DİN ADINA ENÂNİYET

Somuncu Baba

Hayatımızın çeşitli dönemlerinde Allah'ımızın hepimize böylesi ikrâmları olmuştur. Olmaz denilen yerden Rabbimiz bizlere nice olurlar yaratmıştır. Lakin bu ikrâmların gerektirdiği bir şey vardır; o da şükretmek ve başkalarına karşı böbürlenmemektir. Bu çok önemli bir husustur. Sonuçta nimeti veren Allah'tır. Alabilecek olan da odur. Çünkü o şöyle buyurmaktadır: “Hatırlayın ki Rabbiniz size¸ ‘Eğer şükrederseniz¸ elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!' diye bildirmişti.” Bunun yanında Allah'a şükür de kendi başına yet

İnsan Rabbine ihlâsla kulluk ettiğinde sahibi elbette onu yalnız bırakmaz; hiç ummadığı yerden kapılar açar; beklemediği lütuflarla ikrâmda bulunur. O kul daraldığı anda yaratıcının ikrâmını yanı başında buluverir. Çünkü şöyle buyuran Rabbine itikadı tamdır: Ey inananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah¸ muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.[1]


Etrafımızda böylesi nice insan vardır. Biri çıkıp önderlik eder ve cami¸ kurs veya İmam-Hatip derneği kurulur. Başlangıçta ortaya koydukları parayla böyle bir inşaatı bitirmek bir yana temeline kazma vurmak bile mümkün değildir. Ama onların güvendikleri Allah'ları vardır; sırtlarını ona verirler¸ O'nun geniş hazinelerinden boyun bükerek talepte bulunurlar:  “Ya Rabbi¸ bunu senin dinine hizmet için yapıyoruz¸ bize yardım et.” diye niyâz ederler¸ gözyaşı dökerler. Bir de bakarsınız ki¸ bir yıl içinde caminin kubbesi dikilmiştir. Çünkü bütün olup bitenlerin ardında Allah'ın inâyeti vardır¸ ihlâs ve samîmiyetle¸ dünyalık beklenmeden bir şeyler yapılmaya gayret edilmekte¸ Rabbimiz de lütfuyla bereketlendirmektedir. Sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için melekleri ile birlikte üzerinize rahmet ve bereket indiren O'dur ve O¸ mü'minlere çok merhametlidir.[2]


Yeter ki biz Rabbimizden istemesini bilelim. Samîmî olalım. Dünyalık süflî emellerimizi duâlarımıza âlet etmeyelim. Sonra bir bakmışız ki¸ Rabbimiz ihsânıyla bize ikrâmda bulunmuş ve olmaz dediğimiz şey oluvermiş. Sonuçta her şeyi yapacak olan Allah'tır. Güç ve kudret ondadır.  Hz. Peygamber (s.a.v.) buna işaret ederek diyor ki: “Allah çok hayâ sahibi ve ikrâm edicidir. Kişi ona ellerini kaldırıp duâ ettiği zaman onları boş çevirmekten hayâ eder.”[3]


Bir yakınımın kızının başından geçen bir olay anlatayım sizlere: “İlim Yayma Vakfı geçen yıl erkek üniversite öğrencilerinden bir gurubu kurayla umreye göndermiş.  Bahsettiğim kızcağız da Hırka-i Şerif Vakfı'nın yurdunda kalmaktadır. Umre haberini duyunca yüreğinde müthiş bir Kâbe sevgisi belirir; o da gitmek ister. Ağlayarak vakıf yetkililerine gider. Kız öğrenciler olarak siz de bizlere böyle bir imkân sunun diye yalvarır. İşin takipçisi olarak birkaç kez gider-gelir¸ kapıyı aşındırır. Onlar da sonunda sadece bir kız öğrenciyi umreye göndermeye karar verirler. Derken kız öğrencilerin hepsini piknik için bir araya toplarlar. Aralarında kura çekerler. Tahmin ettiğiniz gibi¸ kura bu kıza çıkar. Ben bu satırları yazarken o kızcağız Ravza-i Mutahhara'da ağlayarak Kur'an okumaktadır.”


