HOYRATÇA HARCANAN HAYATLAR

Somuncu Baba

"Öyleyse keyfimizce sürdüğümüz ömür nasıl
bir şeydir peki? O da Allah'ın belli bir süreliğine
emanet ettiği¸ sınırlarını çizerek kullanma
imkânı bile verdiği ve zamanını kendisinin
belirlediği bir süre sonunda geri aldığı bir
emanet değil midir? "

İnsanın toplum önünde itibarını yansıtan değerlerden bir tanesi de emanete sahip çıkmasıdır. Peki emanet bırakıldığında yapılacak olan nedir? Elden geldiğince¸ bütün titizliği ile korunmasıdır. Gerekli titizlik gösterilmediği takdirde kişi hem güvenilirliğini kaybeder¸ hem de hıyanet etmekle suçlanır. Şöyle düşünelim: Uzun bir yolculuğa çıkacak olan bir dostumuz¸ bize olan güveni nedeniyle çok değerli bir eşyasını¸ döndüğünde almak üzere yanımızda bırakır. Bu durumda bize düşen nedir? Bu eşyayı kendi öz malımız gibi hatta daha da özenle korumaktır; kırılmaması¸ ortalıkta kalmaması hususunda hassas olmaktır. Bu eşyayı biz emanet olarak bıraksaydık¸ arkadaşımızdan neler bekleyecek idiysek aynısını yapmak durumundayız. Dostumuzun uzun seferinden döndüğünde emanet ettiği şeyin çalındığını¸ bozulduğunu veya kırıldığını öğrendiğinde nasıl üzüleceğini söylemeye gerek yok. Sözün özü¸ emanet insanın göz bebeği gibi bakması gereken¸ hatta kendi malından daha çok önem vermesi gereken bir şeydir.


Öyleyse keyfimizce sürdüğümüz ömür nasıl bir şeydir peki? O da Allah'ın belli bir süreliğine emanet ettiği¸ sınırlarını çizerek kullanma imkânı bile verdiği ve zamanını kendisinin belirlediği bir süre sonunda geri aldığı bir emanet değil midir? Bu emanet geri alınırken¸ hayatı israf ederek harcamış ve gerekli titizliği göstermemiş veya emanet tam alınırken Allah'ın hiç de razı olmadığı bir durumda isek¸ emanete gerekli titizliği göstermiş sayılır mıyız acaba? Elbette ki hayır.


Evet¸ Allah bu emaneti bizlere verirken¸ tamamen bir köşede dursun¸ hiç dokunulmasın dememiştir. Kullanma imkanı vermiş¸ ancak hangi şartlar içerisinde ve nasıl kullanabileceğimizin sınırlarını çizmiştir. Bizlere¸ kendisi ve Rasûlü vasıtasıyla hayat düsturları vermiştir. Helal ve haramları belirlemiştir. Dolayısıyla¸ kullanım alanı son derece geniş tutulmuş¸ ama tamamen hoyratça kullanılmama şartıyla teslim edilmiş bir emanetin sahibiyiz. Ayette belirtildiği üzere¸ sorumluluk yüklenerek hayat emanetini alan tek varlık biziz¸ yani insanlar.[1]


Öyleyse bütün hayatımıza bir de bu zaviyeden bakalım. Eğer ömür denilen bu emanetin gerçek sahibi bizsek ve geri alma vakti geldiğinde direnebilecek ve "canımı vermiyorum" diyebilecek isek¸ yaşamımızı istediğimiz gibi sürelim. Ama bugüne kadar böyle bir kahraman dünyaya gelmiş değil. Yeryüzünde¸ ötelerden beri sağ kalmış ve ölmeye direnen bir insan gözükmüyor. Bizden de böyle birinin çıkmayacağı kesin. Geldik gidiyoruz ve bu gidiş¸ büyük ihtimalle hiç beklemediğimiz bir anda olacak. Birden sahibi gelecek ve "şu emaneti ver hele" diyecek. İşte o vakit emaneti keyif içinde¸ Allah'ı hoşnut edip kendisinin de Allah'tan hoşnut olduğu bir halde teslim edenimiz¸ gerçekten de emanete sahip çıkmış demektir.


