İHRAMCIZÂDE’NİN ÇAĞRISI

Somuncu Baba

“Köprü kurmak¸ çeşmeler ve sebiller inşa etmek… Vakıf… Belki de bunların içerisinde
en önemlisi¸ eğitime yaptığı hizmetlerdir. Nitekim onu¸ bendenizin de mezun olduğu
İmam Hatip Lisesi’nin kuruluşunda öncü olarak görüyoruz. Sivas İmam Hatip Lisesi¸
binlerce din görevlisinin yanında¸ nice kültür¸ sanat¸ ilim ve devlet adamı yetiştirmiştir.
Bunların hepsinde¸ İhramcızâde’nin hizmeti vardır.”

Şehir-insan

İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi¸ “Biz¸ dostların ismini geç öğrenir¸ geç unuturuz.” dermiş. 

Biz çoğumuz¸ onun ismini duyduk; belki bazılarımız sohbetinde bulunma¸ dünya gözüyle görme bahtiyarlığına da erdi¸ ama onu hiç unutmadık.

Gayet tabii¸ İhramcızâde merhumun inşa ettiği irfan yolundan gidenler¸ mânevî mirasından nasîbi olanlar¸ ondan feyz alanlar “bağlarını” korumayı bildiler. Fakat insân-ı kâmil sadece izini sürenlere hizmet etmez. O¸ hepimize hizmet etti.

Şehrin tarihinden¸ kendi gerçekliğinden uzaklaştığı bir zamanda¸ konakların yıkıldığı¸ Moğol’un talan edemediği kalenin talan edildiği¸ tarihin tahrip edildiği bir dönemde bu şehre dokundu. Şehrin kıymetini bildi; imkânsızlıklara sığınarak mazeretler üretmedi¸ aksine bütün varlığını onu korumak ve yeniden imar etmek için kullandı. Bir bakıma şehri yeniledi¸ oraya yeni bir hayat verdi. Dedi ki¸ “Dünya’da Türkiye’nin¸ Türkiye’de Sivas’ın kıymetini bilin.”

Vatan sevgisi¸ imandan bir cüz… Fakat sözle vatan sevgisi olmaz; orayı imar etmek¸ mamur hale getirmek için çalışmak çabalamak lazım. Hani diyor ya şair:

Hüner bir şehr bünyâd eylemetir

İçin ü taşın âbâd eylemektir (Şeyhî)

Vatanı sevdi¸ şehrin kıymetini bildi. Fakat bu sevgi¸ ne kültürel ve milli değerleri siyasetin bir unsuru haline indirgeyen ve sadece sözden ibaret olan bir sevgidir¸ ne de imanı ve imanın tezahürü olan ibadetleri¸ şahsi ikbal ve menfaate tebdil etmenin yollarını arayan zihniyetin sevgisidir. Bu iki sevgi de¸ modernizmin parçalayıcı¸ ayrıştırıcı ve tüketici yönlerine işaret eder. İhramcızâde gibi büyük ruhlar¸ ayrıştırmacı¸ parçalayıcı ve ötekileştirici zihniyetlerin karşısında toplum içerisinde harç görevi yapmışlardır.

Melikşah bin İzzeddin’den kalan mukaddes emanet¸ Ulucami¸ bu büyük ruhun hizmetleriyle kendine gelmiştir. İhramcızâde¸ diğer hizmetlerini bir kenara bırakalım¸ sadece bu mukaddes emanete yaptığı hizmetlerle anılmaya ve üzerinde çalışılmaya değer bir şahsiyettir. Çünkü Anadolu’nun kadim şehirlerindeki ulu camiler¸ tarihi değerleri bir yana¸ toplumsal hizmetleri bakımından cem edici/toplayıcı¸ ayrılığı gayrılığı yok edici¸ birleştirici ve bütünleştirici yönüyle de dikkat çeker. İhramcızâde¸ Ulucami’yi onarmakla¸ dünya savaşlarıyla zihnen dağılmış¸ İstiklal harbiyle ekonomik olarak tükenmiş ve değişen kültürel paradigmayla âdetâ şaşkınlaşmış bir toplumu yeniden bira araya getirmiştir.

