HAYBERİN FETHİ VE HAZRETİ ALİ

Somuncu Baba

“Biz¸ Senden şu şehrin hayrını ve iyiliğini¸ halkının hayrını ve iyiliğini¸ bu şehirde bulunan her şeyin hayrını ve iyiliğini dileriz. “Onun şerrinden¸ halkının şerrinden¸ içinde bulunan her şeyin şerrinden Sana sığınırız!”

Hayber¸ volkanik bir arazi üzerine kurulmuş¸ kuvvetli ve sağlam yedi kaleye sahip bir şehirdi. Şam yolu üzerinde bulunan bu şehir¸ Medine'nin kuzey batısına düşüyor ve ona uzaklığı ise yüz mili buluyordu. Resûl-i Ekrem Efendimizle olan anlaşmalarını bozmaları sebebiyle Medine'den sürgün edilen Yahudilerin çoğu buraya yerleşmiş ve âdeta burayı Yahudiliğin bir nevi merkezi haline getirmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz¸ Mekkeli müşriklerle Hudeybiye anlaşmasını imzalamak suretiyle¸ Medine'yi onlardan gelebilecek tehlikelere karşı emniyet altına almıştı. Ancak¸ Kuzey tarafı Hayber Yahudilerinin bulunduğu taraftı ve henüz emniyetten mahrumdu. Hâlbuki bu emniyetin temini İslâmî gelişmenin sürat kazanması bakımından gerekli görünüyordu.  Aynı şekilde¸ Arabın en büyük ticareti Şam'la idi. Yahudiler ise¸ bu yol üzerinde bulunuyorlar ve burada bir güç¸ bir kuvvet olma istidadını gösteriyorlardı. Bu ise¸ İslâmî gelişme için bir tehlikeden başka bir şey değildi. Bu arada korkularından Hudeybiye seferine katılmaktan çekinmiş bulunan birçok kimsenin¸ Hicaz'ın bu en bereketli ve verimli şehri olan Hayber'de elde edilecek ganimeti düşünerek ve ona tamah ederek orduya iştirak etmek istedikleri görülüyordu. “Hayber'e biz de sizinle gidelim” diyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şu tâlimatı verdi: “Allah yolunda¸ İ'la-yı Kelimetullah uğrunda bihakkın cihad edecek olanlar hazırlansın! Bunların dışında hiç kimse bizimle birlikte gidemeyecektir. Onlara ganimetten de bir şey verilmeyecektir.” Bunu¸ Medine'nin içinde bütün halka da ilân etti. Hz. Peygamberin bu emri bize¸ Allah yolunda cihadın sırf Hakkın rızası gözetilerek¸ maddî hiç bir karşılık beklemeksizin¸ hattâ böyle bir şeye niyet dahi edilmeksizin yapılması gerektiğini göstermektedir.


Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (s.a.v)emri üzerine Müslümanlar derhal toplandılar. Sayıları 200'ü atlı olmak üzere 1600 kişiyi buldu. Bunlar sadece o anda Peygamber Efendimizle (s.a.v)birlikte Medine'den hareket edecek olanlardı. Daha sonra¸ Peygamber Efendimiz Hayber'de bulunduğu sırada içlerinde meşhur Ebû Hureyre'nin de bulunduğu Devs Kabilesinden 400 Müslümanla Habeşistan'dan gelen Muhacir Müslümanlar da orada İslâm ordusuna katılacaklardır. Peygamber Efendimiz¸ Medine'de yerine Gıfarlı Siba' bin Urfutat'ı vekil bırakarak¸ ordusuyla Muharrem ayı sonlarına doğru Hayber yönüne hareket etti. Peygamber Efendimiz¸ ordusu ile Reci' denilen yere vardı ve orada konakladılar. Burası Hayber'le Gatafanlıların yurdu arasında bir yerdi. Buraya gelip konmalarının bir sebebi vardı. Şöyle ki: Hayber Yahudileri Gatafanlılardan yardım istemişler¸ onlar da bunu kabul edip gerektiğinde gelip kalelerinde İslâm ordusuna karşı müştereken savaşabileceklerini bildirmişlerdi. Resûl-i Ekrem¸ bu durumu haber almıştı. Bu yardıma mâni olmak için de¸ Gatafanlılara¸ “Şayet Yahudilere yardım etmezlerse¸ fethedilecek Hayber'in bir yıllık hurma mahsulünün kendilerine verileceği” teklifinde bulunmuştu. Ancak¸ onlar kabul etmemişlerdi. İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz¸ ordusuyla buraya gelip konmakla¸ Gatafanlılardan Yahudilere gelebilecek herhangi bir yardımın önünü kesmiş oluyordu. Nitekim bu durum karşısında Gatafanlılar¸ Hayber Yahudilerine hiç bir yardımda bulunamayıp yurtlarında oturmak zorunda kaldılar.


