DÎVÂN-I HULÛSİ-İ DARENDEVÎ'DE HZ. ÂDEM (A.S.)

Somuncu Baba

Meleklere: ‘Âdem'e secde edin' demiştik. Hemen secde ettiler.
Yalnız İblis diretti¸ böbürlendi ve nankörlerden oldu."

Hakk ehlinin bir demi âlem ile yek-dem gerek


Âdem odur ki âdemin her bir demi âlem gerek


 


Yüce Allah¸ Âdem (a.s.)'ı topraktan yaratmış ve ona ruhundan üfleyerek can vermiştir. Böylece insan fizikî varlığı ile dünya hayatına¸ ruh yönüyle ise mânâ âlemine uyum sağlayabilecek bir güce sahip kılınmıştır. Cenab-ı Allah Âdem (a.s.)'ı sırlarla dolu olarak yaratmıştır. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) bir beyitte bu hususu şöyle anlatır:


 


Sana cân u dil verüben ismini Âdem koydu


Nefsini katl eyleyüben kurb-ı levlâk olagör[1]


 


Sana her şey can¸ dil Cenab-ı Allah tarafından verildi ve senin ismine Âdem denildi. Sen Âdem olarak nefsinin istek ve arzularına boyun eğmez¸ nefsini öldürürsün¸ böylelikle de levlâk sırrını yakalar Cenab-ı Allah'a yakınlaşırsın.


Yeryüzünden Bir Avuç Toprak


Hz. Âdem'in yaratılışı¸ Mesnevî'de şu şekilde anlatılır:  "Sanat sahibi Allah¸ hayra¸ şerre uğramak¸ sınamak üzere Âdem'i yaratmak istediği zaman¸ özü doğru Cebrail'e ‘Yürü¸ yeryüzünden bir avuç toprak ödünç al.' buyurdu. Cebrail¸ hizmete bel bağlayıp âlemlerin Rabbinin emrini yerine getirmek üzere yeryüzüne geldi. O¸ buyruk kulu¸ yere el attı. Toprak¸ kendini çekti¸ çekindi. Dile gelip yalvarmaya¸ tek Yaratıcı hürmetine beni bırak¸ yürü git¸ canımı bağışla diyerek yalvarmaya başladı. Çünkü o¸ bundaki maksadın ne olduğunu anlamış¸ bundan bir koku almıştı. Cebrail utanç madeniydi. Toprak¸ pek çok yalvardığı¸ antlar¸ yeminler verdiği için geri döndü.


Cenab-ı Hak bu sefer Mikail (a.s.)'ı gönderdi. Toprak aynı şekilde ona da yalvardı¸ antlar¸ yeminler verdi. Mikail de geri döndü. Cenab-ı Hak bu sefer de İsrafil (a.s.)'ı gönderdi. Toprağı ona da yalvarıp¸ antlar¸ yeminler vermesiyle o da eli boş döndü.


Cenab-ı Hak bu sefer Azrail'e ‘Çabuk git¸ o hayallere kapılmış toprağın halini gör. O arık zalimi bul¸ hemen bir avuç torak al¸ gel.' dedi. Kaza ve kader çavuşu Azrail¸ buyruğu yerine getirmek üzere toprak yuvarlağına geldi. Toprak âdeti veçhile yine feryada¸ ant vermeye başladı. Birçok yeminler verdi.


Fakat Azrail dedi ki: ‘Feryadından ciğerim yanıyor. Ben¸ istersen sana başımı¸ canımı rehin vereyim. Yalvarmayı düşünme¸ artık o merhamet ve adalet sahibi padişahtan başkasına yalvarma da. Ben emir kuluyum¸ emri terk edemem.'