Bazı konuşmalarımız esasında ne kadar boş ve anlamsız¸ kimi zaman ağzımızdan kendimizin bile inanmadığı sözler dökülüyor. Allah ve Rasûlü emanete nasıl sahip çıkacağımızın kılavuzluğunu yapmış olmasına rağmen¸ şimdi biz bunu bir yana koyarak¸ nasıl olur da iyi bir kulluk yaptığımızı¸ hayatı Allah ve Rasûlünü memnun ederek sürdürdüğümüzü iddia ediyoruz? İsyanlar ve günahlar içinde yaptığımız ardımızda¸ yapmadığımız önümüzde dururken¸ hem de Allah'ın bizi bizden iyi bilip takip ettiğini bilirken¸ nasıl olur da iyi bir kul olduğumuzu söyleyebiliyoruz ki? Bunu dediğimiz anda canımızı teslim ettiğimizde cevabımızın ne olacağını bir düşünecek olursak¸ günahlarımıza alışmamız nedeniyle ne kadar rahat olduğumuzu anlarız. Demek ki emanete gereği gibi sahip çıkmıyoruz.


Dediğimiz gibi¸ sınırlar var aşılmaması gereken. Öncelikle Allah'a karşı sorumluluklarımız var. Bunlara dikkat etmek zorundayız. Haram ve helaller yanında¸ îfâ edilmesi gereken ibadetlerimiz var. Esasında bu yazımızda bunları dile getirecek değiliz. Ama bilmek gerekir ki¸ bunların ötesinde de dikkat etmemiz gerekenler var¸ pek aklımıza getirmediğimiz. Onlara değineceğiz.


Öncelikle kendimize karşı sorumluluğumuz var. Bedenimizi ve duygularımızı koruyup kollamak durumundayız. Bunun yanında ailemize ve mü'minlere karşı mes'ûliyetimiz var. Müslüman olmamız nedeniyle İslam dünyasının bir parçasıyız. Ümmeti bir beden olarak düşünecek olursak¸ bu bedenin bir parçası da biziz. Binayı sağlam ve sağlıklı tutmakla yükümlüyüz. Bizim eksiklik ve kusurlarımız binaya zafiyet veriyorsa¸ üzerimize düşeni gereği gibi yapmıyoruz demektir.


Basit bir örnek verelim. Trafik kurallarını tamamen göz ardı ederek deli gibi araba süren bir insan düşünün. Bu insanın yaptığı kaza ile hayatını sonlandırdığını varsayalım. Ona bu kazaya koşma yetkisini kim veriyor peki? "Can benim¸ istediğim gibi sürerim." diyebilir mi? Sahip olduğu yaşa gelene kadar ona harcanan emekler ve ondan beklenen ümitler ne olacak? Ailesini ve bir parçasını oluşturduğu İslam ümmetini bu şekilde bırakıp öteki tarafa göçmeye hakkı var mı? Belki de hayatının en olgun döneminde¸ ailesine¸ vatanına ve ümmete pek çok güzel hizmetler sunabilecekti. Ama o bedenini heder etti ve bütün beklentileri boşa çıkardı.


Hele hele böyle birinin ailesinin beklentileri ne olacak? Annesiz veya babasız kalan çocuklar kendisinden sonra kimlerin elinde büyüyecek? "Anne" veya "baba" diyemeden hayatlarını sürdürmenin¸ kendilerini okşayacak iki çift elden yoksun kalmanın¸ her dem acı ve elem çekerek onu hatırlamanın¸ göz yaşı dökmenin¸ ileriki yaşlarda onun örnekliğini ve önderliğini tadamadan hayatın yükü altında ezilmenin ve bu ağır yüke katlanmak zorunda olmanın bedelini kim ödeyecek?