Sadece bu mu? Hoca İmam Camii¸ Hayırseverler Camii¸ Sofu Yusuf Camii¸ Dikimevi Camii ve Serçeli Camii gibi şehre rûhâniyet kazandıran ve şehri tarihi gerçekliği ile buluşturan camilere de hizmet etmiş; kimisini onarmış¸ kimisini yeniden inşa ettirmiştir. Bu bakımdan o¸ öncü bir kişidir.

Öncü¸ Rehber¸ Misyon Sahibi

Evet¸ İhramcızâde bir öncü¸ rehber¸ misyon sahibi kişidir… O¸ bir vakıf insandır. Demek ki¸ büyük ruh böyle oluyor; kendini feda ederek millete hizmet üretiyor… Nitekim o dini mimariye yaptığı hizmetle kalmamış¸ gönüller arasında köprüler kurduğu gibi¸ tesis ettiği dernekle köylerde köprüler inşa etmiş¸ su getirmiş¸ çeşmeler ve sebiller inşa ettirmiştir.

Köprü kurmak¸ çeşmeler ve sebiller inşa etmek… Vakıf… Belki de bunların içerisinde en önemlisi¸ eğitime yaptığı hizmetlerdir. Nitekim onu¸ bendenizin de mezun olduğu İmam Hatip Lisesi’nin kuruluşunda öncü olarak görüyoruz. Sivas İmam Hatip Lisesi¸ binlerce din görevlisinin yanında¸ nice kültür¸ sanat¸ ilim ve devlet adamı yetiştirmiştir. Bunların hepsinde¸ İhramcızâde’nin hizmeti vardır.

Çayboyu Köyü’nün merhum imam hatibi¸ babam Ahmet Hoca’dan duyduklarıma dayanarak şunu da söylemek isterim: İhramcızâde¸ İmam Hatip’ten önce¸ yetişkin din adamlarını resmî kadroya hazırlayan İmamlık Kursu’nun da hâmîlerinden birisidir. Din eğitiminin resmi kurumlarca verilemediği dönemlerde¸ köylerde kurulan gayr-i resmî ilim halkalarında yetişen yüzlerce din hizmetçisi bu kurslardan geçerek resmi görev almıştır. Yıldız Köyü’nde okuyan babam¸ köylerde fahrî imamlık yaparken bu kurslara katılmış¸ İhramcızâde’nin himayesini görmüş ve eğitimini tamamlayarak kadroya atanmıştır. Bu bakımdan İhramcızâde’nin benim kişisel hayatımda da önemli yeri vardır. Onun himmetinden müstefîd olmayan kim var? Çoğu kimse¸ açık yüreklilikle gördüğü himayeyi ve himmeti ifade etmekten kaçınır. Ama şunu belirtmek isterim ki¸ hepimiz¸ bütün Sivas’lılar¸ bir şekilde onun maddî veya mânevî sofrasından nasiplenmişizdir.

Burada yeri gelmişken bir hatıramı nakletmek isterim. Van’da görevli olduğum dönemlerde¸ lojman komşularımdan birisi Gemerekli Prof. Dr. İlhan Başgöz’dü. İlhan Bey¸ Pertev Nail Boratav’ın öğrencisi ve asistanı. Hocası komünistlikle itham edilerek Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden uzaklaştırılınca¸ öğrencisi de üniversiteden ayrılmak zorunda kalmış¸ bir süre Tokat’ta öğretmenlik yapmış ve sonra da ABD’ye Indiana Üniversite’sine gitmiş. Yıllarca orada hocalık yapmış… Dinî düşünceye ve duyguya mesafeli¸ kendini solcu olarak nitelendiren bir ilim adamı. Bendeniz kendisini bir ziyaretimde¸ lütfedip Âşık Veysel CD’si vermişlerdi. Dediğine göre¸ Veysel’i ilk kayda alan kendisidir. O kayıt¸ Kültür Bakanlığı tarafından “Dostlar Seni Unutmadı Âşık Veysel” adıyla CD olarak yeniden düzenlenmiş. Bana bu CD’yi takdim etti.