 


Peygamberimiz (s.a.v.)in Duâsı


Resûl-i Ekrem Efendimiz Hayber önlerine varınca şöyle duâ etti:


“Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah!


“Ey yerlerin ve üstündekilerin Rabbi olan Allah!


“Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah!


“Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbı olan Allah!


“Biz¸ Senden şu şehrin hayrını ve iyiliğini¸ halkının hayrını ve iyiliğini¸ bu şehirde bulunan her şeyin hayrını ve iyiliğini dileriz. “Onun şerrinden¸ halkının şerrinden¸ içinde bulunan her şeyin şerrinden Sana sığınırız!”


Sabah olunca¸ Hayberliler¸ ellerinde ziraat âletleriyle tarlalarına gitmek üzere kalelerinden çıkınca karşılarında İslâm ordusunu buldular. Birden şaşırıp kaldılar ve “İşte Muhammed ve ordusu!” diye bağrıştılar. Beklenmedik bir durumla karşı karşıya kalmışlardı. Peygamberimiz (s.a.v)'in tâ Medine'den kalkıp gelerek kendileriyle harbe tutuşacağına birçoğu ihtimal bile vermemişti. Çünkü kaleleri kuvvetli idi¸ adamları da çoktu. Harp âletleri de oldukça fazla idi. Öyle ise Hz. Resûlullah bütün bunları göze alarak gelemezdi. Kanaatları buydu. Ne var ki¸ gerçek¸ düşündükleri gibi çıkmamış ve bu sebeple de şaşırıp kalmışlardı. Onların bu şaşkınlığını ve gerisin geri pürtelâş kaçıp kalelerine sığındığını gören Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)bu durumu hayra yorarak şöyle buyurdu: “Allahü Ekber! Allahü Ekber! Hayber harap oldu. Biz düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi¸ korkutulmuş olan o kavmin hali ne kötü olur!” Hayber Yahudileri aralarında görüştüler¸ konuştular ve sonunda kalelerinde kalıp müdafaa harbi yapmaya karar verdiler. Savaşacak olan Yahudilerin hepsi en kuvvetli kale olan Natat kalesinde toplandılar. Eşyalarını¸ âile ve çocuklarını da başka kalelere yerleştirdiler. Çarpışma¸ Yahudilerin toplandıkları Natat Kalesinden mücahidlerin üzerine ok atılmasıyla başladı. İslâm ordusu da Natat önünde karargâhını kurmuştu. İlk gün böyle geçti. Bu arada kalelerden atılan oklarla elli kadar mücahid yaralandı. İkinci günü Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle İslâm ordusu karargâhını Reci' mevkiine nakletti. Böylece yakınlarındaki evlerden gelebilecek tehlikelerden mücahidler korunduğu gibi¸ konmuş oldukları ilk yerdeki bataklıktan da uzak kalmış oluyorlardı.


