GÜZEL ÖLÜM

Somuncu Baba

"Hayat¸ ölmektir.' Ama asıl olan güzel ölebilmektir. Allah'ın râzı olduğu bir kul olarak ebedî yolculuğa çıkmaktan ve âhireti kurtarmış olmanın sevinciyle kıyâmeti beklemenin ötesinde daha sevinç verici bir şey olamaz. Hele Allah için birbirlerini seven dostların âhirette yine bir arada olacakları bilinince. O zaman değmeyin bunun keyfine."

Bir önceki Pazar günü¸ kadim dostlarım Ali ve Mehmet'le beraberdim. Öğle namazını birlikte¸ yeni ibadete açılan Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii'nde kıldık. Cami aslına uygun olarak çok güzel restore edilmiş. Gereksiz tezyinatları kaldırmış ve camiye sâdelik hâkim kılınmış. Cami bu haliyle o kadar içten ve derûnî bir atmosfere sahipti ki¸ sizi sanki kucaklıyor gibiydi. Üçümüz de içinde namaz kılmaya doyamadık. Namaz sonrası hep birlikte cemaatin dışarı çıkmasını bekledik. Sonra çocukluk günlerimizde yaptığımız gibi¸ halının üzerine sırt üstü uzanıp gözlerimiz kubbede sohbete giriştik. Ellerimizde de doksandokuzluk tespihler¸ tıpkı çocukluktaki gibi. Nasıl da haz aldık bundan¸ anlatamam. Oradan buradan konuştuk¸ hatıralarımızı yâd ettik¸ cami içindeki yaramazlıklarımızı anlattık¸ hafta sonları sırf şeker almak için mevlidlere gelişimizi andık. Teravih namazlarında yaptığımız muziplikleri dile getirip "Sen onu yaptın¸ sen şunu yaptın.” diyerek suçu birbirimize attık. Bir ara hepimizin gözleri doldu. Sonra¸ Allah bizlere böyle güzel bir arkadaşlık nasip ettiği için şükrettik. Nasıl şükretmeyelim ki¸ hep birbirimizin hayrını istedik¸ hataya düşmemek için birbirimize her zaman destek olduk. Allah'a kulluk etmenin lezzetini birbirimizi teşvik ederek¸ birbirimize omuz vererek aldık. Pazar günleri Eyüp Camii'nde sabah namazını kılmanın ve ardından cami avlusunun bir kenarında çay eşliğinde sıcak simitlerle kahvaltı etmenin hazzını beraber tattık.


Halının üzerinde oradan buradan belki bir saat kadar konuştuk. Ta ki ihtiyar bir amca gelip camiye saygısızlık ettiğimizi söyleyerek keyfimizi kaçırana kadar. Sohbetin tadı kalmamıştı¸ dışarı çıktık. Vedalaştıktan sonra her birimiz kendi işine yollandı.


Doğrusu¸ aynı günün akşamı markete birkaç şey almak için girdiğimde¸ içimde bir sıkıntı belirivermişti anlamsız yere. Hani olur ya¸ bazen insan sebepsiz yere bir hüzne kapılır. Nedenini bilemez¸ üzerinden bu hali atmaya çalışsa da başaramaz. Bazen farkına varmadan aklının bir ucundan geçen bir geçmiş zaman hatırasıdır onu böyle yakalayan¸ bazen de ileriye dönük düşündükleri. Doğrusu beni hüzne götürenin ne olduğunu o an anlayamadım. Ufak tefek bir şeyler alıp evin yolunu tutarken cep telefonum cırcır çalmaya başladı. Arayan Mehmet'ti. İçim daraldı birden. Açtım¸ ağlıyordu. Ali'yi kaybettik¸ dedi. Elimdeki poşetler parmaklarımın arasından kayıp yere düştü. Hareket edemiyor¸ ona cevap da veremiyordum. Zar zor ağzımdan "innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn" kelimeleri döküldü sonunda. Edirnekapı'dan Haliç'e inen yolda yaptığı kazada hayatını kaybetmişti. Beraber gezindiğimiz¸ surlara çıktığımız yol üzerinde.


