DOSTLUKTA UYUM

Somuncu Baba

“O halde¸ dam altında alçakların esiri olmaktansa dışarıda kimsesiz kalmak daha
iyidir. Hâsılı himmet sahibi olmayan kişilerin dostluğu sadece dilindedir. Kendilerine
bir işin düşerse yıllarca yaptığın iyiliklerini bir anda unutur¸ yele verirler. Bu sebeple
onlara yaptığımız hizmetlerin karşılığını beklemek ya da izhar ettikleri dostluğa
kanmak sadece başımıza dert almaktır.”

Herkes herkesle dost olabilir mi? Şeyh Sâdî'ye göre hayır. Kalıcı dostluklar ancak hemcinsler arasında mümkündür. O¸ bu durumu şu vecizeyle formüle eder: “Kebuter bâ-kebuter bâz bâ-bâz.” Yani: “Güvercin güvercinle dost olmalı¸ şahin de şahinle. Şahinle dost olmaya kalkan güvercinin vay haline!”


Hz. Mevlânâ da dostların uyumlu olmasının lüzumunu çeşitli benzetmelerle açıklıyor. Biri dar diğeri geniş iki ayakkabı birbirine çift olur mu? Hayır! Böyle ayakkabı insanı topal etmekten başka işe yaramaz. Keza nasıl ki biri boş¸ diğeri dolu iki çuval bir devenin sırtında dengeli duramazsa farklı mizaç ve inanıştaki iki insan arasında da uyum olmaz. Bu tip dostluklar iki taraf için de hayır getirmez. Yapıları ve gayeleri farklı kimselerin dostluğu olsa olsa fare ile kurbağanın dostluğuna benzer. Şimdi böyle bir dostluğun akıbetini görelim.


Fare ile Kurbağa Dost Olursa


Her nasılsa bir fare su kenarında karşılaştığı kurbağayla arkadaş olmuş. İyi ama buradaki fare ve kurbağadan maksat ne? Hemen hikâyenin başında bunları belirtelim ki mesaj anlaşılsın. Efendim¸ Hz. Mevlânâ'ya göre fareden kasıt dünya ehlidir; suda yani temiz yerde yaşayan kurbağa ise şeriat ehlini temsil etmekte. Neyse efendim¸ bir müddet sonra bu ikili arasındaki dostluk öyle ilerlemiş ki gece gündüz birbirlerinden ayrılamaz olmuşlar. Fare bir gün arkadaşına şöyle demiş:


– Kurbağa kardeş! Seninle dostluğa doyamıyorum¸ ama bir gün beni terk edersin diye de korkuyorum. Bu korkudan kurtulmak ve istediğim her an seni yanımda bulmak için bir teklifim var. Gel bir sicimle ayaklarımızı birbirine bağlayalım; böylece her an birbirimizden haberdar olalım.


Bu teklif kurbağanın pek hoşuna gitmemiş¸ ama berikinin ısrarına da dayanamamış. Böylece bir yandan istenileni yapmış¸ ama diğer yandan ayağından karaya çekilmemek için de tetik duruyormuş. Bu hal böylece süredursun bir gün alaca bir karga aniden şimşek gibi dalıp fareyi kaptığı gibi havalanmış. Tabii onunla birlikte ipin ucundaki kurbağa da yükselmiş. Görenler bu hale şaşırarak; “Su ehli olan kurbağa nasıl karganın yemi olur!” demişler. Kurbağa da lisan-ı hal ile şöyle cevap vermiş:


– Ben bu felaketi hak ettim. Zira su halkından olduğum halde hemcinslerimi bırakıp karada yaşayanlarla arkadaşlığa kalktım. Toprakta gezenle arkadaş olanın layığı budur.