Peygamber Efendimiz ve mücahidler her sabah silahlanarak Natat Kalesinin üst taraflarına geliyor¸ akşama kadar Yahudilerle çarpışıyor¸ akşamleyin ise tekrar Reci'e dönüyorlardı. Bu arada Peygamber Efendimiz bir baş ağrısına yakalandı. İki gün mücahidlerin yanına çıkamadı. Ordunun başına önce Hz. Ebûbekir'i görevlendirip Yahudilerle çarpışmaya gönderdi. Şiddetli çarpışmalar olmasına rağmen fetih gerçekleşmedi. İkinci sefere sancağını Hz. Ömer'e verdi ve mücahidlerle birlikte çarpışmaya gönderdi. Yine şiddetli çarpışmalar cereyan etti¸ ama fetih ona da nasib olmadı. Yedi gün böylece devam etti. Muhasara devam ediyordu. Peygamber Efendimiz¸ birgün şu müjdeyi verdi: “Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki¸ Allah ve Resûlü onu sever¸ o da Allah ve Resûlünü sever. Allah¸ onun eliyle fethi gerçekleştirecektir.” Mücahidleri bir merak sardı. Acaba bu büyük şerefe nâil olacak zât kimdi? Her mücahidin gönlünde uyanan samimi arzu ve duygu¸ Hz. Fahr-i Âlemin elinden mübârek ve şerefli sancağı alabilmekti. Geceyi bu ümit ve arzuyla geçirdiler. Sabah olunca merak ve heyecanları daha da arttı. Bu heyecan ve samimi arzusunu Hz. Ömer¸ “Kumandanlığı o günkü kadar arzu ettiğim zaman olmamıştır” diyerek dile getirmiştir. Her bir mücahid aynı arzu¸ aynı heyecan¸ aynı ulvî duygular içinde merakla bekleşirken¸ sabah namazından sonra Nebiy-yi Ekrem Efendimiz sancağın getirilmesini emretti. Sancak derhal getirildi. Artık bütün dikkatli bakışlar Efendimizin mübârek elinde bulunan sancağın üzerinde¸ kulaklar ise mübârek ağızlarından çıkacak ve fâtihi belirleyecek söze pür dikkat kesilmişti. Bu merak ve heyecan dolu manzara karşısında Hz.Peygamber (s.a.v)¸ “Ali nerede?” diye sordu. Gariptir ki Hz. Ali o sırada gözlerinden rahatsızdı¸ “Yâ Resûlallah¸ onun gözleri ağrıyor” dediler. Resûl-i Ekrem buna rağmen¸ “Olsun! Çağırın gelsin!” buyurdu. Haberi alan Hz. Ali¸ derhal huzura çıkıp geldi. Ağrıyan gözleri mübârek duasıyla şifâ buldu. Efendimiz ayrıca onun için¸ “Allah'ım! soğuğun sıkıntısını bundan gider!” diyerek de duâ etti. Hz. Ali der ki: “O günden sonra ne sıcaktan¸ ne de soğuktan asla rahatsız olmadım. Hz.Peygamberin(s.a.v) ak sancağı artık Hz. Ali'nin elindeydi. Merak dolu bakışlar¸ birden imrenmeye dönüşmüştü. Demek Allah ve Resûlünün sevdiği ve onun da onları sevdiği zât buydu. Demek Hayber¸ bu şerefli zâtın eliyle fetholunacaktı. Her bir Sahabî aynı duygular içinde İslâm'ın bu bahadırına gıpta ile bakıyorlardı. Sancağını Hz. Ali'ye teslim eden Resûl-i Ekrem kendisine zırhlı bir gömlek giydirdi ve Zülfikâr'ı da beline kendi eliyle bağladı. Sonra da şu emri verdi: “Allah¸ sana fetih nasip edinceye kadar çarpış. Sakın arkana dönme. “Hz. Ali¸ mübarek sancak elde heyecanla ilerliyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: “Onların kalelerinin yanına varıncaya kadar vakar içinde ilerle. Sonra onları İslâma dâvet et. Müslüman oldukları takdirde mükellefiyetlerini bildir. “Vallahi¸ senin vasıtanla¸ Allah'ın onlardan bir tek kişiyi hidayete erdirmesi¸ senin için birçok kızıl develere sahip olup onları Allah yolunda sadaka vermenden daha da hayırlıdır.” Peygamberimiz (s.a.v) bu sözleriyle aynı zamanda İslâmî fetihlerin maksadının ne olduğunu da ortaya koyuyordu.