Bol Bol Ağladık¸ Dua Ettik


Ertesi gün kabre inip Mehmet'in eşliğinde onu son döşeğine yerleştirirken¸ kalbimden nelerin geçtiğini inanın şu an bile hatırlamıyorum. Belki de hissedemeyecek kadar düşüncelerim dağılmış ve donuklaşmıştım. Defin işlerini bitirdikten sonra yapabildiğim tek şey Mehmet'e sarılmak oldu. Artık üç yakın dost değildik. İkiye düşmüş¸ diğer dostu hatıralarımız arasına almıştık.


İkindiden sonra eve geldiğimde¸ yaşadığımız hayatın esasında ne kadar anlamsız olduğunu düşündüm. Doğuyorsun¸ büyüyorsun¸ evleniyorsun¸ çoluk çocuğa karışıyorsun¸ sonra herkes pat pat dökülmeye başlıyor. Bir gün sıra sana da geliyor. Geriye kalan ise hep hüzün. Hayat işte bu kadar acımasız bir şey.  Bunu tam olarak¸ geçen Pazar günü Mehmet'le yine Mihrimah Sultan'a gittiğimde anladım. Namaz sonrası yine halılara uzandık ama Ali yanımızda yoktu. Sadece bol bol ağladık¸ dua ettik¸ gözlerimiz kubbeye dikili halde.


Sonuçta Allah (c.c.) canı vermiş ve almıştı. Bizimkini de bir gün alacağı gibi. Bakî kalan olmadığına göre sıranın bizlere de geleceği kesin. Ancak hayattan elde ne var derseniz¸ kala kala insanın Rabbine yaptığı ibadetler ile güzel arkadaşlıkları ve bir de ailesi kalıyor. O zaman¸ öyle veya böyle bu hayatı tüketiyorsak¸ hak ettiği şekilde harcamaktan daha güzel ne olabilir ki? Güzel bir kulluk yaşamaya çabalamak¸ hayırlı evlatlar yetiştirmeye gayret etmek ve en sonunda da iyi bir insan olarak anılarak dostların arasından göç etmek.


Ali işte böyle biriydi. Bugün önüme boş bir kâğıt koysanız ve onu bize anlat deseniz¸ yazacaklarım güzellikten başka bir şey olmaz. Sizlere¸ ağzından kötü kelime dökülmemiş¸ namaz vakitlerine son derece titizlenmiş¸ sürekli hayrı hatırlatmış birinden söz ediyorum. Kendisiyle arkadaşlık yapmanın mâneviyat dünyanıza her zaman bir şeyler kattığı¸ Allah yolunda sürdürülmüş bir ahbaplıktan bahsediyorum.


Bunları yazarken aklıma sahâbe-i kirâm geliyor. Allah Rasûlü'ne öyle alışmışlardı ki¸ onunla birlikte olmaya¸ etrafında hâle oluşturmaya öylesine meftun idiler ki¸ kutlu elçinin hastalık döneminde dünyaları alt üst olmuştu. Nasıl olmasın ki¸ sevgili peygamberleri namazlara çıkamıyor¸ ateşler içinde yanıyor¸ harâretini bir nebze düşürmek için başından aşağı soğuk sular dökülüyordu. Biraz hafiflik hissettiğinde sahâbîlerinin kolları arasında ayaklarını yerde sürüyerek mescide çıkabiliyordu. Hele namaza çıkamadığında¸ perdeyi biraz aralayıp dışarıda mutlu bir haberini bekleyen sahâbîlerine hafiften tebessüm ettiğinde¸ ashâbın yürekleri yerlerinden hopluyordu. Kim bilir sahâbîler bu sayılı günler boyunca ne elemler¸ ne ıstıraplar çekmişler ve Allah Rasûlünün sevgisiyle ne kadar gözyaşı dökmüşlerdi. Ona öyle âşık olmuşlardı ki¸ onun da diğer insanlar gibi aralarından uçup gideceğini akıllarına yakın tutamıyorlardı.


