmüyor¸ bir arada mutlu bir şekilde yaşıyorlardı. Böylesi bir yaşam onların alışkın olmadığı bir durumdu. Balkanlara yayılan bu güzel hava orada yaşayanları gönülden etkiledi ve mü'min olmalarının temel sebebi oldu. Bu sebeple Boşnaklar başta olmak üzere Balkan Müslümanları bizlere her zaman şükranlarını sunarlar.


İslâm tarihinde insanların zorla İslâm'a sokulması diye bir olay yoktur. Bu sebeple geçmişimiz utanacağımız bir İslâmlaştırmaya şâhit olmamıştır. Nitekim Suriye'nin fethinden beş yıl sonra bir Nastûrî papazı bir arkadaşına şu mektubu yazmıştı: “Araplar bizim efendimiz oldular; fakat onlar Hıristiyan dini ile hiç savaşmadıkları gibi¸ bizim dinimizi müdâfaa etmekte¸ bizim kilise ve manastırlarımıza bağışta bulunmaktadırlar.” (Hamidullah¸ İslâm Tarihi¸ 2/182.)


1976'dan beri Fransa'da ikâmet eden ve İslâm tarihine içeriden bakabilen Lübnan asıllı Hıristiyan yazar ve sosyolog Emin Maluf'un şu sözleri de çok manidardır:


“Şâyet benim atalarım Hıristiyanlar tarafından istîlâ edilen bir ülkede yaşayan Müslümanlar olsalardı¸ zannederim on beş asır kendi inançlarını muhâfaza ederek kendi halkının içinde yaşamaya devam edemezlerdi. İspanya Müslümanlarına ne oldu? Sicilya Müslümanları nerede? Ortadan tamâmen kayboldular: Ya zorla Hıristiyanlaştırılmak¸ ya da sürülmek suretiyle son ferdine kadar tasfiye edildiler. İslâm tarihinde başından beri “öteki” ile bir arada yaşama irade ve kapasitesi mevcuttur. 19. yüzyılın sonuna kadar İslâm dünyasının başkenti olan İstanbul¸ içinde büyük bir gayr-i Müslim nüfusu¸ özellikle de Rumları¸ Ermenileri ve Yahudileri barındırmaktaydı. Aynı yüzyılda Paris'in ya da Londra'nın nüfuslarının yarısından fazlasının Müslüman ya da Yahudilerden oluşmasını tahayyül edebilir miyiz?”


Durum onun dediği gibidir. Endülüs'te Müslüman¸ Yahudi ve Hıristiyan nüfus sekiz yüzyıl boyunca birlikte¸ beraber¸ barış içerinde yaşadılar. Endülüs Müslümanların elinden gittikten sonra ise üç seçenekle karşı karşıya bırakıldılar: Birincisi¸ vaftiz olmaları¸ yani Hristiyan olmaları. İkincisi¸ zaman kaybetmeden İspanya'yı terk etmeleri. Üçüncüsü¸ hepsinin öldürülmesi. Kudüs Müslümanların elinden çıktıktan sonra yapılan zulümlere ise bütün bir tarih şahittir.


Tarihimizde Bir Arada Yaşama Hukûku


Bizim tarihimizde böyle bir şey olmadığından dolayıdır ki¸ Endülüs'ten Hindistan'a¸ İstanbul'dan Kudüs'e¸ Bosna'dan Kahire'ye¸ milyonlarca kilometre kare üzerinde o kadar farklı ırkları¸ din mensuplarını yüzyıllarca bir arada barış içerisinde yaşatmayı başardık. Günümüz dünyasının durumuna bakınca¸ ne kadar zor bir işi başarmış olduğumuzu görüyoruz.


Bizim bütün tarihimiz böyledir. İslâm her yere yaşanarak ve güzel anlatılarak tebliğ edilmiştir. Peki¸ geçmişimizle övünmeyi bir yana koyalım ve “Günümüzde bunu yapabiliyor muyuz” diye kendimize bir soru yöneltelim. Vereceğimiz cevap maalesef olumsuz olacaktır. İslâm dünyasına şöyle bir göz attığınızda¸ hiç bir tanesinde huzur ve sükûnetin olmadığını¸ her coğrafyanın problemli olduğunu görürüz. Kendimiz dışındakilere İslâm'ın güzelliklerini sunacak bir mecâlimiz kalmamıştır. Her yer kan gölü ve zulüm. Dolayısıyla İslâm'ın tebliği için kapılarını çalacağınız insanlar sizlere şunu diyeceklerdir: “Siz kendi içinizde barışı temin edememişsiniz¸ Kur'an'da geçmesine rağmen kardeş olamamışsınız¸ bizi nasıl kardeş yapacaksınız?”