Ben Veysel’i severim. Veysel bu toprağın yetiştirdiği büyük ruhlarından birisidir. Hocanın lütfedip takdim ettiği eseri hâlâ saklarım… Pek sevinmiştim. Orada¸ Veysel’le alakalı olarak¸ merhum babamdan yahut arkadaşlarından işittiğim bir hikâyeyi anlatmıştım: Veysel fakirdir. Henüz keşfedilmemiş bir ozan. Yani saf ve temiz¸ bozulmamış¸ siyasetin ve piyasanın malzemesi haline gelmemiş¸ o köylü Veysel. Elinde bağlaması¸ ara sıra şehre gelir¸ Vekâle’ye uğrar¸ orada türkü söylermiş. İhramcızâde çok severmiş¸ can kulağı ile dinlermiş. Veysel’in karnını doyurur¸ ihtiyaçlarını görürlermiş. Bunları anlattım ve dedim ki¸ “Her halde Veysel’in o hikmetli sözlerinin çoğu burada demlenmiş olmalı… Burada¸ dost meclisinde¸ sohbetin demlendiği¸ ölü ruhların dirildiği bu mekânda. İhramcızâde’nin huzurunda… Efendi¸ Veysel’in Toprak deyişini pek severmiş.”

Bakınız Veysel bizi İhramcızâde’ye alıp götürdü… İlhan Bey oracıkta¸ annesinin bu kâmil insanın dervişi olduğunu söyledi ve sustu. Şaşırmıştım. Ben de sustum… Aklımda onca soru vardı¸ ama soramadım. O sorulardan bir kaçını burada sorayım: Peki¸ sen o kâmil insanı gördün mü? Gönüllerde köprüler kuran sohbetlerinde sen de bulundun mu? Babanı erken yaşlarda kaybettiğini söylüyorsun¸ her zaman ihtiyaç sahiplerinin yanında olduğu bilinen merhumun sana maddî desteği oldu mu? Burs aldın mı? Bu soruları orada sormalıydım¸ soramadım… Derin ve anlamlı bir sükûnet. Orada sadece Veysel’i dinliyoruz¸ âşık konuşuyor: “Uzun ince bir yoldayım…

Evet¸ uzun ve ince bir yoldayız. Bu yolda kırılmalar oluyor. Büyük ruhlar¸ bilge insanlar¸ kâmiller kırılan yolları tamir ediyor¸ aşılması güç dağlara tepelere¸ dalgalı nehirlere köprüler kuruyorlar. Buna biz¸ insana ulaşmak diyelim yahut insan toprağını işlemek. Ne diyor İhramcızâde? Diyor ki¸ “Beşerdir; hata işler¸ üçer beşer.” Başka ne diyor? Diyor ki¸ “Biz gidenlerle gider¸ gelenlerle geliriz.” Daha başka şeyler de söylüyor. Bakınız diyor ki¸ “Biz¸ hüsn-i zanna memuruz.”