Sonra Allah Rasûlü (s.a.v.) vefat etti. Sahâbîlerin bir kısmı kendisini kaybetti. Onun vefat ettiğini kabul etmekte zorlananlar oldu. Bu onlar için gerçekten de hüzün günleriydi. Mütebessim çehresiyle onlara her zaman iyilik yolunda önderlik eden o insan¸ her şeyleri olan o peygamber artık yoktu. Adeta öksüz ve yetim kalmışlardı.


Kulluğumuzun Hülasası


Ama Rasûlü  (s.a.v.) bir insanın geride bırakması gerektiğinden çok daha fazlasını bırakmıştı. Kutlu bir nesil yetiştirmiş¸ Allah'ın övdüğü bir toplum inşa etmişti. Ve bu ümmet¸ İslâm'ın nurlu sancağını dünyanın her yanına taşıyacaktı. Nitekim öyle de oldu.


Ali'nin vefatı nedense beni bunları düşünmeye sürükledi. Sonuçta Ali de ölecek bir gün¸ Veli de. Önemli olan geriye güzel bir iz bırakabilmektir. Sanırım yapmamız gereken bu. Bizler acaba öldükten sonra yanımızda neler götüreceğiz ve geride nasıl bir iz bırakacağız? Esasında kulluğumuzun hülasası da bu değil mi?


"Bizim üzülmelerimiz ne oluyor?" diyecek olursanız¸ cevabım şöyle olacaktır: Allah Rasûlü oğlu İbrahim'i toprağa verirken gözlerinden yaşlar boşalmış ve "İbrahim! Senden ayrıldığımız için çok üzgünüz." buyurmuştu. İnsan alıştığı ve sevdiği bir yakınından ayrılırken elbette zorlanır. Hüzün mutlaka yüreğini dağlar. Bundan tabii bir şey olamaz. Yeter ki¸ ayrılık isyana sevk etmesin. Zaten isyan etmekle de değişen bir şey olmayacak ki! Önemli olan¸ bütün olup biteni olanca acılığına rağmen kabullenebilmektir. Nitekim çocuğunu kaybeden bir kadına¸ felaket anında sabretmenin önemine dikkat çeken Allah Rasûlü (s.a.v.)¸ "Önemli olan felaketle ilk yüzleşildiğinde sabretmektir." buyurmuştu. Bir mü'min olarak bize düşen de budur. Hem ölçülü bir üzüntü hem sabır.


Öyleyse kendimizi bir hatıra olmaya hazırlamak durumundayız. Geride bıraktığımız ailemiz ilk başlarda belki bizleri sürekli anacak¸ ancak ayrılışın acısı hafifledikçe anma da azalacak. Bir süre sonra bizleri hatırlatan bir şeyle karşılaştıklarında akıllarına geleceğiz. Sonra onlar aynı şeyi yaşayacaklar. Ve bu devran bu şekilde sürüp gidecek.


Bütün yazdıklarıma bakarak¸ "Hayat nedir?" diye bir soru soru sorulacak olsa¸ kanaatimce en güzel cevap şu olurdu: "Hayat¸ ölmektir." Ama asıl olan güzel ölebilmektir. Allah' ın râzı olduğu bir kul olarak ebedî yolculuğa çıkmaktan ve âhireti kurtarmış olmanın sevinciyle kıyâmeti beklemenin ötesinde daha sevinç verici bir şey olamaz. Hele Allah için birbirlerini seven dostların âhirette yine bir arada olacakları bilinince. O zaman değmeyin bunun keyfine.


Bunları yazarken müthiş bir rahatlama hissediyorum. Kaybettiğim dostumla hayata kaldığımız yerden devam edeceğimiz için. "Rabbim iman…" diyorum. Bizleri senin râzı olduğun şekilde bir hayat sürmeye ve mü'min olarak huzuruna varmayı nasip et. Bunu nasip et ki¸ dostlarımızla olan muhabbeti ebedîleştirelim.

Hz. Yûsuf (a.s.) şöyle dua etmişti: "Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin! Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat." (12/Yûsuf¸ 101). Hz. Mûsâ (a.s.) da şöyle niyaz etmişti: "Ey Rabbimiz. Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür." (7/A'râf¸ 126).

Sayfayı Paylaş