İNSANIN ANLAM ARAYIŞI

Somuncu Baba

“İnsan halefiydi kâinatın. Dağlar taşlar¸ yükü kim taşır dendiğinde geri
çekildiler ve insan kaldı bir tek eşref-i mahlûkat sıfatıyla yükün karşısında.
Aklı vardı¸ iradesi vardı ve cesurdu.”

İnsan ne için yaşar?


  Aşk mı¸ hikmet mi¸ vuslat mı?


Sordunuz mu hiç kendinize¸ alıp da vermenin verip de almanın garantisi olmayan bir nefeslik ömrümüzde nedir yaşama sebebim diye?


İsterseniz en baştan başlayalım hayat hikâyemize…


İnsan halefiydi kâinatın. Dağlar taşlar¸ yükü kim taşır dendiğinde geri çekildiler ve insan kaldı bir tek eşref-i mahlûkat sıfatıyla yükün karşısında. Aklı vardı¸ iradesi vardı ve cesurdu. Sahiplendi yükü¸ omzunda iz bırakacağını bilmeden. İşte onun en büyük acziyeti buydu: Yaşamadan hiçbir şeyi bilemezdi ki!


Görevi devralışının üzerinden yıllar¸ yüzyıllar geçti. Acılar katmerlendi¸ sevdalar karardı…


Şimdi aynayı size çevirelim.


  Kaç yıl yaşadınız? 20¸ 25¸ 30… Kaç günün doğumuna ebelik ettiniz ve kaç mehtapta tekrarını bir daha asla göremeyeceğiniz güne veda ettiniz. Geride bıraktığınız hatıralarınız¸ yaşanmışlıklarınız¸ çıkarttığınız dersleriniz¸ ibretlikleriniz¸ unutamayacaklarınız… Bakalım neler var heybenizde?


Yaşama teğet geçen hayaller mi biriktirdiniz gönül kilerinizde?


Aç kaldınız demektir bir ömür boyu!


Beyniniz ve gönlünüz arasında fikirlerinizle mekik mi dokudunuz?


El emeği¸ göz nuru bir oya hayat bulmadıysa boşa çektiğiniz çile!


Varlık anlam bulmuyorsa varlığınız karşısında¸ sancılar¸ serzenişler¸ pişmanlıklar ve keşkeler birer kor olup düşer gönül meydanınıza.


Her keşke dediğinizde hayat duvarınızın sıvası biraz daha dökülür.


Her boş ver dediğinizde gönül ayinesi buğulanır¸ göstermez olur hakikat güzelinin çehresini.


Bananeler¸ amanlar¸ beyhude serzenişler el-aman dilemedikçe Yaradan'dan geçmez bu varlık sancısı; süründürür¸ kıvrandırır ama öldürmez.


Aşk… Tek hece ama söylendiği kadar kolay yaşanmıyor herhalde. Yürek her zamanki yerinde ama daha hızlı çarparken yârim dediğinin gözlerinde bulamıyorsan Hakk'ın hakikatini¸ inan nafile çektiğin gönül sancısı. Geçer oda geçer. Cennetten kovulmuşluğun acısı¸ utancı¸ pişmanlığı sinesindeyken insanoğlunun¸ onu da unutur. Zaten bir tek gönlünü acıtıyor¸ ruhuna sirayet etmiyorsa aşk¸ ben âşığım deme! Mecnun'dan hayâ et¸ ben âşığım deme! Aşkın ateşi duman olup tütmüyorsa başında¸ Leyla'nın ahı tutar¸ ben âşığım deme! Bırak aşk¸ uğruna gözünü¸ sevdasını ve bahtını karartanlara kalsın.  Öyle kolay değil¸ acıya bedellenmek. Öyle kolay değil¸ kader mürekkebiyle alın yazısına “âşık” yazdırmak.


  Ve hikmet¸ bulunmaz nimet! “Arayanlar bulamazlar ancak bulanlar yalnız arayanlardır” dediği gibi Gazali'nin. Hakkında manaları aciz bırakan¸ kelimelere önünde başını eğdirecek kadar hükmeden hikmet. Sözün sustuğu yerde asıl marifet şüphesiz diyebilmektir¸ vardır bunda da bir hikmet!


  Ya ölüm! Ölmek için yaşar mı insan? Şahit olduğu tüm örneklerindeki gibi. Başı belli sonu belli bir yolun yolcusuyuz hepimiz. Kimi ortasından gitmiş¸ kimi de kenarından hayat yolunun. Başı belli sonu belli: Doğum ve ölüm. Ama yolculuk boyunca yüreğinizde biriktirdiğiniz muhabbet kadar sarılırsınız vuslat anında Yaradan'a. İşte size yolculuğun sırrı!

Şimdi sinenizi dağlayan sözcükleri azat edin. Ve bir gün -ki o bugün olsun- dönüp bakın yangın yerine dönen gönlünüzde iz bırakanlara. En derin izler kime ya da neye ait? Ve şimdi tekrar düşünün ve söyleyin… İnsan ne için yaşar?

Sayfayı Paylaş