HAZRETİ MUHAMMED (SAV)'DEN GÜNÜMÜZE MUKADDES EMANETLER SANCAK-I ŞERİF

Somuncu Baba

"Bugün Topkapı Sarayı Mukaddes Emânetler Dairesi'nde gümüş bir sandık içinde
muhafaza edilen Sancak-ı Şerif¸ bizzat Hz. Peygamber (s.a.v)' in zat-ı risaletpenâhîlerine
mahsus olan Ukab'dır. "

Hazreti Muhammed (s.a.v)'e ait sancak¸ Âlem-i Nebî¸ Âlem-i Şerif¸ Liva-i Saadet¸ Liva-i Şerif isimleriyle de anılır. Bu sancak halen Topkapı Sarayında mukaddes emanetlerin arasında bulunmaktadır.


İslâm'dan önce¸ Arap kabileleri arasında meydana gelen savaşlarda bayraklar kullanılmıştır. Muharipler bayrakların altında toplanarak savaşırlar ve sürekli olarak onu gözetirlerdi. Bayrağı taşımakla görevli kimse öldürülüp bayrak yere düştüğü zaman askerler yenilgiyi kabullenerek dağılırlardı. Bundan dolayı savaşlarda bayrakların önemi çok büyüktü. Hicretten sonra yapılan bütün savaşlarda da livaların kullanılmış olduğu görülmektedir. Bu livalar umumiyetle beyaz renkteydi. Bir de devlet başkanı ve ordu komutanı olarak Rasûlullah (s.a.v)'e ait Ukab adında siyah bir liva bulunmaktaydı. Aynı zamanda livaların yanında râyeler de yer almıştır. Ukab olarak adlandırılan Rasûlullah (s.a.v)'ın livası siyah renkte olup¸ üzerinde “Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-Resûlullah” yazısı bulunmaktaydı. Daha sonra Sancak-ı Şerif olarak adlandırılan liva budur. Peygamberimiz¸ Medine-i Münevvere'yi teşrif buyurdukları sırada Büreyde bin Husayb el-Eslem (r.a) başından sarığını çözüp bir sırığa asmış ve şehre girişte Hz. Peygamber (s.a.v)'in önünce yürümüştü. Bu sarıktan oluşan sancak¸ İslâm'ın ilk sancağı idi. Hicretin yedinci ayında Hz. Hamza (r.a)'nın kumandasında Sifülbahr'e¸ sekizinci ayında da Ubeyde bin Haris bin Abdülmuttalib kumandasında Seniyyetülmere'ye gönderilen seriyyelere birer sancak verilmişti.


Uhud'da Peygamberimiz müşrik ordusunun sancağını kimin taşıdığını sordu. Eskiden olduğu gibi Abdüddaroğulları'nın taşıdığını öğrenince “Biz ahde onlardan daha çok bağlıyız.” diyerek Muhacirlerin sancağını da Abdüddaroğulları'ndan ve sahabiden olan Mus'ab bin Umeyr (r.a)'e teslim etti. Bu harpte Evs'in sancaktarı Useyd bin Hudeyr¸ Hazrecin sancaktarı Hubab bin Münzir ile Sa'd bin Ubade idi. Harb esnasında Mus'ab'ın önce sağ eli kesildi¸ sancağı sol eline aldı. Sol kolu da kesilince kollarıyla sarılıp göğsüne yasladı. Bir müddet sonra da şehit düştü. Mus'ab bin Umeyr (r.a) Mekke'nin en zengin ailelerinden birine mensuptu. Ailesi üzerine çok düşkündü¸ bir dediğini iki etmezlerdi. Son derece yakışıklı idi. Müslüman olmazdan önce Mekke'de en güzel elbiseleri giyip gezerken herkes kendisine imrenirdi. Uhud'da defnetmek istediklerinde kefenlemek için kısa bir hırkadan başka bez bulamadılar. Başını örttüklerinde ayakları¸ ayaklarını örttüklerinde başı açıkta kalıyordu. Sonunda ‘Emr-i Peygamberî' ile hırkayı başına çektiler¸ ayaklarını otlarla kapattılar.


Hayber savaşında Hz. Peygamber (s.a.v) “Bayrağı öyle bir ere vereceğim ki o Allah ve Resûlünü sever¸ Allah ve Resûlü de onu sever.” buyurmuşlar; bilahare Hz. Ali (r.a) Efendimizi çağırtıp sancağı kendilerine teslim etmişlerdi. Cenab-ı Hak da Hayber'in fethini Hz. Ali (r.a)'ye nasip etmişti. Hz. Ali'ye verilen bu sancağın beyaz renkli olduğu¸ yine Ukab'ın da Hayber'de kullanıldığı rivayetleri vardır. Mute Savaşında ise Sancak-ı Şerif Zeyd Bin Harise¸ Cafer Bin Ebu Talib'e ve Abdullah Bin Revaha'ya verilmiş¸ bu üç büyük sahabede şehid düşmüşlerdir.


