İBRAHİM TENNÛRÎ’NİN ORUCA BAKIŞI

İBRAHİM TENNÛRÎ’NİN ORUCA BAKIŞI

İbrahim Tennûrî (k.s.), İstanbul’un manevî fatihi Akşemseddin’in (k.s.) halifelerinden gönül ehli bir kimsedir. Tennûrî, eserleri, yetiştirdiği talebeleri, gönül eğitimi boyutundaki gayretleri, pozitif bilimlere katkısı ve edebî yönü ile döneminde olduğu kadar günümüzde de dikkat çeken bir isimdir.[1] Onun, orucun fıkhî ve tasavvufî boyutuna dair görüşlerini inceleyeceğimiz bu çalışmada öncelikle hayat öyküsüne yer vermek istiyoruz.

Akşemseddin (k.s.)’in Kayseri’de Açan Çiçeği: İbrahim Tennûrî (k.s.)

Tennûrî’nin babası Sarraf Hüseyin Efendi’dir. Kaynaklarda annesine dair, Amasyalı olduğu bilgisinin dışında bir bilgi yer almamaktadır.[2] Tennûrî, öğrenim hayatının ilk yıllarını aile çevresinde geçirmiş, Sivas’taki bu ilk adımların ardından eğitimine, Konya’da ilmî faaliyetlerde bulunan Karamanlı Sarı Yakup Efendi’de (ö.842/1438) devam etmiştir. Yakup Efendi’nin hayatına dair kaynaklarda detaylı bilgi bulunmamaktadır. Kaynaklarda onun, “Risâle-i Menâsik-i Hacc” ve iki âyetin[3] zahirde görülen tenakuzunu detaylı olarak giderdiği bir risalesinin olduğu bilgisi yer almaktadır. 842/1438’de Konya’da vefat eden Yakup Efendi, ismiyle anılan mescidin avlusunda medfundur.[4] Yakup Efendi’nin vefatı üzerine Kayseri’ye gelip yerleşen İbrahim Tennûrî, ilmî ve manevî hizmetlerine ömrünün sonuna kadar burada devam etmiştir.[5]

Kayseri’de bir müddet Hunat Hatun Medresesi’nde müderrislik yapan İbrahim Tennûrî, bu medresenin vakfiyesinde “Burada görev yapan hocaların Hanefî Mezhebi’ne mensup olmaları”na dair vakıf şartnamesini öğrenince kendisi Şafiî Mezhebi’ne mensup olduğu için bu medresedeki görevinden ayrılmıştır.[6]

Evlilik yılı ve eşinin kim olduğuna dair kaynaklarda bilgi bulunmayan İbrahim Tennûrî’nin üç oğul ve iki kız sahibi olduğu bilgisine ise birçok kaynakta rastlanmaktadır.[7] Oğullarının isimleri, Kasım (ö.?), Lütfullah (ö.914/1508) ve Ali (ö.921/1515); kızlarının isimleri ise Hatice (ö.?) ve Zeynep (ö.?)’tir. Oğlu Kasım Efendi, babasının vefatından sonra postnişin olmuş ve Kudüs’te vefat etmiştir. Diğer oğulları Lütfullah ve Ali Efendiler de Kayseri’deki tekkede postnişin olarak görev yapmışlar ve vefatları üzerine babalarıyla aynı türbeye defnedilmişlerdir. Tennûrî’nin kızı Hatice Hanım, Emrullah Efendi ile evlenmiş ve İstanbul’a yerleşip hayatını burada devam ettirmiştir. Diğer kızı Zeynep Hanım ise Seyyid Çelebi ile evlenmiş ve Kayseri’de kalmıştır.[8]

