ELEST BEZMİNDE VERİLEN MÎSAKA SÂDIK KALMAK: Cüneyd-i Bağdâdî Gözünden Bir Bakış

247 Dergi-76

Lügatte “sağlam ve muhkem olmak” anlamına gelen “ve-sâ-ka” ya da “güvenmek, itimat etmek” manasındaki “si-ka/vüsûk” kökünden türemiş bir isim olan mîsâk kelimesi “antlaşma ya da kuvvetli ahid” anlamlarına gelmektedir.[i] Farsça da “Bezm-i Elest” olarak ifade edilen kavram “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?”[ii] hitabına ruhların “Belâ!” cevabını verdikleri meclisi ifade etmek için kullanılmıştır. Tarafların birinin Allah ve diğerinin insan olduğu bu sözleşmeye “Misak”, “Ahid”, “Bezm-i Elest”, “Kâlû Belâ”, “Rûz-i Elest”, “Bezm-i Ezel” de denmiştir.[iii] Misak nazariyesine temel olan ayetin meali şöyledir: “Hani Rabb’in Âdemoğullarından, onların sırtlarından (sulblerinden) zürriyetlerini çıkarıp kendilerine karşı şahit tutmuş ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da ‘Evet, (Rabb’imizsin), şahit olduk.’ demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ dememeniz içindi.”[iv]

Ehl-i sünnet âlimlerinin, sahabenin ve tâbiînin cumhuruna göre bu misak fiziksel olarak Hz. Âdem’in sırtından zürriyetinin çıkarılıp onlara ruh verilerek belli bir zaman ve zeminde fiilen gerçekleşmiştir. Bir kısım âlimler de bu misakın bedenler olmadan gerçekleştiği görüşündedir.[v] Yukarıdaki âyeti temel alan ve “misak nazariyesi” olarak adlandırılan bu görüşe göre, insanın temel hedefi ahde sadık kalmaktır. Bu ise ancak bedene ruhu hâkim kılmak ve nefsi kötü huylardan temizleyerek verilen sözün unutulmasına mâni olmakla mümkün olur.[vi] İlk mutasavvıflar bu görüşten yer yer bahsetmişlerdir. Örneğin Ebû Saîd el-Harrâz (ö.279/892), fenâ tecrübesini yaşayabileceklerin ancak misakı hatırlayanlar olduğuna işaret etmiştir. Bu sebeple insan ruhu ile tevhid bilgisi arasında doğrudan bir bağ olduğu görüşünü serdetmiştir. Ancak yaradılıştan sonra insan ruhu nefs ve tab’ ile imtizaç ettiğinden hakîkî tevhidden perdelenmiş ve elest bezminde Hakk’a verdiği sözü unutmuştur.[vii]

Misak nazariyesini kavramsal düzeyde ele alan ve sistemleştiren ilk sûfî Cüneyd-i Bağdâdî’dir. O’nun tevhid ilkesinin temelinde bu görüş vardır.[viii] Ona göre muvahhidin varacağı son merhale, ilk misaktaki konumudur.[ix] Sûfînin varacağı bu son nokta aslında dünyaya gelmezden önce bulunduğu ilk noktadır. Çünkü orada henüz hiçbir beşerî özelliği yoktur. Ancak Rableri ile yaptıkları bu ahidde bir şuur vardır.[x] Onların varlıklarının mahiyetini biz idrak edemesek dahi onlar şuursuz değildirler. Kul ne zaman bu beşerî özelliklerinden kurtulursa o zaman olmadan önceki yani ilk misaktaki gibi olur. Bu mertebede kulun beşerî varlık ve idraki yok olur. Kişi beşerî özelliklerinden sıyrıldığı oranda tevhidin hakikatine ulaşabilir. Kulun daha dünyadayken ulaşması gereken tevhid bu olmalıdır.[xi] “Tasavvuf Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir.” sözünden kasıt da budur. Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre, insanoğlunun bütün tarihi sürecindeki hedefi Cenâb-ı Hakk’a verdiği bu sözü yerine getirme çabasından ibarettir.[xii] Nitekim bazı âlimler: “Ey iman edenler ahitlerinizi yerine getirin!”[xiii] âyetindeki ahdin elest bezminde Cenâb-ı Hakk’a verilen söz olduğunu belirtmektedirler.[xiv]

