EKRANLARDAKİ DİNÎ TARTIŞMALAR -İÇERİDEN BİR BAKIŞ-

Somuncu Baba

"Son on-onbeş yıllık süreçte televizyon ekranlarında icra edilen dinî tartışmaların halkın inanç dünyasına ve kulluğa yönelmesine ne derece müsbet etki yaptığına¸ kalplerinde ne tür sarsıntılar yarattığına dair bilimsel saha çalışmalarına ihtiyaç vardır."

Devletin tek resmî televizyon kanalı varken¸ Asaf Demirbaş'ın haftada bir sunduğu programlarla insanlar din adına "ne kadarlık ve ne tür" bilgi verilmek isteniyorsa onu alabilirlerdi. Bir de kandillerde mevlid programları yapılır¸ cuma sabahları da radyoda "Cuma Sabahı" adlı bir program olurdu. Bunun dışında dinî bilgi ihtiyacı camilerden veya özel toplantılardaki sohbetlerden karşılanırdı. Kitap okuma merakı olanlar da Ömer Nasuhi Bilmen¸ Mehmed Zihni Efendi gibi büyük bilginlerin yazmış oldukları ilmihalleri okuyarak kendilerini geliştirmeye çalışırdı.


Özel televizyonların serbest bırakılmasıyla birlikte insanlar din adına tam anlamıyla bombardımana tabi tutulmaya başlandı. Bazı kanallar belli bir meşrebin dinî kabullerine göre uygun yayınlar yapmaya başlarken¸ sahiplerinin dinî hassasiyet taşıdığı kabul edilen kanallar ile bu hassasiyete sahip olmayan medya patronlarının televizyonlarında düzenlenen programlarla din çeşitli açılardan ele alınır oldu.


Bu programlar ilk başlarda sarsıcı bir etki yarattı. Önceden duyulmamış yeni şeyler söyleniyor¸ kabir azabının olmadığı¸ kaderde insanın yapacaklarının yazılmadığı (yakın zamanda da hurilerin cennette eş olmayacağı) iddia ediliyor; kafaları karışan insanlar güvendikleri hocalara koşup bunları soruyor ve ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. Yeni söylemin karşısında geleneksel çizgiyi koruyan hocalar da geçmişten intikal eden bilgileri var güçleriyle savunmaya¸ kadim ulemanın kabullerini korumaya çalıştılar. Böylece iki cephe arasında üç çeşit izleyici profili ortaya çıktı:


Birinci olarak¸ yeni söylem sahiplerinin etkisinde kalanlar. Bunların önemli bir kısmını¸ daha öncesinde dinî bilgisi çok az¸ İslâm'ı yaşama ve ibadetler noktasında da son derece zayıf olan izleyiciler oluşturur. Bu kişiler¸ farklı dil sahibi hocaların söylediklerini doğru kabul ettiler ve onların anlattıklarını benimsediler. Böylece söz konusu hocaların neredeyse kendi cemaatleri oluştu. Bunun yanında eski öğrendiklerinin doğru bilgiler olmadığını düşünüp yeni söylem sahibi hocaların etrafında toplanan insanların sayısının da az olmadığını söylemek durumundayız. Bu grubun oluşumunda televizyon kanallarındaki dinî programların neredeyse bütününün yeni söylem sahibi hocalara tahsis edilmesinin etkisini unutmamak gerekir. Bu imkân¸ kitleleri etkilemeleri ve taraftar kazanmaları açısından onlara büyük bir avantaj sağlamıştır. Tartışma programlarında bu hocalarımızın karşısına çıkarılan zevatın büyük çoğunlukla liyakat sahibi olmaması da bu olguyu desteklemiştir.


İkinci gurubu ise¸ öteden beri belli hocaların kitaplarını ve sohbetlerini takip eden¸ bir halka içerisinde yer alan insanlar oluşturur. Bunlar geleneğin sunduğu bilgiye son derece bağlıdırlar. Dinin elden gittiği endişesini taşıyan bu kesim bütün güçleriyle savunma pozisyonuna geçtiler. Yeni söylemler geliştiren hocaların karşısında tam anlamıyla cephe aldılar ve onları dini tahrip etmekle suçladılar. Söylemlerinin halkı dine ısındırmak bir yana dinden soğuttuğunu¸ ibadete yöneltmediğini¸ zaten dini yaşamayan bu kitlelere yeni gerekçeler sunduklarını söylediler. Bunları "geleneğin muhafızları" olarak tanımlayabiliriz.