887/1482’de Kayseri’de vefat eden İbrahim Tennûrî, kendisi tarafından yaptırılan Şeyh Cami’nin batı bitişiğindeki türbesine defnedilmiştir.[9] Tennûrî’nin türbesi, Emir Sultan (Cumhuriyet) Mahallesi’nde Kiçikapı’dan Talas Caddesi’ne çıkılan ve kendi ismini taşıyan sokaktadır. Vefatına, “Şûd hemişe merkâd vey menzil-i rûhiyân” terkibi ile tarih düşülmüştür.[10]

İbrahim Tennûrî, velûd bir müelliftir. Onun “Gülşen-i Niyâz” veya “Dîvân-ı Şeyh İbrahim Tennûrî” adını taşıyan[11]eserinde 2500 civarında beyit yer almaktadır. Eserde, münacat, naat, kaside, gazel, terci-i bend ve rubailer olmak üzere divan edebiyatının nazım şekillerinden örnekler verilmiştir. Tennûrî’nin bir başka çalışması “Gülzâr-ı Ma’nevî”dir. Kendisi bu eserini “Gülzâr” olarak isimlendirmiş[12] her konunun başlığında “Ma’nevî” kelimesi kullanıldığı için daha sonraları “Gülzâr-ı Ma’nevî” şeklinde adlandırılan bir eser olmuştur.[13] Tennûrî bu çalışmasını 1453’te tamamlamıştır.[14]Ahmed Remzî Efendi’nin (ö.1362/1944) “Bergüzâr”[15] ve Sadeddin Nüzhet Ergün’ün (ö.1364/1946) “Türk Şairleri”[16] adlı eserlerinde Tennûrî’ye ait bazı şiirler yer almaktadır. Bu durum, Tennûrî’nin üçüncü bir eseri olduğu, bu eserin günümüze ulaşmadığı ve bu eserinde yer alan bazı şiirlerin şifahen zikredilen eser sahiplerine kadar ulaştığı yönünde kanaatlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.[17]

İbrahim Tennûrî’nin Zâhir ve Bâtın Sırlarıyla Oruca Bakışı

Tennûrî’nin “Şeriat ve tarikat veya zâhir ve bâtın dengesi ile hayata bakma çabası” bütün eserlerinde görülen en temel karakteristik özelliğidir.[18]Tennûrî, oruç konusunda da zâhir ve bâtın dengesi ekseninde görüşler serdetmiştir. O, orucun fıkhî boyutunu şu şekilde dile getirmiştir:

Oruç ayı doğıcak maşrıkından,

Oruç kullara lazım din içinden.

 

Seçilse fecr-i sânî zulmetinden,

Gurûb idince gün mağrib katından.

 

Şu kim İslâm evinde oldı makbul,

Cima u ekl u şürbi terk ide ol.[19]

Tennûrî, bu ifadelerinde orucun ikinci fecirden başlayıp güneşin batışına kadar yeme ve içmeden uzak durmak şartlarını taşıyan Müslüman’ın değer vermesi gereken önemli bir ibadet olduğunu ifade etmiştir. Bu tespitlerinin ardından Tennûrî;

Beden savmı-durur açlık susuzluk,

Ânun-ıla kana’at korkusuzluk.[20]

dizelerinde ise orucun fıkhî/zahirî boyutta kişiye kanaat ve cesaret kazandırma özelliğine sahip olduğundan bahsetmiştir.

Tennûrî, şu ifadelerinde ise orucun manevî yani bâtınî boyutuna dair görüşlerini sıralamıştır:

Güneşdür kamu işde hükm-i Kur’ân,

Olar işinde niçün kıldı hayrân.[21]

….

Çü gördü kim cism ü cânı,

Gice vü gündüze benzetdi ânı.

 

Birisinün işi nur-ıla geçmek,

Birinüncünbişinefs açı içmek.

