EVVEL ZAMAN İÇİNDE BİR MASAL SARAY; "KUBADABAD"

Somuncu Baba

"Bir masal saray… Selçuklu Kubadabad Sarayı.
Alaeddin Keykubad'ın¸ bugün Gölkaya denilen yerde¸
Beyşehir Gölü kenarına yaptırılmasını buyurduğu
büyük saray. Selçukludan günümüze izleri kalan tek
saray. Bu muhteşem sarayın çini kalıntılarını görmek
için Karatay Medresesi Müzesi'nde idim."

Bir masal saray… Selçuklu Kubadabad Sarayı. Alaeddin Keykubad'ın¸ bugün Gölkaya denilen yerde¸ Beyşehir Gölü kenarına yaptırılmasını buyurduğu büyük saray. Selçukludan günümüze izleri kalan tek saray.


Bu muhteşem sarayın çini kalıntılarını görmek için Karatay Medresesi Müzesi'nde idim. Fakat seyrettiğim çinilerin sıra dışılığı¸ güzelliği karşısında kendimi bir hayal âleminin sihirli kapısından içeri girerken buldum. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.” denen ‘geçmiş zaman' bu olsa gerek…


Selçuklunun başkenti Konya'dayım. Yıl 1237. Hava ılık ve tatlı. Mevsim ilkbahar. Konya ilimde ve sanatta ihya olmuş. Şehir¸ bilginleri¸ filozofları¸ şairleri¸ mutasavvıfları¸ hoca¸ musikişinas ve diğer sanatkârlarla altın çağını yaşıyor. Bahaeddin Veled¸ Mevlâna Celaleddin başta olmak üzere Kadı Burhaneddin¸ Kadı Sıraceddin¸ SadreddinKonevî¸ Şahabeddin Sühreverdî gibi bilginler¸ Muhyiddin Arabî gibi mutasavvıflar Konya'da yerleşmişler¸ verdikleri eserler şehri bir kültür merkezi hâline getirmiş.


Birçok kütüphane¸ han¸ hamam¸ medrese¸ çeşme¸ cami gözüme çarpıyor. Özellikle ipek kumaşların satıldığı kumaş hanları¸ hastaların tedavi edildiği bimaristanlar görüyorum. Avrupa Ortaçağ'ın karanlıklarında boğulurken tarih¸ edebiyat¸ felsefe¸ sanat¸ tıp¸ kozmografya¸ hukuk ve din alanında büyük tarihî ve kültürel atılımlar yapılmış.


Sokaklarda tebdili kıyafet geziyorum. Her yanda atlı süvariler var. Rastladığım insanlar genellikle ay (gibi yuvarlak) yüzlü¸ yay kaşlı¸ badem gözlü¸ ince-uzun burunlu¸ küçük ağızlı. Kadınların kimisi peçeli ve yaşmaklı¸ kiminin başı açık¸ hotozlu. Üzerlerinde harmaniyeler var. Erkekler birçoğu uzun¸ örgülü saçlı¸ temiz yüzlü. Bıyıklı¸ sakallı olanları var. Keçeden ya da deriden kemerler¸ çizmeler¸ uzun¸ renkli kaftanlar¸ börkler giymişler. Çarşılar¸ bedestenler kalabalık.


Büyük Selçuklu Sultanı 1. Alaeddin Keykubad¸ Kayseri'de zehirlenerek öldürülmüş. Ne büyük bir kayıp! Çünkü yalnız Konya değil¸ Anadolu da onun sultanlığı zamanında en müreffeh dönemini yaşamış. Sultanın sağlığındayken yapılmasını istediği yazlık saray yeni bitmiş. Oğlu 2. Gıyaseddin Keyhüsrev ikamet ediyor.


1219'da başlayıp 1236' da biten muhteşem sarayı görebilmek için şehirden uzaklaşıyorum. Saray¸ Torosların kolu olan Anamas Dağları eteklerinde¸ sedir ağaçları ve daha önce görmediğim güzellikte kır çiçekleri arasında¸ saray çinilerinin ödünç alındığı firuze renkli Beyşehir Gölü'nün batı sahiline kurulmuş. Gölün etrafında bin bir türlü renge bürünmüş bin bir çeşit su kuşu yaşıyor. Burası cennetten bir yer sanki. Büyük saray¸ küçük saray¸ külliye¸ suyolları¸ yürüyüş rampaları¸ liman¸ kayıkhane¸ av parkı gibi 20 dolayında çeşitli yapının olduğu büyük bir yerleşim merkezi.


