I. DÜNYA SAVAŞI'NDA MEDİNE'DEN GETİRİLEN EMÂNETLER

Somuncu Baba

“Padişah dairenin sırma işlemeli perdeleri bir ziyaret sırasında Kisve-i Saadeti eskimiş halde görüp üzülmüş ve ‘Daireyi ziyaretim sırasında hem müteessif hem de mahcup oldum. Benim üstümdeki elbiseler parıl parıl parlasın da¸ perdeler kapkara olsun… Ben¸ Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hazretlerinin kölesiyim. Köle öyle olur da Efendisi böyle mi olur?' demiş ve yenilemiştir.”

I. Dünya Savaşı sırasında Medine'nin boşaltılmasına karar verilince¸ asırlardır Sürre Alaylarıyla Mekke ve Medine'ye gönderilip biriken hediyelerin¸ bir kısım emanetlerle birlikte Topkapı Sarayı'na gönderilmesi uygun görüldü. Zira zayi olma tehlikesi mevcuttu. Hicaz Kuvve-i Seferiye Kumandanı Fahreddin Paşa¸ Şeyhü'l-Harem Ziver Bey ile görüşerek nakillerinde dinî açıdan bir sakınca olmadığını öğrenince emanetleri emniyetli bir şekilde İstanbul'a göndererek Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilmesini sağlamıştır. Büyük elmas parçaları¸ süslü şamdanlar¸ avizeler¸ kandiller¸ askılar¸ yelpazeler¸ tespihler¸ nadir yazma eserler ve Kur'ân-ı Kerimler gibi maddî ve manevî bakımdan paha biçilmesi mümkün olmayan bu eserlerin çoğu günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Bölümü'nde muhafaza edilmektedir. Her biri birer hazine kıymetindeki bu eserlerden yuvarlak bir altın levha üzerinde bulunan biri 52¸ diğeri 48 kırat büyüklüğündeki Sultan I. Ahmed tarafından vakfedilen elmaslara Kevkeb-i Dürri denilmekte ve Hazret-i Peygamber (s.a.v)'in Muvacehe-i Saadet denilen mübarek çehreleri karşısında kabrinin örtüsüne asılmakta idi. Sultan Ahmed¸ babasının yüzük olarak parmağında taşıdığı bu elması¸ kendisine intikal edince levha üzerine yerleştirip Medine'ye göndermiştir.


 


Binlerce pırlanta ile süslü 48 kilo som altından iki büyük altın şamdan¸ Sultan Abdülmecid tarafından hediye edilmişti ve her gece Hücre-i Saadette Cenab-ı Peygamber (s.a.v)'in baş ve ayakucunda yanardı. Bu şamdanlar “Mum Alayı” denilen bir merasime de konu olmuşlardı. Ramazan geceleri iki büyük şamdana ilâveten sekiz şamdanda daha balmumları yakılır ve teravihten sonra alayla “Mum Hazinesi” denilen yere götürülürlerdi. Bu iş için Medine'nin ayan ve eşrafına Ramazan ayından birkaç gün önce tezkereler yazılırdı. Teravih kılındıktan sonra Şeyhü'l-Harem ve Naibü'l Harem bol yenli feraceler üzerine bellerine birer şal bağlayıp Hücre-i Saadet kapısında beklerler¸ içerideki nöbetçi ağalar kapıyı açtıktan sonra Hücre'ye dâhil olup iki büyük şamdanı tazimle alırlardı. Diğer şamdanları ise birer ağa alıp kapıda salât-ü selâm okuyarak beklemekte olan ve daha önce tezkere ile davet edilenlere teslim ederlerdi. Harem-i Şerif'te yanan diğer mumları da ferraşın alıp alaya dizilirdi. Önde Hücre-i Saadetin¸ arkada Harem-i Şerif'in mumları¸ iki yanlarında otuz kırk ağa¸ en önde üstlerinde ferace¸ ellerinde asalar ile dört çorbacı ağır ağır giderken müezzinlerden biri Hücre-i Şerif'e karşı yüksekçe bir yerde durup Hazret-i Peygamber (s.a.v)'i vasfa başlardı¸ salât-ü selâmdan sonra Ashab-ı Güzini yâd eder¸ İslâm Devletinin padişahına¸ hacılara¸ din ve devlet büyüklerine¸ bütün Müslümanlara dua ederdi. Müezzin ‘el-Fâtihâ' diyene kadar hurma bahçesine ulaşan mumları Medine'nin çocukları alır¸ koşarak Mum Hazinesi'ne götürürlerdi. Bu alay seyrine doyum olmayan bir manzara teşkil ederdi.


 


I. Dünya Savaşı yıllarında emanetler ile ilgili önemli bir olay da Anadolu'ya nakilleri meselesidir. Savaşın en hararetli günlerinde İstanbul'un düşman eline geçmesi tehlikesi belirince Topkapı Sarayı'ndaki Hazine eşyası Konya'ya gönderilmiş¸ en son Hırka-i Saadet ve emanetler ile beraber Sultan Reşad'ın da gitmesi kararlaştırılmıştı. Hatıralarda anlatıldığına göre Sultan Reşad¸ haberi alınca son derece şaşırmış. Hırka-i Saadet memurlarından ve padişahın berberbaşısı olan Şükrü Bey tıraş için gittiğinde¸ şaşkınlıktan sandalyeye oturamaz haldeymiş. Şükrü Bey¸ hükümdara “Padişahım¸ görüyorum ki çok üzgünsünüz. Müsaade buyurursanız bu Emânât-ı Mukaddese İstanbul'da durdukça düşman ayak basamaz. Bu nakil işini tasvip buyurmayınız ve Konya'ya gitmeniz de doğru olmaz.” demiş. Sultan Reşad bu sözleri işitince “Evet doğrudur.” deyip boynundan havluyu çıkartmış ve Mukaddes Emâ-netlerin yüzyıllardır muhafaza edildiği mekândan çıkarılması teşebbüsü gerçekleşememiş. Bu vesile ile Hırka-i Saadet Dairesi de esaslı bir tamir görmüş. Dairenin sırma işlemeli perdeleri de bir ziyaret sırasında Kisve-i Saadeti eskimiş halde görüp üzülen ve “Daireyi ziyaretim sırasında hem müteessif hem de mahcup oldum. Benim üstümdeki elbiseler parıl parıl parlasın da¸ perdeler kapkara olsun… Ben¸ Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hazretlerinin kölesiyim. Köle öyle olur da Efendisi böyle mi olur?” diyen aynı padişah tarafından yenilenmiştir.

Sayfayı Paylaş