HIRSIN UYKUSUZ BIRAKTIĞI GECELER

Somuncu Baba

"Bir de felaketi kendileri çağıranlar
vardır; bunlar hırslarının peşinde
koşarak gece ve gündüzlerini perişan
edenlerdir. Daha fazla dünyalık elde
etmek¸ uzanabildikleri her şeyi yiyip
bitirmek için çırpınırlar. Ailelerini
ihmal ederek gece gündüz demeden
sermayelerini artırmak peşinde
koşarlar. "

İnsan hayatta beklemediği sıkıntılarla karşılaşır. İşlerini yoluna koymaya çalışırken ekonomik krizle çarpılır¸ yanlış yatırım nedeniyle dibe vurur¸ bir yangına veya hırsızlığa sermayesini teslim eder. Ailesiyle günlerini neşeli ve asûde bir şekilde geçiriyorken beklenmedik bir kaza¸ bir vefat veya uzun süreli bir hastalık bütün huzurunu kaçırır. Namaza durduğunda kendisini ibadete veremez. Yatağa başını koyduğu anda uyuduğu günleri hasretle aramaya başlar; bir o yana bir bu yana döner. Karşılaşılan bu tür felaketler karşısında mü'minin sabrı ve sebatı¸ daha doğrusu Müslüman olarak olaylar ve gelişmeler karşısındaki tavrı önemlidir. Bununla birlikte bahsettiğimiz bu tür olayların bir kısmında insanın kendisinin dahli genellikle yoktur ya da çok azdır. Zira insan bir düzen kurmaya bir başka ifadeyle düzensizlikten kaçmaya çalışırken gelen felaket ve sınanma onu bir kaosun içine sürükler.


Bir de felaketi kendileri çağıranlar vardır; bunlar hırslarının peşinde koşarak gece ve gündüzlerini perişan edenlerdir. Daha fazla dünyalık elde etmek¸ uzanabildikleri her şeyi yiyip bitirmek için çırpınırlar. Ailelerini ihmal ederek gece gündüz demeden sermayelerini artırmak peşinde koşarlar. Her şeylerini dünyaya göre ayarlarlar¸ Allah'tan uzaklaşarak dünyanın zebunu olurlar. Hırslarının ve açgözlü oluşlarının maneviyatlarını körelttiği bu insanlara ibretle bakılmalıdır; ne kıldıkları namazdan ne de diğer ibadetlerden lezzet alırlar. İbadet dünyaları şekilde kalmıştır; hatta ibadetini terk edenleri veya o tarafta zaten gözü olmayanları görürsünüz. Dünyaya amansız bir şekilde saldırmanın neticesinde muvâzenelerini kaybetmişlerdir. Dalgındırlar¸ bir şey sorduğunuzda size gecikmeli cevap verirler¸ akılları sürekli başka yerlerdedir¸ zihinleri kendi ürettikleri sorunlarla meşguldür.


Akşama kadar kendini parçalarcasına zihninden planlar yapıp¸ ölçen¸ biçen¸ tartan¸ oradan oraya doldurup boşaltan¸ hayattan tamamen kopan bir insanın en büyük derdi yatağa girmesiyle başlar. Allah geceyi insanlar için bir dinlenme¸ dünyayla irtibatı kesme ve bir örtü olarak tanımlamasına[1] rağmen¸ bu insanın yatağa girmesiyle birlikte günün bütün dertleri zihnine üşüşmeye¸ geçen günde ne kazandığını ne kaybettiğini hesap etmeye; yarının planları gözünün önüne gelmeye başlar. Bir o yana bir bu yana döner. Gözünü uyku tutmaz¸ tam uyuyacakken aklına yeni bir şey gelir¸ yataktan kalkar not alır. Normalde insanın sabah uyandığında dinlenmiş olması gerekir¸ ancak zihninin yorgunluğunu üzerinden atamayan böylesi zevat¸ bedenlerinde sabahları bile yorgunluk hissederler. İnsan uykudan uyanınca yorgun olur mu diye düşünülebilir¸ ancak rüyasında bile para meselelerini didikleyen¸ alacak verecek hesapları yapan¸ mal aldığı ve sattığı kimselerle tartışan bir insanın sabah uyandığında zinde olmasını beklemek her halde ham bir hayal olur.