 

Karanulık-durur nefsün sıfatı,

Düne benzedi ânun her cihâtı.[22]

Tennûrî, orucun fıkhî boyutu için hareketleri önemli olan güneşi, Kur’ân-ı Kerim’e benzetmiştir. Bununla o, oruca başlangıç ve bitişinin hareketlerine göre şekillendiği güneş gibi, Müslüman’ın bütün hâl ve davranışlarını Kur’ân-ı Kerim’e göre şekillendirmesi gerektiği konusu üzerinde durmuştur. Yine Tennûrî, oruca bu boyutuyla bakılırsa, orucun kişinin karakterinde meydana getireceği büyük değişimin gönlü sevince boğan hayret hali ile yakından hissedilebileceğini savunmuştur. Devam eden beyitlerde Tennûrî, cisim yani nefis ve can yani ruh arasında “gece ve gündüz” benzetmesinden hareketle bâtınî yorumlarda bulunmuştur. Buna göre nefis oyun ve eğlenceye dayanan tabiatıyla sermayeyi tüketme gayesiyle hareket etmekte, ruh ise nur ile makamları geçip marifete ulaşmak özelliğiyle davranmaktadır. Tennûrî, burada tutulan oruçla nefsin ilahî emirler karşısındaki menfi yapısının kırılarak ruhun nurlarla vuslata ilerleyici yapısının güçleneceğini ifade etmeye çalışmıştır.

İbrahim Tennûrî, orucu tutmayan, oruç tutup keffaret gerektirecek şekilde orucu bozan ve orucun fıkhî boyutunda riayet edilmesi gereken hususları yerine getirmeyenleri nefsini bilmeyen, şeytan ile işbirliği yapıp zulmet diyarlarına dalan ve rehber olarak kendisini takip etmesi gereken mürşid-i kâmile isyan içerisinde olan kişiler olarak tarif etmiştir. Ona göre oruçta keffareti gerektiren bir suç işleyen kimse, keffareti ödemez yani nefsinin tasallutlarını giderecek köle azat etmek, dünyadan ukbaya yönelişi ifade eden peş peşe iki ay oruç tutmak veya marifete ulaşmak için benlikten vazgeçmeyi işaret eden miskinlere sadaka vermek adımlarını atmazsa bu kişi ilahî aşktan yoksun kalır ve manevî perdelerle çevrelendiği için bu şahsın gönül dünyası ilahî tecellilerden mahrum kalır.[23]

Tennûrî, hayatın içerisinde bireyin karşılaşması muhtemel bütün olayları zâhir ve bâtın dengesi ekseninde değerlendiren bir sûfîdir. O, bu bakış açısıyla hayatın anlamını yakalayabilmeyi, nefsin tasallutlarından kurtulup ilahî tecellilere mazhar olmayı, kötülüklerin karanlık perdelerini aşıp nurlar diyarında mesafeler kat edebilmeyi ve ihlas bilinci ile Allah’a kulluk yapabilmeyi hedeflemiştir. Onun bu tavrını oruç ibadetine dair tespitlerinde de gözlemlemek mümkündür. Onun bu yaklaşımı, ibadetlerin fıkhî yani formel yönüne önem verip iç anlamlarını göz ardı etmeleri nedeniyle ibadetlerden arzulanan tesiri elde edemeyen, yani yöntem olarak eksik bir bakış ile hareket eden gönüllere/zihinlere yol gösterir niteliktedir.

Dipnot

[1] Tennûrî, günümüzde de farklı yönleriyle çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Bkz., Komisyon, İbrahim Tennûrî Sempozyumu Bildirileri, Melikgazi Belediyesi Kültür Yayınları, Kayseri 2011.

[2] Hoca Sadeddîn Efendi, Tâcu’t-Tevârîh, Hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1992, s.183; Ahmet Remzi Dede, Bergüzâr, Kastamonu Vilâyet Matbaası, Kastamonu 1911, s.35; Bekir Akbulut, Kayseri’nin Manevî Işıkları, Geçit Matbaacılık, Kayseri 2006, s.11.

[3] Söz konusu âyetler, Âl-i İmran 3/21 ve Mü’min 40/51. âyetleridir.