 Peygamberimiz (s.a.v)'in vefatından sonra¸ Hz. Ebu Bekir (r.a) ve peşinden gelen Halifeler¸ bu sancağı savaşlarda sürekli olarak ordunun önünde bulundurmaya gayret göstermişlerdir. Sancak-ı Şerif¸ Raşid halifelerden sonra Emevilerin eline geçmiş¸ bu hanedanın çöküşünden sonra Abbasiler tarafından muhafaza edilmiştir. Bağdat'ın Moğollar tarafından işgal edilmesi üzerine¸ Mısır'a kaçan Abbasi Halifesi¸ Sancak-ı Şerifi de diğer kutsal emanetlerle birlikte Mısır'a götürmüştür. Mısır'ın Yavuz Sultan Selim tarafından alınmasından sonra bu sancak İstanbul'a getirildi. Sancağın¸ Kahire'den İstanbul'a getirilişi hakkında farklı bilgiler vardır. Sultan Selim'in Mısır seferi dönüşünde onu yanında getirdiği kaydının yanında Rodos muhasarası sırasında Mısır Kölemen beylerinden Hayır Bey tarafından¸ Kanunî Sultan Süleyman'a gönderildiği kaydı da vardır. Diğer bir rivayet de onun Şam'dan İstanbul'a gönderildiği şeklindedir.


 Kanunî Sultan Süleyman¸ Sancak-ı Şerif'i İstanbul'da alıkoymamış¸ hacılarla birlikte Surre Alayları ile Mekke'ye göndermiş ve dönüşte yine Şam hazinesinde muhafaza edilmiştir. 1593 tarihine kadar yetmiş beş sene bu şekilde Surre Alayları ile Mekke'ye gönderilen Sancak-ı Şerif¸ 1593 senesinde¸ Avusturya seferi esnasında Şam'dan gelen Yeniçeriler tarafından Gelibolu yoluyla cepheye götürülmüş¸ sefer sonunda tekrar Şam'a iade edilmiştir. 1594 yılında Macaristan seferi için önce İstanbul'a¸ buradan da orduyla cepheye gönderilmiştir. 1595 senesinde tekrar sefere götürülmek üzere İstanbul'a getirilen Sancak¸ İstanbul'da alıkonulmuş ve bu tarihten sonra¸ padişahlar¸ çıktıkları seferlerde onu yanlarında götürmüşlerdir. Sancak-ı Şerif'le birlikte ilk sefere giden hükümdar III. Mehmed'dir. 1596 senesindeki Eğri Seferi'ne Hırka-i Saadet'le birlikte Sancak-ı Şerif de götürülmüştü. Sancak-ı Şerif'in yanında 300 kadar seyyid ve şerif vardı ki bunlar Fetih Sûre-i Celilesi'nin kıraati ile meşgul oluyorlardı. Eğri Kalesi fethedilip Haçova'daki düşman ordusu üzerine yüründü. 150 bin kişilik Haçlı ordusu ile 100 bin kişilik Osmanlı ordusu karşılaştı. Savaş sırasında Osmanlı ordusu bozguna uğradı¸ Padişah ve Sadrâzam'ın otağları düşman eline geçti. Sancak-ı Şerif'le beraber daha gerilerde bir tepe üzerinde bulunan Padişah şaşırmış haldeydi¸ geri dönmeyi düşünüyordu. Hoca Sadeddin Efendi metin bir tavırla Padişah'ın atının başını tuttu; “Padişahım¸ lâzım olan¸ yerinizde sâbit ve ber-karar olmaktır. Cenk hâli budur. Ecdad-ı izamınız zamanında da ekseriya böyle olagelmiştir. Mucizât-ı Muhammediyeyle inşaallah zafer ehl-i İslâm'ındır. Hatır-ı şerifinizi hoş tutun.” dedi. Hoca Saadeddin Efendi'nin irşadı ile cesaretlenen Padişah¸ Hırka-i Saadet'i mahfazasından çıkartarak teberrüken giydi¸ işler bir anda tersine döndü. Ordugâhta çadırcı¸ aşçı¸ yamak¸ hamal¸ atoğlanı¸ deveci¸ katırcı vs. 10–15 bin kadar hizmetli vardı. Bunlar Padişah'ın çadırının tehlikede olduğunu görünce ellerine pala¸ kılıç¸ kazma¸ balta¸ çadır kazığı¸ odun¸ kepçe ne geçirdilerse düşman üzerine hücum ettiler. Ordu İstanbul'a muzaffer olarak döndü. Pakalın; Silahdar Tarihi'nden naklen şu bilgileri vermektedir: Sancak-ı Şerif aslen tek parça olup¸ siyah yünden (saf) mamuldür. İstanbul'a getirildiği zaman tek parça olan Sancak-ı Şerif zamanla eskimiş ve parçalara ayrılmıştır. Bunun üzerine aslına uygun olarak üç sancak yaptırılmış ve Sancak-ı Şerif'in parçaları ikişer üçer parça şeklinde bu sancaklara dikilmiştir.