Burada kötü olan bir durum da aşırı dünya hırsının insanı haram helal çizgisinden uzaklaştırmasıdır. Sermayesinin ve birikiminin hızla katlanarak büyümesi için çılgınca bir gayret içine giren ve gözü başka bir şey görmeyen bir insanın¸ neyin meşru neyin gayr-i meşru olduğuna dikkat etmesi beklenemez. Onun bütün hedefi yığınların üzerine yeni yığınlar eklemektir. Esasında yaptıklarının önemli bir kısmının Allah'ın razı olmayacağı işler olduğunun da farkındadır¸ ancak ilk başlarda bu tür işleri yaparken kalbinde bir kasılma ve huzursuzluk hissetse de zamanla bu sızı yerini çok hafif bir titremeye bırakır¸ sonunda iş öyle bir noktaya varır ki bir şey hissetmez olur; başkalarının neler götürdüğü düşüncesi kendi yaptıklarını meşru göstermeye başlar. Bahsettiğimiz bu insanların önemli bir kısmı farz ibadetleri aksatmamaya da büyük bir önem verirler.


Bütün bunları dile getirirken elbette sermaye düşmanlığı veya zenginlik karşıtlığı sergiliyor değiliz. Özellikle günümüz dünyasında maddî gücü ellerinde bulunduran büyük sermayenin dünyaya nizâmât verdiğini ve ülkeleri oradan oraya savurduğunu¸ toplumları dize getirdiğini görmekteyiz. Bu nedenle¸ mü'minlerin de ekonomik anlamda güçlenmelerini ve bu güçlerini İslâm karşıtı küresel sermaye karşısında kullanarak mü'minlerin önünde yer almalarını istemekte ve bunu önemsemekteyiz. Ancak burada sorulacak soru¸ sermayesini artırma çabası içindeki insanın bu bilincini ne kadar koruyabildiğidir; değerlerinden¸ başka bir ifadeyle rabbinden ve peygamberinden uzaklaşmadan¸ kendisini unutmadan safını ne derece muhafaza edebildiğidir. Zira maddenin insanı azdıran boyutu bellidir. Kişi herhangi bir çizgi tanımadan malını artırmaya çalışırken sosyal hayatta da benzer bir tutum sergileyerek bireysel yaşamında pek çok harama bulaşmaya başlar. Dolayısıyla sermayesini artırmak için çılgınlıklar peşinde koşan bir insanın bireysel yaşantısında farklı bir tutum sürdürmesi beklenemez. Bunların ikisi birbirini etkileyen unsurlardır. Harama iyice bulaşırsa¸ bunun tezâhürleri sosyal yaşantısında görülmeye başlar. Bu bozuk çizgi zina¸ içki ve benzeri kötü alışkanlıklara kadar uzanır. Bu nedenle değerlerden uzaklaşarak hırs ve açgözlülükle yığılan sermaye¸ insanın rabbinden uzaklaşmasına vesile olur. İşte bizim burada dile getirmeye çalıştığımız husus¸ insanın sermayesini artırmaya çabalarken kendisinden uzaklaşmamasıdır. Yatağa girdiğinde koyunları sayma ihtiyacı olmaksızın huzurlu bir şekilde uyuyabilmesidir.


Peki kendi içinde huzuru bulamamış olan bir insanın ailesine ve çevresine huzur vermesi nasıl beklenebilir? Böyle bir insan¸ hem kendisi hem de çevresi için her zaman telaşın¸ kaosun ve mutsuzluğun kaynağıdır. Kasaveti evine de taşır. Evine gelmesi ailesi için bir mutluluk vesilesi değildir. İşyerinden eve taşıdığı asık surat ve stres kapıdan içeri adım atmasıyla birlikte ev halkını etkisi altına alır. Çocuklar neşelerini kaybederler¸ birbirlerine şaka yapamazlar. Hatta eşi ona yakınlık gösterip halini hatırını ve gününü nasıl geçirdiğini sormaya bile çekinir. Terslenmekten korkar. Aile ortamı birbiriyle anlaşamayan ve farklı dilleri konuşan yabancılar meclisine dönüşür.