Akşam¸ Beyşehir Gölü'nün mavi sularına açıyor çift başlı kartal gibi¸ simsiyah kollarını. Sular kararıyor. Heyecandan oluşan hafif bir ürpertiyle yavaşa yavaş büyük saraya yaklaşıyorum. Surlarla kaplı göle bakan bir avludayım. Avlunun tam ortasındaki taç kapıdan içeri süzülüyorum. Simetrik¸ üç odalı giriş bölümünden büyük bir salona¸ oradan da taht makamına giriyorum. Def ve çeng sesi geliyor kulağıma derinden derine. Nedim'in; “Nağmeyi çenge bedel¸ dinler iken nale vü ah” dizesi geliyor aklıma.


Çinileri görebilmek için taht salonuna giriyorum. İşte karşımdalar! Muazzam bir görüntü. Şaşkınlıktan hangisine bakacağımı bilemiyorum. Hayal içinde hayal mi yoksa her şey? Hepsi pırıl pırıl¸ yepyeni¸ sapasağlam. 23 cm çapında¸ sekiz köşeli¸ firuze¸ mor¸ yeşil¸ kahverengi¸ kobalt mavisi yıldızlar¸ türkuaz renkli¸ haç formlu çinilerle çevrilmiş. Taht salonu ve birbirine bağlı birçok odanın duvarları devrin en güzel çinileriyle süslü. Desen ve renk uyumu arasında¸ tılsımlı bir masal gibi değişen¸ güzelleşen çinilerin her biri farklı birer hikâye anlatıyorlar.


Kozmik ve mistik simgelerle yüklü insan figürleri; sultan ve saray erkânı. Kimisi Türk oturuşu denilen biçimde oturmuş¸ üzerlerinde benekli¸ ya da çizgili mor¸ lacivert¸ firuze kaftanlarıyla görülüyor. Hizmetkârlar¸ ellerinde sürahileri¸ meyveler¸ av hayvanları taşıyor. Sonsuz hayatı¸ cenneti¸ bereketi simgeleyen haşhaş ve nar tutan ya da ok atan uzun saçlı erkekler bazen de iki elinde balık tutan ve burçları simgeleyen bir şekle bürünüyorlar.


Başları örtülü fakat yine de uzun saçları örtülerinin altından görünen¸ uzun harmaniyelerinin yenleri ellerini saklayan ya da çiçek tutan kadınlar da bu masal sahnesinde arz-ı endam ediyorlar.


Birçok sekizgende hoplayıp zıplayan¸ kaçan kovalayan¸ aslan¸ ayı¸ tilki¸ dağ keçisi¸ tavşan¸ kurt¸ antilop¸ yaban eşeği¸ at gibi orman ile av hayvanları var. Öbür âleme ulaştırıcı araçlar olarak kabul gören ve mitolojiye göre kökleri denizin dibinde olup sürekli kendini yenileyen hayat ağacı ve kuşları seyrediyorum kimi sahnelerde. Su kuşları¸ karşılıklı duran çift tavus kuşları¸ Şaman geleneklerinden gelen ilhamla¸ stilize edilmiş hayat ağacının dallarındalar. Şahin¸ doğan gibi avcı kuşlar¸ ya bir tavşanı yakalamış götürüyor ya da bir ceylanı parçalamak üzere. Bütün bu çinilerin arasında bitkisel dekorlu¸ hat yazılı¸ bazen de hat yazısının taklidi motifler¸ hayvan ve insan figürlerinin arasına serpiştirilmiş.


Selçuklunun simgesi¸ sultanı temsil eden çift başlı kartallar¸ bir başı doğuya¸ bir başı batıya bakarken “Dünyanın tek hâkimi biziz.” der gibiler. Kartalla puhu kuşu karması bu figürlerin göğsünde “El Muazzam”¸ “Es Sultan”¸ “Es-Saadet” gibi sultanı anlatan isimler yazıyor. Selçuklulara Artuklular aracılığıyla geçen ve Alaeddin Keykubad döneminde yaygınlaşan kartal figürü¸ sultanın kişisel arması niteliğini taşıyor. İbni Bibi'ye göre koruyucu kanatlarını sarayın üstüne geren¸ ona kuvvet ve kudret ihsan eden bir sembol. Saray çinileri içinde en ihtişamlısı.