Büyüdükçe Küçülmelidir


Hayatımızın çeşitli dönemlerinde Allah'ımızın hepimize böylesi ikrâmları olmuştur. Olmaz denilen yerden Rabbimiz bizlere nice olurlar yaratmıştır. Lakin bu ikrâmların gerektirdiği bir şey vardır; o da şükretmek ve başkalarına karşı böbürlenmemektir. Bu çok önemli bir husustur. Sonuçta nimeti veren Allah'tır. Alabilecek olan da odur. Çünkü o şöyle buyurmaktadır: “Hatırlayın ki Rabbiniz size¸ ‘Eğer şükrederseniz¸ elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!' diye bildirmişti.”[4] Bunun yanında Allah'a şükür de kendi başına yeterli değildir. Etraftaki diğer mü'minlere karşı tevâzûyu da elden bırakmamak gerekir. Hatta ikrâma mazhar oldukça alçak gönüllülük bir o kadar artmalıdır¸ büyüdükçe küçülmelidir. Bu¸ mü'minin sahiplenmesi gereken sıfattır.


Kul Allah'ın kendisine olan ikrâmını bir böbürlenme vesilesi hâline getirir ve etrâfındaki diğer mü'minlere karşı tekebbüre girerse¸ nimetin zevâlinin kapısını aralamaya başlamış demektir. Çünkü ikrâmı¸ etrafındaki insanları küçümsemek ve tahkîr etmek için kullanmaya başlamıştır. Bundan daha da tehlikelisi¸ Rabbin yolunda gayret ederek elde ettiği gücü diğer mü'minleri ezmek ve alanı sadece kendisine tahsîs etmenin vâsıtası hâline getirmişse¸ nimeti veren Allah'ın gazabına uğraması çok yakın demektir. Çünkü gayretullaha dokunacak işlerin sonu her zaman felâketle sonuçlanır.


Bu nedenle İslâm'a hizmet etmek amacıyla bir şeyler yapmaya gayret edenlerin çok hassas olmaları gereken hususlar vardır. Öncelikle diğer kardeşlerini kendilerinden değiller diyerek dışlamamaları icap eder. Onların İslâm adına yapmaya çalıştıkları işlerin önlerini kesmemeleri şarttır. “Her şey bize kalsın ve bizim olsun” zihniyetiyle hareket ederek diğer mü'minlere tuzak kurmaları yakışık almaz. Başka bir yol tutularak¸ diğer mü'minlerin yapıp ettikleri takip edilerek önleri kesilmeye¸ yaşam hakkı tanınmamaya çalışılırsa da¸ her şeyi gören hem de en ince ayrıntısına kadar gören Yüce Zat bunu cezalandırmasını da bilir. Çünkü hiç kimse Müteâl Yaratıcı'nın dinini kendi tekeline almak ve onun temsilcisiymiş gibi hareket etmek hakkına sahip değildir. Rabbimiz böyle bir yetkiyi kimseye vermemiştir. Öyleyse¸ Müslümanları küstürerek İslâm'a hizmet edilemez.


 


Dünyevîleşmekten Kurtulmak


Kaldı ki¸ Allah'ın rızâsının nerede olduğunu kul bilemez. Bir taraf¸ sayısal olarak büyük rakamlara ulaşarak büyük işler yapıyor gözükebilir. Ancak diğer tarafta daha az sayıda insanla daha küçük işler yapan ama ihlâsları büyük işler yapanlardan binlerce kat fazla olanların amelleri Allah katında daha makbûl ve daha bereketli olabilir. Bu yüzden İslâm adına hareket ediyorum derken dünyevîleşmekten¸ maddî ve siyasî ihtiraslar adına her türlü hareket ve eylemi kendi adına mübah gören yapılanmalara benzemekten şiddetle kaçınmak gerekir. Oysa Allah adına iş yapıyorum diyerek Allah'ın gazabını çekmek ne kadar da aptalcadır! Allah Rasûlü ne güzel buyurmuştur: “Müslüman¸ Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez¸ haksızlık yapmaz¸ onu düşmana teslim etmez. Kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse¸ Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim Müslüman kimseden bir sıkıntıyı giderirse¸ Allah da o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse¸ Allah da onun ayıp ve kusurunu örter.”[5]


İnsan bazen kendi arkadaş çevresiyle ve cemaatiyle birlikte olduğunda diğer mü'minlere karşı takındığı tavrın yerinde olup olmadığını fark edemeyebilir. Çünkü içinde bulunduğu yeri İslâm'ın merkezi gibi görmeye başlamış¸ diğerlerini süprüntü olarak telakkî eder olmuştur. Ona göre Allah'ın dinine hizmet sadece kendi bulunduğu yerde edilmektedir¸ diğerleri de bir şeyler yaptıklarını sanan küçük insanlardır; onlara yakışan gelip kendilerine katılmalarıdır.