Modern zamanların meşgaleleri¸ zengin olsun fakir olsun Müslümanları Allah'tan daha fazla uzaklaştırmamalı; bu dönemlerde rabbimizden koparan faktörlerin çoğaldığının elbette farkında olmalıdır. Gerçekten de insanın rabbiyle arasına giren engeller o kadar fazla çoğaldı ki¸ Müslümanlığın yaşanması her zamankinden fazla zorlaştı. Nereden bakarsanız bakın¸ kulluğumuzu yaşayabilmemizin önünde pek çok engel¸ bizi çelecek sayısız arızalar söz konusu. Bütün bunların insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırmamalıdır.


Baştan beri saydığınımız olumsuzluklar bir çıkış yolu olmadığı anlamına gelmemektedir elbette. Ancak unutmamak gerekir ki¸ dünyayı çirkinleştiren de güzelleştiren de insanın kendisidir. Hatta kendi dünyasını güzelleştirip çirkinleştiren de büyük oranda insanın bizzat kendisidir. Bu nedenle dışarıdaki olumsuzlukları sayarak kendimize bahane ve mazeret üretmenin mantıksal bir tarafı yoktur. Bu nedenle gecelerimizi neden uykusuz geçirdiğimizin sebeplerini kendimize sormamız gerekir. Allah'ın bir yana bırakıldığı¸ Rasûlullah'ın unutulduğu ve kulluğun sadece şekilde kaldığı bir yaşamda insanın mânevî açlığı giderilmezse ortaya başka bir sonucun çıkmayacağını görmemiz gerekir. Zira insan fıtratını zorlayan bir yolla maddî açlık giderilmeye çalışılır¸ bunun yanında mânevî açlık boyutu ihmal edilirse¸ ortaya çıkan insan tablosu işte böyle kötü olur.


Burada en büyük sorun insanın kendi başına kalmasındadır. Yaşadığımız modern dünyada insanı kontrol edecek –adı ne olursa olsun- güzel bir ortam olmazsa¸ bireysel yaşamaya çalıştığı İslâm onu ayakta tutmaya çoğu kez yetmez. Değerlerinden biteviye ödün vermeye başlar¸ haramlara bulaşır ve yukarıda anlatmaya çalıştığımız kuralsız bir yaşamın içine yuvarlanır.  Zira insanın dayanacağı¸ sorunlarını paylaşacağı ve yanlışlara düşmesine engel olacak iyi arkadaşlıklar ortamına olan ihtiyacı her şeyden fazladır. Malı mülkü yığıp kulluktan uzaklaştıktan¸ huzur denilen şeyi sadece kitaplarda okuduktan¸ dünyayı huzursuzluk yurdu ettikten¸ bir de üstüne âhireti heder ettikten sonra bütün birikimlerin ne faydası olacak ki? Bu nedenle hırsımızın esiri olmamaya çalışalım.


Konumuzu bir âyet ve dört hadisle bitirelim: "Doğrusu¸ onların (Yahudilerin) hayata diğer insanlardan ve hatta Allah'a eş koşanlardan daha düşkün olduklarını görürsün. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür."[2] "Ademoğlu yaşlanır¸ fakat ondaki iki şey gençleşir: Mal üzerine hırs¸ ömür üzerine hırs…"[3] "Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi ise maldadır."[4] "Bir koyun sürüsünün üzerine salıverilen iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar¸ kişinin mal ve şeref hırsının dinine olan zararından daha ağır değildir."[5] "Ademoğlunun iki vadi dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Ademoğlunun karnını (gönlünü) topraktan başka birşey doldurmaz. Şu kadar ki¸ tövbe eden kişinin tevbesini Allah kabul eder."[6]










[1] 78/Nebe'¸ 9¸10.



[2] 2/Bakara¸ 96. 



[3] İbn Mâce¸ 4234.



[4] Tirmizî¸ 2258.



[5] Tirmizî¸ 2298.



[6] Tirmizî¸ 2259.

Sayfayı Paylaş