Böylece ortaya üç adet Sancak-ı Şerif çıkmıştır. Hırka-i Saadet dairesinde bulunan bu üç sancaktan birini padişah bizzat sefere çıktığı zaman Hırka-i Şerif'le birlikte yanında götürürdü. Sadrazam sefere çıktığı zaman ikinci Sancak-ı Şerif ona tevdi edilirdi. Üçüncü Sancak ise devamlı yerinde dururdu. Padişah¸ Sancak-ı Şerif'i¸ sefere çıkacak olan sadrazama bizzat eliyle teslim eder; dönüşte de yine aynı şekilde geri alırdı. Sefere çıkacak ordu için şehir dışında ordugâh kurulmasından kırk gün önce Sancak-ı Şerif'in sandığından çıkartılarak bir mızrağın ucuna takılması âdet haline getirilmişti. Sancak-ı Şerif'in sefere çıkacak olan sadrazama teslimi¸ belirli bir merasimle yapılırdı. Ordunun sahraya çıkmasından kırk gün kadar önce Sancak-ı Şerif'in sandığından çıkarılıp gönderine takılması kanundu. Sancak-ı Şerif'in çıkarılacağı gün Fetih Sûresi okunur¸ ardından padişah tarafından omuza alınıp Hasoda'dan Arz Odası'nın Kütüphane kapısına kadar iki sıra halinde dizilmiş Enderun halkı arasından geçirilir¸ müezzin ve imamların tekbirleri arasında Arz Odası'nda tahtın sütununa dayandırılırdı. Sancak-ı Şerif için ordu içinde müstakil bir çadır kurulur¸ muharebe esnasında serdar-ı ekremin önünde bulundurulurdu. Etrafında da seyyid ve şeriflerden müteşekkil bir cemaat devamlı surette Feth Suresini okurlardı. Bu seyyidlerin başında yine evlâd-ı Peygamber'den Sancak-ı Şerif Şeyhi denilen bir zat olurdu. Osmanlı Devleti'nde Peygamber (s.a.v)'in soyundan gelenlerin hizmetiyle meşgul olan nakibüleşrafların maiyetindeki en önemli memur¸ alemdar denilen bu zattı. Sancak-ı Şerif¸ sadece askerî seferler esnasında yerinden çıkarılmazdı. İstanbul'da meydana gelen isyanları bastırmak için de Sancak-ı Şerif çıkartılır ve halka¸ bunun altında toplanarak âsilere karşı savaşma çağrısı yapılırdı. Sancak-ı Şerif son olarak 1826 yılında yeniçerilerin ayaklanmaları sebebiyle yerinden alınarak Sultan Ahmet Camii'nin minberine dikilmişti. Onun çevresinde toplanan halkın desteğiyle yeniçeriler topa tutularak¸ ortadan kaldırılmıştı. Osmanlılar¸ Sancak-ı Şerif'e büyük önem vermişler ve ona sürekli saygı göstermişlerdir. Sancak çıkarıldığı zaman¸ onun altında toplanmak ve savaşmak halk tarafından bir farz olarak telakki edilmiştir. Sancak-ı Şerif¸ Topkapı Sarayında Arz odası karşısındaki kapı önüne dikildiği zaman onun dikildiği yere¸ kimsenin basmaması ve hürmetsizlikte bulunmaması için 1908 devrimine kadar iki süngülü asker nöbet tutmuştu. Bu tarihten sonra kaldırılan Sancak-ı Şerif'in yerine bir taş dikilmiştir. Sancak-ı Şerif son olarak Osmanlı Devletinin I. Dünya savaşına katılması sebebiyle çıkarılarak Cihad-ı Ekber ilan edilmiştir. Sancak-ı Şerif¸ halen diğer kutsal emanetlerle birlikte Topkapı Sarayında muhafaza edilmektedir.


Bugün Topkapı Sarayı Mukaddes Emânetler Dairesi'nde gümüş bir sandık içinde muhafaza edilen Sancak-ı Şerif¸ bizzat Hz. Peygamber (s.a.v)' in zat-ı risalet-penâhîlerine mahsus olan Ukab'dır. Ukab zamanla yıpranarak dağılmaya yüz tutunca Osmanlılar tarafından yeşil atlastan üç adet yeni sancak yaptırıldı. Bu sancakların içine Resûlullah'ın (s.a.v) yadigârı olan Ukab'dan parçalar dikildi. Kaynaklarda bu sancakların da birkaç kez yenilendiği ve son yapılanlara Ukab'dan parçalar koyma âdetinden vazgeçildiği belirtilir. Siyaha yakın koyu renkteki Ukab ise halen Sancak-ı Şerif sandığında bir torba içerisinde muhafaza edilmektedir. Allah Resûlü (s.a.v)'ne ait bu mübarek sancak¸ adeta toz haline gelmiş olup arasında bulunan parçalardan üzerine sonradan birtakım yazıların da aplike edildiği anlaşılmaktadır.


BİBLİYOGRAFYA


1) Hilmi AYDIN¸ Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes Emanetler¸ İstanbul 2004.


2) M. HAMİDULLAH¸ Hazreti Peygamberin Savaşları¸ (Tercüme: Salih TUŞ)¸ İstanbul 1972.

3) M. Zeki PAKALIN¸ Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü¸ " Sancak-ı Şerif Maddesi"

Sayfayı Paylaş