 


Hz. Ali¸ Merhab'la Karşı Karşıya


Hz. Ali¸ elinde Hz. Resûlullahın beyaz sancağı ile mücahidlerin önünde ilerleyip sancağı Natat Kalesinin dibine dikti. onları İslâm'ın esaslarını anlatıp Müslüman olmaya dâvet etti. Fakat Yahudiler Müslüman olmayı kabul etmediler. Çarpışmak için kalelerinden çıktılar. Yapılan çarpışmada birçok yiğitleri¸ mücahitler tarafından yere serildi. Bu arada Hayber Yahudilerinin en cesuru kabul edilen Merhab¸ kardeşinin de öldürülenler arasında olduğunu duyunca¸ askerleriyle birlikte kaleden çıktı. Üzerinde iki kat zırh gömlek vardı. İki kılıç kuşanmış¸ başına da iki sarık sarmıştı. Yapılan teke tek vuruşmada¸ Yahudilerin en kuvvetli adamı olan Merhab¸ “Esedullah” (Allah'ın arslanı) ünvanının sahibi olan Hz. Ali karşısında dayanamayıp¸ kafası Zülfikârla ikiye bölünerek yere düştü. Manzarayı gören Hz. Resûlallah mücahidleri müjdeledi: “Sevininiz! Hayber'in fethi artık kolaylaştı.” Bundan sonra mücahidler¸ cesaretle düşmanın üzerine yürüdüler. Bu arada birçoklarını yere serdiler. Sadece Hz. Ali¸ o gün sekiz Yahudiyi öldürdü. Hattâ bir ara kalkanı elinden düştü. Hemen yanındaki kalenin kapısını yerinden sökerek kendisine kalkan yaptı. Fetih gerçekleşinceye kadar da kale kapısını elinden düşürmedi. Fetih müyesser olduktan sonra Hz. Ali kapıyı yere bıraktı. Sekiz kişi hep beraber sarıldıkları halde onu kaldırmaya muvaffak olamadılar.


Adamlarının teker teker yere serildiklerini gören diğer Yahudiler gerisin geri kaçışmaya başladılar. Artık¸ düşman bozulmuştu. Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimizin beyan buyurdukları gibi Allah¸ fethi Hz. Ali eliyle Müslümanlara ihsan etmişti. Kaçışan düşman askerleri arkasından Hz. Ali ile birlikte mücahidler Natat Kalesine daldılar. Fakat orada çocuklardan başka kimse göremediler. Onlara dokunmadılar. Akibetin kötü olacağını gören Yahudiler Natat'ı terk etmek mecburiyetinde kalmışlardı. Mücahidler¸ Nâim Kalesine doğru yürüdüler. Burada da düşmanla şiddetli çarpışmalar cereyan etti. Düşman bir çok adamını da bu kale önünde yapılan çarpışmada kaybetti ve kale teslim alındı.


On günü bulan bir muhasara esnasında kalelerinin birer ikişer düştüğünü gören Yahudiler¸ çaresiz kalıp sulh istediler. Peygamber Efendimiz bu isteklerini kabul etti. Kendilerinden gelen heyetle Resûl-i Ekrem arasında şu maddeler karara bağlandı.


1) Kalede çarpışmaya katılmış bulunan Yahudilerin kanları dökülmeyecek.


2) Hayber'den çocuklarıyla birlikte çıkıp gitmelerine müsaade edilecek.


3) Beraberlerinde bir hayvan yükünden başka bir şey götürmeyecekler.


4) Bunun dışında¸ gerek menkul ve gerekse gayrı menkul bütün mallar¸ yay¸ miğfer¸ at¸ cübbe¸ zırh¸ gömlek gibi silahlar ve üzerlerindeki elbiselerinden başka bütün elbise ve kumaşlar Hz. Peygamber'e(s.a.v) bırakılacak.