Cüneyd, misak görüşünü tevhid anlayışının temeline yerleştirmiştir. Onun bu nazariyesi daha sonraki dönemlerde tasavvufun pek çok konusunda işlenecek bir çatı kavram haline dönüşmüştür.[xv] Sûfîler, temelde ehl-i sünnetin yaklaşımlarını benimsemekle birlikte bu yaklaşımı bazı yeni düşüncelerle geliştirmişlerdir. Ehl-i sünnet nazariyesine sunulan en önemli katkılardan biri de Cüneyd’in misak nazariyesidir. Cüneyd-i Bağdâdî’nin Bezm-i Elest’te ruhların mahiyeti hakkındaki görüşüne göre bu varlığın mahiyeti bilinen varlık cinsinden değildir. Bunun nasıl bir varlık olduğunu Allah’tan başka kimsenin bilmesi de mümkün değildir. Bu varlık Aziz ve Celîl olan Allah’a yaraşan, ezelde ezel için olan ilahî varlıktır.[xvi] Bu varlık varlıkların en tamamı ve en mükemmelidir. Böyle olunca kulun kendi varlığından kula galebe çalmaya daha layıktır. Artık onda beşerî hiçbir vasıf ve varlık kalmayınca ezelî elbiselerini giymiş olurlar. Bu hâlin kul üzerindeki tezahürü artık bütün fiillerini Allah’ın teyidi ve tevfiki ile yapmasıdır.[xvii] Cüneyd’e göre tasavvufun maksadını teşkil eden tevhid derecesine ancak beşerî özelliklerden bütünüyle kurtulup fenâ hâline ermekle ulaşılabilir. Zira fenâ, yaratılmadan önceki hâle dönüşü ifade eder. Müellifin bahsettiği ilk hâl, “olmazdan evvelki hâl” ve şu an “içinde bulunduğumuz hâl” tabirleri bizi Cüneyd’in iki farklı varlık anlayışının olduğu sonucuna götürmektedir. Bunlardan ilki şu an bu âlemde sahip olduğumuz somut varlığımızdır. Diğeri ruhlar âleminde sahip olduğumuz ve mahiyetini ancak Allah’ın bildiği ilahî varlığımızdır. Kul ancak misak hâlinde sahip olduğu bu ilahî varlığına tekrar döndüğü anda tevhidin hakikatine ulaşabilecektir.[xviii]

Sonuç olarak Allah dostlarının varlığımızı anlama ve anlamlandırmada yukarıda da geçen A’raf Sûresi’nin 172. âyetinin tefsiri ışığında yapmış oldukları açılım bizim manevî seyrimizin rotasını belirlemede mühim bir işaret teşkil etmektedir. Modern dünyanın bizi her yönden bütünüyle kuşattığı günümüzde Kur’ân-ı Kerim’e onların muvacehesinden bakabilmek bize dünyadaki varlığımızın gayesi hakkında önemli ipuçlar

[i] Saime Leyla Gürkan, “Misak”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c.XXX, s.172-173; Muallim Nâci, Lügat-ı Nâci, Baskı Yeri ve Yılı Yok, s.903.

[ii] 7/A’râf, 172

[iii] Yusuf Şevki Yavuz, “Bezm-i Elest”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c.VI, s.106-108.

[iv] 7/A’râf, 172; Hasan Basri Çantay, Kur’ânî Hakîm ve Meâl-i Kerîm, Neşreden: Mürşid Çantay, İstanbul 1979, c.I, s.245.

[v] Ebû’l-Müntehâ, Şerhü’l-Fıkhı’l-Ekber li İmâm-ı Âzam Ebî Hanîfe Numan bin Sâbit el-Kûfî, Furkan Yayınevi, s.12.

[vi] H. Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, s.233.

[vii] Ahmet T. Karamustafa, Tasavvufun Oluşumu, Çeviren: Nagihan Doğan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2017, s.40.

[viii] Cengiz, “Elest Misakına Dâir Yorumlar,” s.905.

[ix] Süleyman Gökbulut, Cüneydî Çizgi, s.194; M.G.S. Hodgson, İslâm’ın Serüveni Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih, Redaksiyon: Metin Karabaşoğlu, İslâm’ın Klasik Çağı, İz Yayıncılık, İstanbul, 1995, s.376.

[x] Kadir Özköse, “İnsanın Yabancılaşmasına Yönelik Sûfî Perspektif”, İlahiyat Akademi Dergisi, Sayı: III, (2016), s.9-21.

[xi] Abdullah Kartal, İlahi İsimler Teorisi, Allah-İnsan İlişkisi, s.108.

[xii] A. J. Arberry, Tasavvuf, Çeviren: İbrahim Kapaklıkaya, Gelenek Yayınları, İstanbul 2004, s.54.

[xiii] Mâide 5/5.

[xiv] Cengiz, “Elest Misakına Dâir Yorumlar,” s.908.

[xv] Cengiz, “Elest Misakına Dâir Yorumlar,” s.922.

[xvi] Sûfîler arasında bu tabiri ilk defa kullanan Cüneyd’dir. Elest bezmindeki misakın vakti anlamında ilk defa Cüneyd tarafından kullanılan bu tabir insanın ezeliyyetine dâir görüşlerin olduğuna kaynaklık etmektedir. Daha sonra bu görüş vahdet-i vücut telakkisinde de makes bulmuştur. Bu ekolün temsilcileri de Allah dışında insanın da bir ezeliyetinin bulunduğu fikrini benimsemişlerdir. Onlara göre ruhların dünya hayâtında varolmadan önce bir çeşit ezeliliğe sahip oldukları (bi’l-kuvve/potansiyel olarak Allah’ın ilminde varolma) kabul edilir. Ancak bu, mutlak bir kıdem değildir. Ezel Allah’a izafe edildiğinde mutlakiyet, kullara izafe edildiğinde nisbîlik anlamı ihtivâ eder. Bunu belirtmek için Allah’ın ezeliyeti için “el-ezelü’l-mutlak” ya da “el-ezelü’l âzâl” tabiri kullanılır. Cengiz, “Elest Misakına Dâir Yorumlar,” s.906.

[xvii] Süleyman Ateş, Cüneyd-i Bağdâdî, s. 233; Cüneyd-i Bağdâdî, Resâîlü’l-Cüneyd, Şehid Ali Paşa, 1374, v.52a, 54a.

[xviii] Süleyman Gökbulut, “Cüneydî Çizgi”, s.195.

Sayfayı Paylaş