İsterseniz¸ elinize boş bir kâğıt alın ve Türkiye dışında yaşamak istediğiniz on ülkeyi sırasıyla yazın. Listenizde bir tane bile İslâm ülkesinin olmadığını göreceksiniz. Bu ne kadar acı bir durumdur. Biz bir dönemler yeryüzüne huzur ve barışı götürenler iken günümüzde başka bir İslâm ülkesinde yaşamaktan korkar olduk. Başta bu satırların yazarı olmak üzere hiç birimiz başka bir İslâm ülkesinde yaşamak istemiyoruz. Bu da bizim içine düştüğümüz durumu göstermesi açısından manidardır.


Önceliğimiz Gençliğimiz Olmalı


Esasında bizim¸ İslâm'ı Müslüman olmayanlara anlatmadan önce¸ Müslüman olan ancak dinî değerlerden uzak olanlara ulaştırmak gibi bir görevimiz ve önceliğimiz vardır. Biz evvelâ buna odaklanmak durumundayız. Çünkü özellikle genç kuşağın dinî değerlerden uzaklaştığını¸ camilerimizin her geçen gün cemâat kaybettiğini görmekteyiz. Dolayısıyla gayr-i Müslimlerden önce etrafımızdaki Müslüman kardeşlerimizi kazanmak gibi büyük bir görevimiz bulunmaktadır. Günümüzün yaşayan en büyük hadis âlimi kabul edilen Şuayp Arnavut'un dediği gibi: “Bizim gayr-i Müslimlerden önce Müslümanları Müslüman etmeye ihtiyacımız var.” Bunu başarabilirsek sonrası da gelecek¸ İslâm dünyası yeryüzüne yine örnek olacaktır.


Herkes öncelikle kendi kapısının önünden sorumlu olduğundan¸ bize düşen de işe kendi nefsimizden başlamaktır. İslâmî şuura¸ Rabb'imizin bizlere yüklemiş olduğu görevlerin bilincine sahip olan bizler acaba ne kadar Müslümanız? Yaşantımızla etrâfımızdakilerin dine ısınmalarına mı yoksa dinden uzaklaşmalarına mı sebep oluyoruz?


Bunun testini hepimiz yapabiliriz. Etrafımızda dindar biri olarak biliniyorsak ve dinî hassasiyetleri zayıf veya İslâm'la irtibatları sadece kimlikte kalmış olanlar bizim üzerimizden dinimizle ilgili yargılara ulaşıyorlarsa¸ kendimize daha fazla dikkat etmek zorundayız. “Bana değil¸ İslâm'a baksınlar¸ benim üzerimden niye İslâm'a yükleniyorlar ki?” deme şansımız ve hakkımız yok. İslâm her zaman ona inananlar üzerinden değerlendirilmiştir ve öyle de olacaktır. Kaldı ki¸ bizler de başka dinleri o dinlere inanan insanlar üzerinden değerlendiriyoruz. Çünkü bir din hakkında yorulmadan bilgi elde etmenin ve kanâat oluşturmanın en kestirme yolu budur.


Hepimiz etrafımızdaki insanların bizimle ilgili hangi kanâate sahip olduğunu biliriz. Eğer genelde olumlu düşüncelere sahipseler¸ kulluğumuz iyi yolda ilerliyor demektir. Ancak tersi bir durum söz konusu ise¸ İslâm'ın önünde bir engel gibi durmaya son vermeliyiz. Artık kendimize çeki düzen vermenin zamanıdır. Hayatımızın her an sonlanması ihtimali sebebiyle bunu geciktirmemek gerekir. Her zaman açık olan tevbe kapısından içeri bir an önce girmeye bakalım.

Sayfayı Paylaş