Öyle insanlar var ki¸ ülkesi kendisinin yetişmesi için uzun yıllar masraf etmiş. Okutmuş¸ giydirmiş ve belli bir meslek sahibi yapmış. Tam bunun meyvesini toplama noktasına gelmişken¸ bir bakıyorsunuz ki¸ akıl almaz veya en azından kabul edilemez bir çılgınlık yaparak hayatının sona ermesine sebep olmuş¸ gereken titizliği ve önemi göstermediğinden dolayı. Oysa buna hakkı yok; hiç ama hiç yok. Yaşadığı hayat sadece kendisinin hayatı değil ki. Onun yaşamı bizim de yaşamımız. Bizim ondan alacaklarımız var. Ailesinin alacakları var; en nihayet ülkesinin ve ümmetin alacakları var. Bunları ödemeye çalışması gerekirdi. Borcu ödemeden¸ yükümlülükleri yerine getirmeden kaçıp gitmenin âlemi yok.


Bütün bu saydığımız ve sayamadığımız nedenlerden ötürü¸ Müslümanın ellerini kafasının arasına alıp ciddiyetle düşünmesi gerekir: Ben sağlığıma dikkat etmediğimde¸ her önüme konanı yediğimde¸ kalbime olabildiğince yüklendiğimde veya kendimi hızla ölüme sürükleyen sigarayı dudaklarımdan eksik etmediğimde¸ sadece kendime mi kötülük etmiş oluyorum?


Çocuklarının amaçsız ve hoyrat yaşamları sonunda¸ ölümle birden yüzleşmeleri nedeniyle elemlerde boğulan nice analar-babalar görüyoruz. Şu an yaşamını israf edercesine harcayanlarımız da benzeri pek çok örnekler görmüşlerdir. Zaten televizyon haberlerinin önemli bir kısmı bu tür olaylara ayrılmış durumda. Yüreği kavrulmuş¸ hayata kendisini bağlayan dayanaklardan birini kaybetmiş bir halde çocuğunu sayıklayan o annenin-babanın çektiği sıkıntıyı gözlerimizin önüne bir getirelim. Hakkımız var mı onlara bu gereksiz acıyı tattırmaya?!


Demek ki yaşadığımız esasında kendi hayatımız değil. Hepimiz¸ yine hepimizin olan ortak hayatı yaşıyoruz. Zira her birimizin yaşantısı¸ başta ailemiz¸ arkadaş çevremiz ve akrabamız olmak üzere yakın çevremizi daha sonra da ülkemizi ve en nihayet bütün bir ümmeti ilgilendirmektedir. Sözün özü¸ karşılıklı olarak birbirimizin üzerinde hakkımız var.


Sözü¸ konuya bir köşesinden değinen iki hadisle sonlandıralım:


"İnsan kıyamet günü şu beş şeyden sorulmadıkça hiçbir yere adım atamaz: Ömrünü nerede tükettiği¸ gençliğini nerede harcadığı¸ malını nereden kazanıp nereye harcadığı ve ilmiyle ne gibi amel işlediği."[2]


Sahabeden Osman b. Maz'ûn'un hanımı zaman zaman Hz. Âişe vâlidemize uğrardı. Kadın¸ giyimine dikkat eder¸ ellerine kına yakardı. Âişe vâlidemiz kadını son gelişinde üzgün ve her zamanki giyiminde görmeyince endişelenir. Sorunun ne olduğunu sorar. O da eşinin dünyadan elini eteğini çektiğini¸ kendileriyle ilgilenmediğini söyler ve ilgisizliğinden şikâyetçi olur. Hz. Âişe de olan biteni Allah Rasûlüne aktarır. Hz. Peygamber¸ Osman'ı yanına çağırarak "Osman! Yoksa benim sünnetimden yüz mü çevirdin?” diye sorar. Osman ise asla böyle bir niyeti olmadığını¸ tek çabasının Allah Rasûlüne uymak olduğunu söyler. Hz. Peygamber de ona şu tavsiyeyi yapar: “Ama ben hem uyurum¸ hem namaz kılarım. Bazen oruç tutarım¸ bazen tutmam. Hanımlarımla da beraber olurum. Allah'tan kork ey Osman! Zira ailenin senin üzerinde hakkı var¸ misafirinin senin üzerinde hakkı var¸ bedeninin senin üzerinde hakkı var. Öyleyse oruç tut¸ ama bazen tutma; namaz kıl¸ uykunu da uyu![3]










[1] 33/Ahzâb¸ 72.



[2] Tirmizî¸ 2416.



[3] Ebû Dâvûd¸ 1369.

Sayfayı Paylaş