[4]Mecdî Mehmed Efendi, Hadâiku’ş-Şakâik, Şakâik-i Nu’mâniyye ve Zeyilleri, Haz. Abdülkadir Özcan, Çağrı Yayınları, İstanbul 1979, c.I, s.83-84; Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, Bizim Büro Yayınları, Ankara 2000, c.I, s.341.

[5] Halit Erkiletlioğlu, Geniş Kayseri Tarihi, Bel-Sin Eğitim, Hizmet, Güzelleştirme ve Yardım Vakfı Kültür Yayınları, Kayseri 2006, s.315.

[6] Abdurrahman Câmî, Nefehâtü’l-Üns (Anadolu Evliyaları), Tercüme ve Şerh: Lâmii Çelebi, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, Mustafa Kara, Marifet Yayınları, İstanbul 1998, s.838-839; Mustafa Uzun, “İbrahim Tennûrî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 2000, s.21, s.356.

[7] Emir Hüseyin Enisî, Menâkıb-ı Akşemseddin, Hazırlayan: Ali İhsan Yurd, Fatih Yayınevi, İstanbul 1972, s.107; Ahmet Nazîf, Meşâhir-i Kayseriyye, Hazırlayan: Meserret Diriöz, Haydar Ali Diriöz, Kayseri, 1991, s.13.

[8] Mehmet Çayırdağ, “Şeyh İbrahim Tennûrî Evladına Ait Şecere Bulundu”, Erciyes Dergisi, Kayseri 1981, Yıl: II, Sayı: XXV, s.1-3. Bu çalışmada Tennûrî’nin soyunu ve günümüzde hayatta olan ahfadına dair bilgileri de görmek mümkündür.

[9] Mehmet Çayırdağ, “Kayseri’de Kitabelerinden XV. ve XVI. Yüzyıllarda Yapıldığı Anlaşılan İlk Osmanlı Yapıları”, Vakıflar Dergisi, Sayı: XI-II, Ankara 1981, s.544.

[10]Mahmud Cemaleddin Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye ve Lemezât-ı Ulviyye, Hazırlayan: Mehmet Serhan Taşyî, İstanbul 1993, s.592.

[11] Bu eserin tek nüshasını İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi Bölümü 3791 numaradadır, Rasim Deniz, Ali Rıza Karabulut, Şeyh İbrahim TennûrîDivânı, Gülşen-i Niyâz’dan Seçmeler, Emek Matbaacılık, Kayseri 1983, s.43-44.

[12] İbrahim Tennûrî, Gülzâr, Süleymaniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa, No: 1326, vr.5a; vr.206a.

[13] Abdullah Aydın, “Klasik Türk Edebiyatında Divana İsim Verme”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 18, Sayı: 59, (Bahar 2014), s.51; Çetinkaya, Tennûrî’nin bu eserinin yirmi bir adet nüshasının olduğundan bahsetmektedir. M. Fatih Çetinkaya, İbrahim Tennûrî, Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sivas 2009, s.39-40.

[14] İbrahim Tennûrî, Gülzâr, Süleymaniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa, No: 1326, vr.205a.

[15] Akyürek, Bergüzâr, s.66.

[16]Sadeddin Nüzhet Ergün, Türk Şairleri, İstanbul 1936, c.I, s.122-127.

[17] Çetinkaya, İbrahim Tennûrî, s.43.

[18] H. Yunus Apaydın, “Gülzâr-ı Ma’nevî’de Fıkıh”, İbrahim Tennûrî Sempozyum Bildirileri, Melikgazi Belediyesi Yayınları, Kayseri 2011, s.83-87.

[19] Tennûrî, Gülzâr-ı Ma’nevî, s.20.

[20] Tennûrî, Gülzâr-ı Ma’nevî, s.23.

[21] Tennûrî, Gülzâr-ı Ma’nevî, s.21.

[22] Tennûrî, Gülzâr-ı Ma’nevî, s.22.

[23] Tennûrî, Gülzâr-ı Ma’nevî, s.24-25.

Sayfayı Paylaş