Azrail toprağı söze tuttu; o sırada o köhne topraktan bir avuç kaptı. Yeryüzünden sihirbazca bir avuç toprak aldı¸ hâlbuki toprak¸ sözle meşguldü¸ ondan haberi bile olmadı. O bir avuç toprağı yeryüzünün rızası olmadan aldı ve öylece Cenab-ı Hakk'ın tapısına götürdü."[2]


Özel Önem Verilen Varlık


İnsan kendisine verilen akıl¸ irade¸ hafıza¸ sabır¸ gazap gibi duygu ve yeteneklerle de Yüce Allah'ın özel önem verdiği bir varlık olmuştur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah'ın ilk insan tasarımı şöyle açıklanır: “Bir zamanlar¸ Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti. Melekler: ‘Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve bütün eksik sıfatlardan tenzih ediyoruz.' dediler. Allah da onlara: ‘Şüphesiz ki ben sizin bilmediklerinizi bilirim.' dedi."[3] Âyetteki “halîfe” sözcüğü başkasının yerini tutarak¸  onu temsil etmek üzere görev üstlenen kimse demektir. [4] Cenab-ı Hakk Hz. Âdem'i varlığın merkezi¸ kalbi de insan vücudunun merkezi yapmıştır. Dîvân'daki bir beyitte şöyle buyrulmaktadır:


 


Çünki mîrâs-ı İlâhî âdemin kalbindedir


Kadrini takdîr edene mesned-i a'lâsı var[5]


 


Cenab-ı Allah'ın yüklemiş olduğu görev/İlâhî miras¸ sorumlulukların tamamı Âdem'in gönlüne/kalbine yerleştirilmiştir. Bunun kıymetini değerini bilen bu yüceliğin¸ yüksekliğin derecesini de anlar.


Cenab-ı Allah: Yeryüzünde bir halife yaratacağım ve tayin edeceğim.” buyurmasıyla aslında O; "Kendi irade ve kudret sıfatımdan ona bazı salâhiyetler vereceğim¸ o bana izafeten¸ yarattıklarım üzerinde birtakım tasarruflara sahip olacak¸ benim namıma ahkâmımı yeryüzünde yürürlüğe koyup uygulayacaktır. O¸ bu hususta âsî olmayacak¸ kendi zatı ve şahsı namına asıl olarak hükümleri icra edemeyecek ancak benim bir nâibim¸ iradesiyle benim iradelerimi¸ emirlerimi¸ kanunlarımı tatbike memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı vazifeyi icra edecek olanlar bulunacaktır." demiştir.


İblis'in Kıskançlığı


Bu kadar geniş yetkilerle donatılan insan varlığı için meleklerden saygı secdesi istenmesi İblis'in kıskançlığına yol açmıştır. Kur'an-ı Kerim'de bu durum şöyle anlatılır: “Meleklere: ‘Âdem'e secde edin' demiştik. Hemen secde ettiler. Yalnız İblis diretti¸ böbürlendi ve nankörlerden oldu.” [6]  İblis¸ Âdem (a.s.)'a secde etmeyişinin sebebini şöyle açıklamıştı: “Ben Âdem'den daha üstünüm. Çünkü beni ateşten Âdem'i ise çamurdan yarattın.” [7]  Burada şeytanın karşılaştırması yalnız ateşle çamur arasında yapıldığı için yanılgı olmuştur. Çünkü şeytan: “Onu düzenleyip insan şeklini verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman (hemen ona secdeye kapanın)”[8] âyetinde bildirilen ruh unsuru ile “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.” [9] ayetinde ki insan için öngörülen yüksek gayeleri dikkate almamıştır. Böylece daha önce melekler arasında seçkin bir yeri ve evrenle ilgili geniş bilgisi olan İblis¸ büyüklük taslaması sonucunda cennetten ve ilâhî rahmetten kovulmuştur.[10] İnsan yaratılmışların üstünü¸ varlığın baş tacıdır. Hulûsi Efendi şöyle buyuruyor:


 