Ya mitolojik figürler; Kaf Dağı'nda oturan¸ olağanüstü güçleriyle sarayı düşmanlardan koruyan insan başlı¸ kuş gövdeli sirenler¸ insan başlı aslan gövdeli sfenksler¸ Farsça “30 kuş” anlamına gelen simurglar ya da nam-ı diğer zümrüdü anka kuşu. Yüzleri sultana benzeyen¸ başlarında taç taşıyan¸ sultanın elbisesinin renkleriyle bezeli bu masal kahramanları Kaf Dağı'nın eteklerinde bilinmeyi¸ tanınmayı beklemişler asırlarca.


 Bu güzellikleri görüp de etkilenmemek¸ ilham almamak¸ hayal dünyasına dalmamak ne mümkün! Fakat her şeyin bir sonu var. Zaman gezgini olsam da gitme vakti geldi. Seyahat bavulumu Selçuklu yaşam tarzına ve sanatına dair güzelliklerle doldurdum. Biraz mahzun¸ biraz düşünceli dönüyorum çıktığım zaman yolculuğundan. Keşke Kubadabad şimdi de var olsa¸ keşke aslına uygun olarak yeniden yapılandırılsa¸ keşke masal olmasa…


Fakat evvel zaman içinde bir masal saray Kubadabad. Bu sarayda ve çevresinde “Divanhane” denilen görkemli kabul mekânlarını süsleyen çinilerden ve kazılarda çıkartılan diğer seramiklerden¸ av partilerini¸ göz alıcı¸ zevkli¸ zarif bir saray hayatının olduğunu ve gündelik yaşamın nasıl sanata dönüştüğünü anlamak mümkün. Selçuklu sultanlarının ve Türkmen emirlerin hoşgörüsüne dayanarak figüratif bir sanat geliştiren o zamanın Anadolulu ustalarına şaşırmamak¸ hayran kalmamak elde değil. Burada asıl şaşırtıcı olan¸ Sünni İslâm'ı hızla yaymaya çalışan sultan ve emirlerin böyle bir sanata destek vermeleri¸ benimsemeleri ve bu figürlerle süslü saraylarda yaşamış olmaları. Düşündürücü olan ise Selçuklulardan günümüze kalan camiler¸ medreseler ve türbeler sapasağlam ayakta dururken içinde koca bir masal dünyası¸ eşine rastlanmamış müthiş bir sanat barındıran figürlü sarayların yerle bir olmuş olması.


Selçuklu çinilerindeki bezemeler¸ kökeni Uygurlara dayanan bir resim sanatından¸ eski İran¸ Suriye¸ Bizans ve Şamanizm'den ilham almıştır. Geçmişten gelen zengin ve ince kültür birikiminin İslâm senteziyle yoğrulması sonucu ortaya çıkan bu muhteşem saray çinileri kesinlikle görülmeye değer.


Prof. Dr. Rüçhan Arık tarafından sonuçlandırılan ve başlangıcından itibaren 30 yıl süren kazı çalışmalarıyla saklandıkları yerden gün yüzüne çıkartılan ve masal dünyasının kapılarını aralayan belge niteliğinde bu çiniler¸ Anadolu Selçuklu Türklerinin yaşam tarzından¸ aydın bakış açısından¸ hoşgörüsünden¸ enfes tatlar sunarlar altın taslarda.


Ne yapıp edin¸ çağının çok ötesinde bir devlet olarak tarih sahnesinde yerini almış olan Selçukluları daha yakından tanıyıp hissedebilmek için yolunuzu mutlaka Konya Karatay Medresesi Müzesi'ne düşürün. Bugünkü Türkiye'nin temellerini atan Selçuklu atalarımızın¸ din¸ dil¸ ırk ayrımı gözetmeden özgüvenden kaynaklanan engin bir hoşgörüyle¸ ince bir sanat zevkiyle oluşturdukları ve bizlere miras bıraktıkları güzellikleri seyredin ve hayal edin. Kim bilir belki siz de benim gibi bir masal figüranı olursunuz.

Sayfayı Paylaş