Anlayan için¸ esasen bir cümle yeter. Bir cümle¸ tıpkı minaredeki mahya gibi… Bir cümleyle hayatımız değişmedi mi? Bir cümleyle kendimiz olmadık mı? Bu cümlelerin her biri¸ bilgelik içeren cümleler. Arif sözü böyledir; hayatın temel problemlerine imanla bakış ve insanca çözüm. Beşerdir¸ hata eder… Hangimiz hatasız? Hangimiz kusursuz? Kaçımız gidenlerle gidiyor¸ gelenlerle geliyoruz? Ya hüsn-i zan? Bizim¸ belki de en önce kaybettiğimiz bir bakıştır bu. Çoğu kere şüpheli¸ kuşkuluyuz ve haliyle –kimse alınmasın ama-  dedikoducuyuz… Oysa “Gardaşlarım! Kimsenin kusurunu aramayın ve görmeyin¸ gördüğünüz zaman da üzerini örtüp geçin.” diyebilsek¸ pek çok meseleyi halledeceğiz¸ insanı onaracağız¸ insanlığımızı tamir edeceğiz. Fakat bunu demekten imtina ediyoruz¸ kendimizi her bakımdan mükemmel sanıp¸ ötekini yola getirmeyle çalışıyoruz. Her ne ise¸ yine bu büyük ruhun¸ “Biz hâlimizi şikâyet etmeyiz¸ ama hikâyet ederiz.” sözünden hareketle bu mevzuya bir nokta koyalım; şikâyetimiz yok¸ tasvir ediyor¸ çözümler arıyoruz!

Şehri Merkeze Dönüştürmek

İhramcızâde¸ tıpkı kültür tarihimizin köşe taşları Mevlân⸠Hacı Bektaş-ı Velî¸ Hacı Bayram-ı Velî¸ Elmalılı Ümmî Sinan gibi “yol açıcı”¸ gelenek inşa eden ve yarınlara irfanî bakışını¸ anlayışını ulaştıran bir şahsiyettir. Belki Mevlânâ gibi eserler yazmamış¸ onun gibi menkıbeleri ve onun kadar tesiri yoktur. Hacı Bektaş yahut Hacı Bayram gibi¸ efsaneleşmiş bir şahsiyet de değil. Ümmî Sinan gibi¸ divan sahibi şair de değil.

Fakat yaptığı hizmetleriyle¸ onlardan iz taşır. Bu bakımdan o¸ çağının Mevlânâ’sıdır. Çağının Hacı Bektaşı’dır. Çağının Ümmî Sinân’ıdır. Yine de ben onda daha çok¸ Hacı Bayram’ı buluyorum… Ankara’yı bir merkeze dönüştüren¸ tarlasıyla¸ çiftiyle çubuğuyla uğraşan¸ hayatın içinde ve daima hizmette olan Hacı Bayram! İhramcızâde çiftçi değil¸ bir memur; kendi halinde işinde gücünde¸ ama daima hayatın içinde. Kendini insana hizmete adamış. Hacı Bayram¸ Rum tapınağının üzerinde bir irfan okulu açıyor¸ medrese kuruyor¸ bir mabet inşa ediyor. İhramcızâde¸ kendi toprağında¸ tarihi mirası koruyarak¸ kurulu şehri yenileyerek muhafaza ediyor.

Hacı Bayram’ın geride birkaç ilâhîsi var. Bildiğimiz kadarıyla pek eser yazmamış. İhramcızâde’nin de Mevlidi¸ bir iki şiiri var… Şehrimizin bu büyük ruhu diyor ki¸ “Kitap yazmadık¸ ama yazdırıyoruz…

Evet¸ kâmil insanın sözü ve sohbeti insanı kitaba dönüştürür. Daha doğrusu¸ insan yaratılışı itibariyle kitaptır¸ defterdir. Bilgeler¸ bu kitabı okumayı ve bu defteri yazmayı öğretir. Bu yüzden diyor ki: “Gardaşım! Sen kitap ol.”

İnsan kitabını her hoca okutamaz. O kitabı¸ insanı bilen¸ insanı kavrayan bilgeler okutur… Öyle her yazar da insan defterine yazarak¸ insan kitabını tamamlayamaz¸ insanı kitaba dönüştüremez. Bunun için her halde başka bir dil¸ başka bir kalem¸ başka bir mürekkep gerek. İhramcızâde bu dili biliyor olmalı. Ona bu kalem verilmiş olmalı. O bu mürekkebi keşfetmiş olmalı. “Olmalı” diyorum¸ zira yazdığı eserlerle¸ Sivas’ı bir merkeze dönüştürmüştür. Kimileri İstanbul’dan Ankara’dan bakarak Sivas’ı taşra addedebilir. Bana¸ sana burası taşra görünebilir… Ama nasıl Konya Mevlevî canları için âşıkların yöneldiği yer ise… Nasıl Hacı Bektaş¸ erenlerin bağı¸ bostanı ise… Nasıl Elmalı¸ Niyâzî-i Mısrî için¸ âlî¸ yükseklerin yükseği bir şehir ve derd-i dile dermân ise… Hani diyor ya Mısrî¸