Tâc-ı "kerremnâ" başının tâcıdır


Gayrılar hep kadrinin muhtâcıdır


Arşı A'lâ rûhunun mi'râcıdır


Sendedir Âdem demisin Âdem'in


Mazharısın sırr-ı "nefahtü" demin[11]


 


Nefahtü: "Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman¸ siz hemen onun için secdeye kapanın. Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler. Fakat İblis hariç… O¸ secde edenlerden olmaktan kaçındı."[12] Bu ayeti kerimede Hz. Âdem (a.s.)'in ve insanların yaratılışı anlatılmaktadır. "Nefah­tü" ifadesi Allah'ın ruh üflemesi olarak zikredilir. Hâşâ Allah¸ maddî bir var­lık değil ki üfürsün. O bize nurundan bir nur düşürmüştür. Bize kendi sıfatlarından; yapma¸ icat etme¸ keşiflerde bulunma gücü vermiştir. İnsanda o büyük Yaratıcının muvakkat verilmiş bir nuru¸ bir emaneti vardır. İnsanın bu hususu düşünerek¸ kendine çeki düzen vermesi gerekmektedir. Bunun sır­rına vâkıf olunması¸ o vakt-i saadetin hatırlanması istenmektedir. Osman Hu­lû­si Efendi'nin dikkatimizi çeken bu muhammesinin bir bendinde iki ayet birden lâfzen geçmektedir.


Kerremnâ: "Biz hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. On­ları (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık."[13] Âdem (a.s.)¸ bütün varlıklardan sonra yaratılmasına rağmen varlı­ğın gayesi olduğu için hepsinden öndedir. "Kerremnâ" ile kastedilen İsra su­re­sinin 70. ayetidir. Bu ayette Allahu Teâl⸠insanoğluna lütuf ve ikramının bir özetini vermekte ve onun âlemdeki özel yerine işaret edilmektedir.[14] Mevlân⸠Mesnevî'sinde¸ bu ayeti kerimeyi açıklarken insanın manevî yönünü göz önüne almış ve şöyle demiştir: “Âdem'in boyu bir hamur teknesi boyuncadır ama o¸ gökyüzünden de üstündür."


Cenab-ı Allah böylece Hz. Âdem (as)'i en mükemmel bir şekilde yarattı. Boyunun uzunluğunun altmış “zirâ” olduğu bazı kaynaklarda kaydedilir. [15] Yaratılışı tamamlandıktan sonra Allahu Teâlâ ona¸ haydi şu meleklere git¸ selâm ver ve onların selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü bu¸ hem senin¸ hem de zürriyetinin selâmlaşma örneğidir. Bunun üzerine Hz. Âdem (a.s) meleklere: “Es-selâmü aleyküm” dedi. Onlar da: “Es-selâmu aleyke ve rahmetullah” diye karşılık verdiler. 


 


"Ahsen-i Takvîm"sin esfel yerin


Kadrini bil kâmil ol ekmel yerin


Ölmeden a'lâya er âfil yerin


Sendedir Âdem demisin Âdem'in


Mazharısın sırr-ı "nefahtü" demin[16]


 


Ahsen-i Takvîm: "Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Fakat iman edip salih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır."[17] Allah Teâla¸ insanı ruh ve beden kabi­liyetleri bakımından canlıların en mükemmeli kılmıştır. Ayet de; "en güzel biçimde yarattık" ifadesi bu hususu belirtmektedir. İnsan serbest iradesi ile ya bu kabiliyetini güzel kullanarak "kâmil insan" olacak¸ yahut da kötü yönü tutturarak şuurlu varlıkların ve canlıların en aşağı mertebesinde yer ala­caktır.[18] Takvîm¸ eğriyi doğrultmak¸ kıvama¸ nizama koymak¸ kıymet biçmek¸ kıymetlendirmek mânâlarına gelir. Sonundaki tenvin belirsizlik ve büyüklük için “ahsen-i takvîm”¸ herhangi bir biçimlendirmenin veya büyük bir biçim­lendirmenin en güzeli demek olur. Bu ise her mânâsıyla biçimlendir­me­nin en güzel biçimi demek olacağından maddî manevî her türlü güzelliği kapsar. Belinin doğrulmasından¸ biçiminin güzelleşmesinden¸ kuvvet ve melekeleri­nin yükselmesinden¸ akıl¸ irfan ve ahlâkıyla ilâhî güzelliğe ermesine kadar gi­der. Belinin doğrulmasını¸ boy posunun düzgün olmasını bütün bu mânâ­lardan kinaye olarak veya dıştan içe geçmek¸ yerden göğe yükselmek için bir başlangıç olarak düşünebiliriz. Gerek fizikî ve cismanî bakımdan¸ gerek ahlâk ve maneviyat itibariyle ruhanî bakımdan insan¸ en güzel bir kıvama erebilecek bir biçimde yaratıl­mıştır.[19]