5) Hz. Resûlullah'a bırakılması gereken herhangi bir şey ne surette olursa olsun gizlenmeyecek¸ gizleyenler ise¸ Allah ve Resûlünün emân ve himâye taahhüdünün haricinde kalacaklar. Bu şartlar çerçevesinde anlaşmaya varılıp sulh yapıldıktan sonra¸ Yahudiler Hayber'den çıkmak üzere hazırlandılar. Bu sırada Peygamber Efendimize şöyle bir teklif getirdiler:”Biz mal mülk sahipleriyiz. Mülk bakımı ve işletmesini bilir ve başarırız¸ bırak bizi Hayber topraklarında kalalım! “Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ve Sahabîler burada duracak durumda değillerdi. Bakıp gözetmeye de müsâit bulunmuyorlardı. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (a.s.m.)¸ tekliflerini müsbet karşıladı ve Hayber mahsullarının yarı yarıya bölüştürülmesi şartı ile onların tekrar yurtlarında kalmasına müsaade etti. Ancak bu anlaşma¸ istendiği zaman Peygamber Efendimiz (s.a.v)tarafından ortadan kaldırılabilecekti. Böylece Yahudiler¸ İslâm devleti ile ziraî bir işletmede ortaklık akdetmiş gibi¸ işledikleri araziden yarı nisbetinde bir hisse vereceklerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz¸ her sene mahsul zamanı Abdullah bin Ravâha Hazretlerini Hayber'e gönderirdi. Hz. Abdullah¸ mahsulâtı yarı yarıya ayırır¸ sonra da onları istediğini almada serbest bırakırdı. Bu âdilane muamele karşısında Yahudiler¸ “Yer ve gök bu adalet sayesinde ayakta duruyor!” demekten kendilerini alamazlardı.


Hayber'de elde edilen ganimetler¸ bu gazâya katılmış olsun olmasın¸ Hudeybiye Sulh Anlaşması sırasında Peygamber Efendimizin yanında bulunan bütün Sahabîlere taksim edildi. Cenâb-ı Hak¸ Hudeybiye seferine iştirak edenlere¸ fethedileceğini ve kendilerine bol ganimet ihsan edeceğini önceden haber verip müjdelemişti. (Fetih Suresi 8-19. ayetler) Resûl-i Ekrem Efendimiz Ayrıca¸ Hayber'de gelip İslâm ordusuna katılan Devs Kabilesine mensup dört yüz Müslüman ile¸ Câfer bin Ebî Tâlib'in (r.a.)¸ başkanlığında Habeşistan'dan dönen ve Hayber'de Müslümanlara kavuşan Habeşistan muhacirlerine de bu ganimetten hisse ayırdı. Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle ganimet malları ilk önce beş parçaya ayrıldı. Beşte bir parça Peygamber Efendimize teslim edildi. Geri kalan dört parça ise Efendimizin emriyle satışa çıkarıldı. Peygamber Efendimiz¸ ganimet mallarından satılanların paralarını Müslümanlar arasında taksim etti. Hayber'in gayrı menkul malları¸ yeni arazi ve varidatı ise Şıkk¸ Natat ve Ketîbe mülkleri olarak bölüştürüldü. Şıkk¸ Natat ve Ketibe mülkleri¸ Müslümanların beşte biri hisselerine karşılık tutuldu. Ketibe mülkleri ise Beytülmale ait olmak üzere Peygamber Efendimize bırakıldı. Resûl-i Ekrem Efendimiz¸ Ketibe'nin mülk ve mahsûllerini ihtiyaç derecelerine göre¸ akrabaları¸ hanımları¸ Müslüman erkek ve kadınlar arasında bölüştürdü.


 


KAYNAKÇA: Müsned¸ Sahih-i Buhari¸ Sahih-i Müslim¸ Zadü'l-Mead¸ Hazreti Muhammed Mustafa¸ Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi.

Sayfayı Paylaş