Dostluğun zararlı olması için arkadaşın mutlaka kötü niyetli olması da gerekmez; onun ahmak olması kâfidir. Tıpkı aşağıdaki nüktede anlatıldığı gibi:


Ayı ile Dost Olan Ahmak


Ahmak bir adam ejdere yem olmak üzere olan bir ayı görmüş ve onu helak olmaktan kurtarmış. Zavallı ayı kendisini kurtaran adama köle kesilmiş ve nereye giderse gölge gibi onu takibe başlamış. Ayının bu vefası berikinin de pek hoşuna gidiyor¸ onunla oturup onunla kalkıyormuş. Bir gün bu dostluğu doğru bulmayan bir arkadaşı ona demiş ki:


– Bu yaptığın yanlış. Ayının dostluğu sana hayır getirmez. Git kendine kendi cinsinden bir dost bul. Ancak ahmak bu uyarıyı yanlış yorumlayarak:


– Sen ayının bana gösterdiği dostluğu kıskanıyorsun¸ var yoluna git¸ demiş.


Bir zaman kırda bayırda dolaşırken adamın uykusu gelmiş ve yatıp uyumuş. Ayı onun başında dadı gibi bekliyor ve konan sinekleri eliyle kovalıyormuş. Fakat bir müddet sonra inatçı sinekleri kovmaktan usanmış. Çok da sinirlendiği için koca bir kaya alıp adamın yüzüne konan sineklerin üzerine fırlatmış. Zavallı ahmağın başı bir anda tuzla buz olmuş.


Mevlânâ'ya göre ahmak dostların sevgisi de bu ayının sevgisi gibidir. Kinleri sevgiye¸ sevgileri de kine benzer. İyilik ediyorum zannıyla dostlarına zarar verirler. Şimdi bu tür dostluğa yeni bir örnek olarak bilgisiz bir kocakarı eline düşen zavallı şahinin başına gelenlere bir bakalım:


Kocakarı Evine Düşen Şahin


Padişahın av için beslediği doğanlardan biri sahibinden kaçmış ve tesadüfen un eleyen bir kocakarının evine girmiş. Ömründe böyle uzun gagalı¸ uzun tırnaklı bir kuş görmemiş olan ihtiyar ona acımış¸ kolunu kanadını bağladıktan sonra eline makası almış ve:


– Vah zavallı kuşum vah! Sahibin seni ne kadar bakımsız bırakmış¸ ne kadar ihmal etmiş¸ diyerek sağını solunu kırpmaya başlamış. Böylece şahinin kanatlarını¸ gagasını ve tırnaklarını kesmiş ve:


– İşte şimdi kuşa benzedin¸ demiş. Sonra da yemesi için önüne saman dökmüş. Şahin verilen samanı yemeyince de pek kızmış:


– Bak hele şu nanköre! Bunca iyiliğimin kıymetini bilmiyor da ikramımı reddediyor¸ diye kafasına vurmaya başlamış. Beri tarafta padişah arayıp tararken kocakarının elinde acınası bir hale düşen kayıp kuşunu bulmuş ve ona şöyle demiş:


– İşte padişahtan kaçıp kocakarının çadırını yurt edinmenin cezası budur.


 Yani ey Ezel Şahı'nın şahini olan insanoğlu¸ senin kadrin kıymetin o tarafta. Bu dünya kocakarısının çadırına meyleder¸ oradan bir dostluk umarsan başına geleceklere hazır ol!


Mevlânâ bir başka hikâyesinde insan bu dünyada dost yüzlü düşmanına inanırsa İslâm yolunda yaya kalır ilerleyemez der.


O halde¸ dam altında alçakların esiri olmaktansa dışarıda kimsesiz kalmak daha iyidir. Hâsılı himmet sahibi olmayan kişilerin dostluğu sadece dilindedir. Kendilerine bir işin düşerse yıllarca yaptığın iyiliklerini bir anda unutur¸ yele verirler. Bu sebeple onlara yaptığımız hizmetlerin karşılığını beklemek ya da izhar ettikleri dostluğa kanmak sadece başımıza dert almaktır.

Sayfayı Paylaş