 


Âdemi âdem eder bir dem gele


Sırrına mahrem eder bir dem gele [20]


 


Öyle bir an öyle bir zaman gelir ki / öyle bir hal olur ki İnsanı  Âdem eder¸ gizli / saklanmış olan tamamına İnsan / Âdem bir anda erer. İşte bu gizli sırların tamamını bilen ve bu sırlara eren büyük veliler vardır. Bu sırlar ise ancak Onlarla Cenab-ı Allah arasında saklıdır.


 


Âlem âdem olamaz


Âdem on sekiz bin âlemi câmi'dir[21] 


 


Tüm âlem / kainat Âdem olamaz¸ onun yerini alamaz ama Âdem yaratılmış olan on sekiz bin alemin tamamını kapsar¸ Âdem alemden daha değerli daha kıymetlidir.


Yüce Allah Âdem (as)'i yarattıktan sonra zevcesi Havva'yı onun eğe veya başka bir görüşe göre kaburga kemiğinden yarattı.[22] İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs¸ “Allah Havva'yı¸ Âdem (as)'i Cennet'e yerleştirdikten sonra yaratmıştır.” demişlerdir.[23] Yüce Allah Âdem (as) ve eşine şöyle diyerek¸ Cennet'e yerleştirdi:“Ve demiştik ki: “Ey Âdem (as)¸ sen ve eşin Cennet'te yerleş¸ otur. Ondan (Cennet'in yiyeceklerinden) istediğiniz yerden ikiniz de bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın.  Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz. “[24]  “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi Cennet'ten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve güneşte yanmazsın.[25]


Hz. Âdem (as) ve eşine yasaklanan bu ağacın ne olduğu kesin olarak bilinmiyor. Çünkü yüce Allah bu ağacın ismini bize bildirmemiştir. Cenâb-ı Hakk Cennet'te Âdem (as)'e büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sınır koymuştur. Bu sınırı aştıkları takdirde¸ kendilerine zulüm edeceklerdir. Cennet'e bu yasak ağaç¸ yenilmek için değil¸ insanın hayatını disipline etmek ve bir sınırlama ve kulluk için konulmuştur. Bununla beraber biz “Dünyayı sevmek¸ her bir günahın başıdır” hadîsinde bu yasak ağacı tayin eden bir dalâlet buluyoruz. Demek Hz. Âdem (as) o zaman dünya sınırlarına yaklaşmamak emri almış ve bundan bir müddet fıtratının gereği olarak yememiştir. [26] “Derken şeytan¸ onlardan gizli bırakılmış o çirkin yerlerini (avret mahallerini) kendilerine açıklayıp göstermek için ikisine de vesvese verdi ve 'Rabbiniz size bu ağacı başka bir şey için değil¸ ancak iki melek olacağınız yahut ölümden kurtulup ebedi olarak kalıcılardan bulunacağınız için yasak etti' dedi. Bir de onlara¸ 'Ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim' diye yemin etti. İşte bu şekilde ikisini de aldatarak o ağaçtan yemeye tevessül ettirdi. Ağacın meyvesini tattıkları anda ise¸ o çirkin yerleri kendilerine açılıverdi ve üzerlerine Cennet yaprağından üst üste yamayıp örtmeye başladılar. Rableri de “Ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size apaçık bir düşmandır¸ demedim mi? diye nida etti.”[27] “Bundan sonra Âdem (as)¸ Rabbinden (vahiy yoluyla) kelimeler belleyip aldı ve şöyle diyerek Allah'a yalvardılar: Ey Rabbimiz kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bizi esirgemezsen herhalde en büyük zarara uğrayanlardan olacağız¸ dediler.” [28]