Bu iki grup yanında en zorda kalanlar aradakiler¸ yani kafaları karışık olanlardır. Diğer iki gruptakiler yerlerini belirlemişlerdir. Ancak bu insanlar her iki tarafın hocalarının söylediklerine bütünüyle olmasa bile kısmen hak vermişlerdir ve ne tarafa gideceklerini şaşırmışlardır. Bir tatminsizlik içindedirler ve halkın çok önemli bir kesimini bu insanların oluşturduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir.


Arz ettiğimiz tablo karşısında öncelikle sormamız gereken husus¸ söz konusu programların (en azından büyük kısmının) hangi amaçla yapıldığı veya yaptırıldığıdır. Bu programların sahiplerinin¸ insanlar dinlerini öğrensinler ve kulluklarını daha iyi yaşasınlar¸ İslâmî değerlere daha çok sahip çıksınlar gibi bir niyetleri var mıdır diye sorduğumuzda¸ yanıtının olumlu olmayacağını sanırım hepimiz kabul ederiz. Bütün muhtemel diğer niyetler bir yana¸ konuşmacıların birbirleriyle çatıştırılması ve son derece aykırı şeylerin söylenmesinin arzu edilmesiyle¸ en azından reyting kaygısının öne çıktığını söylemek durumundayız. Dolayısıyla İslâmî bilgiyi doğru sunma çabasından söz etmemiz pek mümkün gözükmemektedir. En azından TV kanallarının çoğu için durum bu şekildedir.


Yukarıda yaptığımız üçlü tasnif bir hususu daha dile getirmemizi zorunlu kılmaktadır. O da¸ televizyon programlarının insanların tam anlamıyla bilgilenmelerine yeterli zaman tanıyıp tanımadığı meselesidir. Sanırım bu sorunun cevabı bütünüyle olumsuzdur. Sonuçta televizyon programları genelde canlı performansın sergilendiği¸ bu nedenle anlatılandan ziyade insanın kendisini takdim etme çabasının öne çıktığı yayınlardır. Tartışma programları da karşıdakini yenmek adına ölçünün kaçtığı platformlardır. Ayrıca delillerin sunumu için yeterli süre verilmediğinden konu ne kadar güzel anlatılmaya çalışılırsa çalışılsın¸ bir bütün olarak sunulması imkânsızdır. Bu nedenle seyirci konuyu kuşatan bir bilgiyi elde edemez. Olan biten¸ izleyiciyi etkilemekten ibaret kalır. Bütün bu manzaranın din adına ne kadar sağlıklı bir sonuç sağlayacağının iyi değerlendirilmesi icap eder.


Bu nedenle¸ din adına konuşan hocalarımızın iyi niyetinden şüphe etmemekle birlikte¸ çıktıkları programların sonucunda vatandaşların kafalarında nasıl bir din algısı oluşturduklarını muhasebe etmeleri uygun olur. Anlattıkları hususta haklı olduklarını varsaysalar bile¸ meseleyi bütüncül olarak sunabildiler mi¸ yoksa insanların dini "tamamen şüphe alanı" olarak algılamalarına mı sebep oldular? Hatta insanların şüpheye düşmelerine kendileri mi sebep oldular? Bu husus gerçekten de önemlidir. Zira eski bilgilerine göre İslâm'a ve inandıkları hususlara saygı gösteren geniş halk kitleleri¸ dinî olan her şeye şüpheyle bakmaya başlayabilir. "Aslı olmayabilir¸ bu nedenle önem vermesek de olur." şeklinde ciddiye almama¸ umursamama yaklaşımını benimseyebilir. Bu ise "Dini her şeyin önünde tutma" kabulünü aşağı çeker ve kutsalları sıradanlaştırır.


Televizyon programlarına çıkan hocalarımızı¸ yeni söylem geliştirenler ile eskiyi savunanlar olarak ikiye ayıracak olduğumuzda¸ her iki gurubun da aşması gereken temel bir sorun daha bulunmaktadır:


Aykırı (veya yeni) şeyler söylediklerini kabul edebileceğimiz hocalarımız¸ televizyonlarda sürekli aykırı söylemleri dile getirerek vitrine çıkmaktadırlar. Bu ise etraflarında toplanmakta olan kitlelerin bile onlardan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Çünkü "Gelenekte doğru bir şey yok."¸ "Hakikati ilk biz keşfettik." yaklaşımı¸ geçmişi bütünüyle inkâr etmek olduğundan itici gelmektedir.  Bunun yanında bu tür söylem sahibi olanların bir kısmının sürekli suçlayıcı bir dil kullanması¸ İslâm'ı kendi bilgileri çerçevesinde yaşamaya çalışan garip Müslümanları aşağılayıp azarlaması¸ kendisi gibi düşünmeyen hocaları veya zümreleri itham etmesi¸ onlar gibi düşünmeyen geniş halk katmanlarını kendilerinden iyice uzaklaştırmaktadır. Bunun yanında¸ karşı tarafta yer alan insanları öteleyen bu yaklaşım¸ toplumda var olan kamplaşmalar yetmiyormuş gibi yeni bir ayrışmaya neden olması sebebiyle tehlikeli bir durum arz etmektedir. Nitekim bu şekilde ekranlarda gözüken hocaların bir kısmına "Bu kendi düşüncesidir¸ saygı duyarız." anlayışıyla yaklaşılmadığını¸ bilakis nefret edildiklerini görebiliyoruz. O zaman burada bir söylem sorunu olduğunu düşünmek durumundayız. Şayet İslâm dini toplumu bölen bir araç durumuna getiriliyorsa bu son derece tehlikelidir. Hâlbuki aşağılayıcı bir dil kullanmak¸ en azından insan kazanma sanatı açısından problemlidir.


Geleneği savunan hocalarımızın bir kısmının handikapına gelince; o da¸ kitaplarda gördükleri her bilgiyi dini savunma adına sahiplenmeleridir. Böyle olunca da geniş halk kitlelerine aslı olmayan veya dinde bir zemini bulunmayan bir takım malumatı bilgi diye sunmakta ve insanların zihinlerinde yanlış bilgilerin yer edinmesine neden olmaktadırlar. Böylesi hocalarımızın en büyük problemi¸ kendi kabuklarının dışına çıkamamaları¸ klasik dönem kitaplarıyla yetinmeleri¸ günümüzde son derece ciddi araştırmalarla yazılmış eserlere bakmamaları ve hatta bunlara bir değer atfetmemeleri; hatta onlara şüphe ile yaklaşkalarıdır. Böyle olunca da¸ dini anlatmak veya onu savunmak adına her türlü nakil¸ bir araştırma yapılmaksızın insanların zihinlerine boşaltılmaktadır. Bu ise yanlış bir din anlayışının oluşmasına sebebiyet vermektedir. Örneğin¸ geniş kitlelere hitap eden bir hocaefendi¸ kaynağını da vererek aşure gününde bir duanın okunmasını tavsiye etmekte ve bu duayı okuyanın o yıl vefat etmeyeceğini iddia etmektedir. Bunun İslâm'ın temel inanç değerleriyle taban tabana zıt olduğunu ve bu gerçek olsa her aşure günü Müslümanların söz konusu duayı okumak suretiyle ölümü kendilerinden kıyamete kadar uzak tutabilecekleri gibi imkansız bir kanaat oluşturacağını göz ardı etmektedir. Görüldüğü gibi¸ bir büyük İslâm âlimi diyor denilerek aktarılacak her malumatın doğru olmama ihtimali vardır. Bu nedenle dikkatli olmak gerekmektedir.


"Bütün bunların bizi götürdüğü nokta nedir?"¸ başka bir ifadeyle "ne yapmak gerekir?" diye sorulacak olursa¸ sorunun tek cevabı vardır. O da itidaldir. İnsanın gerek konuşmalarında ve gerek yazılarında itidali elden bırakmaması gerekir. Yeni bir söylemi dile getirirken de¸ İslâm'ı savunacağım derken de aşırı gitmemek icap eder. Çünkü "orta çizgi" aşıldığı takdirde¸ sonuçları ifrat ve tefrite varmakta¸ bundan Müslümanlar olumsuz olarak etkilenmektedir. Din adına bir şeylerin yazıldığı internet sitelerine girilecek olursa¸ özellikle gençlerin zihinlerinin ne kadar dağınık olduğu ve neredeyse hiçbir şeye güvenmedikleri görülür. Bu tablo bizleri ürkütmelidir.


Son on-onbeş yıllık süreçte televizyon ekranlarında icra edilen dinî tartışmaların halkın inanç dünyasına ve kulluğa yönelmesine ne derece müsbet etki yaptığına¸ kalplerinde ne tür sarsıntılar yarattığına dair bilimsel saha çalışmalarına ihtiyaç vardır. Gerçi bu hususları kesin hatlarıyla ölçmek belki hiçbir zaman mümkün olmayacaktır; ancak¸ "Ben vereceğim mesaja bakarım." diyen hocalarımızın¸ çıktıkları programların nihai olarak neye hizmet ettiğine dikkat etmeleri en doğrusudur. Bu sözümüz her iki grup için de geçerlidir. Unutulmamalıdır ki¸ bu din¸ milletimizin aslî mayasıdır. Bu maya giderse ne olacağını hepimiz biliyoruz.

Sayfayı Paylaş