Dost illerinin menzili ki¸ âli göründü

Derd-i dile dermân olan Elmalı göründü

 

Tûtilere sükker bağının zevki erişti

Bülbüllere cânân gülünün dalı göründü

 

Mecnûn gibi sahrâlara ağlayı gezerken

Leylâ dağının lâlesinin alı göründü

 

Ten Yâkub’unun gözleri açılsa aceb mi?

Can Yûsuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

 

Kâl ehlinin akvâlini terk eyle Niyâzî

Şimdiden geru hâl ehlinin ahvâli göründü

 

İnsanın sevdiği yer¸ merkezdir. Sevgilinin sokağı. Âşık için cennet¸ işte bu sokaktır. İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak¸ âşıklarını Sivas sokaklarına bağlayan¸ onları farklı şehirlerden¸ köylerden¸ kasabalardan alıp getiren ve Ulucami’de cem eden büyük bir ruhtur. Fatsa’dan¸ Ünye’den¸ Gürün’den¸ Imranlı’dan¸ Isparta’dan¸ Mesudiye’den¸ Ayvalı’dan¸ Tokat’tan¸ Niksar’dan¸ Korgan’dan¸ Darende’den¸ Adana’dan ve daha nice şehirlerden¸ kasabalardan kopup gelen¸ aşk ateşine düşen¸ Vekâle’deki sohbetlerde demlenen¸ yenilenen¸ kendine gelen ve can olan gönül dostları… Bunların her biri¸ rehberlerinden aldıkları feyzi¸ gittikleri yerlere taşıdılar¸ ondan öğrendiklerini yaşadılar¸ uyguladılar¸ hayır hizmetlerinde bulundular ve şehirleri imar ettiler.  Bunların her birisi birer destan kahramanıdır. Her birisi birer büyük ruh!

Bu büyük ruhların¸ Niyâzî Mısrî’nin üstadı için söylediği söze benzer sözleri vardır… Hepsini teker teker burada okumak isterdim¸ ama buna zamanımız yok. Fakat bunlardan birini burada hatırlamak ve sadece iki beytini okumak isterim:

Şeyhimin illeridir Sivas illeri¸

Görünce şâd eder her gönülleri

 

Hava ile suyu cihânda yoktur

Nimetler doludur güzel yerleri

 

Evet¸ görünce gönülleri şâd eden şehir… Nimetlerle dolu şehir! Acaba bu şehrin sakinleri¸ Sivaslılar için de durum aynı mı? Onlar için doğup büyüdükleri¸ yaşadıkları şehir ne anlam ifade eder? Şunu biliyoruz: Kimse bilerek isteyerek Sivaslı olmuş değildir; o yüzden de pek çoğu¸ yaşadığı şehrin kıymetini bilmez. Ama âşık için¸ orası sevgilinin vatanıdır. Sevgilinin sokağında kusur görmek olmaz… Soğukmuş¸ kışmış¸ kıraçmış. Bu aşkla bakan bir insan için mümkün mü? Zemheride terler âşık¸ onun için her mevsim bahardır ve her yer Hızır uğramış gibi¸ yeşildir¸ bereketlidir¸ âdetâ birer cennet bahçesidir.

Not: 4 Ekim 2009 tarihinde Sivas Belediyesi tarafından düzenlenen “İsmail Hakkı Toprak Sempozyumu”nda yapılan açılış konferansının özetidir.

Sayfayı Paylaş