“Sonra Rabbi onu seçti (peygamber yaptı) da tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi. Allah şöyle dedi: 'Dünyada birbirinize düşman olmak üzere her ikiniz de oradan (Cennet'ten) ininiz. Artık benden size bir hidayet (kitap) geldiği zaman¸ kim benim hidayetime uyarsa¸ işte o sapıklığa düşmez ve bedbaht olmaz (ahirette zahmet çekmez). “[29] 


Böylece Hz. Âdem (as) ve Havva ve nesillerinin yeryüzünde yerleşip kalmaları ve burada üreyip geçinmeleri¸ imtihan edilmeleri takdir edildi ve gerçekleştirildi.[30]






[1] Divân-ı Hûlusi-i Darendevî¸ s¸ 79.



[2] Mevlana¸ Mesnevi



[3] Bakara¸ 2/30



[4] Kettâni¸ et-Terûtibu'l-İdâriyye¸ I¸ 2; Elmalılı Hamdi Yazır¸ Hak Dini Kur'an Dili¸ İstanbul t.y¸ I¸ 259; İsfehânî¸ Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân¸ İstanbul 1986¸ s.223; bkz. En'âm¸ 6/135



[5] Divân-ı Hûlusi-i Darendevî¸ s¸ 87.



[6] Bakara¸ 21 34; bk. A'râf¸ 7/11; Hıcr¸ 15/31.



[7] A'râf¸ 7/12; bkz. Hicr¸ 15/33.



[8] Hicr¸ 15/29.



[9] Bakara¸ 2/30.



[10] A'râf¸ 7/13; Hicr¸ 15/34¸ 35.



[11] Divân-ı Hûlusi-i Darendevî¸ s¸ 158.



[12] Hicr¸15/ 29.



[13] İsra¸ 17/70.



[14]  İsmail Palakoğlu¸ Gönüller Sultanı Es-seyyid Osman Hulusi Efendi¸ s¸ 213.



[15] Kurtubî¸ Tefsir¸ C. XX¸ s¸ 45.



[16] Divân-ı Hûlusi-i Darendevî¸ s¸ 158.



[17] Tin¸ 95/4.



[18] Musa Tektaş¸ "Hulûs-i İnsan"¸ Somuncu Baba Dergisi¸ Yıl 8¸ Sayı 36¸ Ocak-Şubat 2002¸ s. 33.



[19] İsmail Palakoğlu¸ Gönüller Sultanı Es-seyyid Osman Hulusi Efendi¸ s¸ 214-215.



[20] Divân-ı Hûlusi-i Darendevî¸ s¸ 382.



[21] Divân-ı Hûlusi-i Darendevî¸ s¸ 379.



[22] Kitabü Mecmuatün mine't-Tefâsir¸C. II¸s. 3



[23] Nis⸠4/1; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi¸ C.XI¸ s¸304



[24] Bakara¸ 2/35; A'râf¸ 7/19



[25] Tâha 20/1 17-1 19



[26] Elmalılı Hamdi Yazır¸ a.g.e.¸C. I¸s¸ 323-324.



[27] A'râf 7/20-22



[28] A'râf¸ 7/23



[29] Tâha¸ 20/122-123



[30] Bakara¸ 2/3638; A'raf¸ 7/24

Sayfayı Paylaş