Kişi bu düşünceye sahip olduğunda¸ diğer mü'minler onun gözünde küçülür ve önemsizleşir; hatta başkalarının duygu ve düşüncelerinin ehemmiyeti kalmaz. Bu insanların yaptıkları hatadan ve içine düştükleri çukurdan kurtulmalarının en güzel yolu¸ diğer mü'minlere kendilerini nasıl gördüklerini sormalarıdır. Öyle ya¸ mü'minlerin şâhitliği Allah katında son derece mûteber olduğuna ve kullar bundan da hesâba çekileceğine göre¸ etraflarındaki mü'minlere “Bizi nasıl görüyorsunuz?” diye sormaları icap eder. Bu sorgulama belki uyanmaya vesîle olur da hatalardan dönülür. Ancak “Biz büyüdük¸ size ihtiyacımız yok¸ önümüze çıkmayın¸ alanımızı daraltmayın¸ İslâm'ı biz temsil ediyoruz.” gibi yaklaşımlar sürdürülürse¸ Allah için çıkılmış olan yolun bir yerde bitmesi yakın demektir.


 


Dinin Tek Sahibi Allah (c.c.)


Hiç kimsenin endişe etmesine gerek yok. Bu dinin tek sahibi var. Kıyamete kadar da İslâm'ı ayakta tutacağını va'detmiştir. “Hiç şüphesiz¸ zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.[6] Peki¸ bunu neyle yapacaktır? Elbette kulları eliyle. Öyleyse birileri çizgiden uzaklaşıyor¸ sözde Allah adına azgınlaşıyor¸ enâniyet bataklığına saplanıyorsa¸ Allah'ın başka mü'minleri öne çıkarmasının vakti gelmiş demektir. Bu teker tümsekte kalmayacağına göre¸ birileri yine Rabbin lütfuyla öne alınacak¸ önde olan geri çekilecektir.


Tarihte her zaman böyle olmuştur. Nice cemâatler ve İslâm adına ortaya çıkmış guruplar tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Hâlbuki Allah'ın dinine hizmet etmek amacıyla ortaya çıkmışlardı. Ama bir noktadan sonra vahim hatalar yapmaya başlamışlar¸ İslâm'a hizmetten uzaklaşarak elde ettikleri gücü kendi yerlerini tahkîm etmek için kullanmışlardı. Demek ki¸ son dine hizmet ederken zamanın ruhunu yakalamak¸ çağın gerektirdiği şartlara göre davranmak gerekmektedir ancak¸ bundan daha da önemlisi¸ Allah'ın murâd ettiği şekilde hareket etmektir. Mâdemki Allah adına ortaya çıktığını iddia ediyorsun¸ öyleyse hem Allah'ın hem de diğer mü'minlerin hakkını korumak zorundasın. Korumazsan¸ seni o noktalara yükselten güç indirmeyi de bilir. Sonuçta ne mi olur? Allah'ın dini her zaman ayakta kalır. Nitekim kimler geldi¸ kimler geçti¸ geçip gitmeyen tek şey olmuştur¸ o da Allah'ın dinidir.


“Tarih tekerrürden ibârettir¸ ibret alınsaydı hiç tekerrür mü ederdi?” sözü her zaman söylenir¸ söylenmeye de devam edecektir. Oysa Allah'ın kitabı ile Rasûlü'nün sözleri her zaman mü'minlerin önündedir. Buna rağmen bazıları¸ “sözde Allah adına” çizgiyi aşacak¸ sonrasında tepetaklak olacak ve yerlerine başkaları gelecektir. Ve tarih yine tekerrür edecektir.


Rabbim bizleri bu tekrarın içine düşmekten de¸ böylesi kullarından da uzak eylesin. Gücümüz nisbetince¸ hâlisâne onun dinine hizmet etmeyi nasip etsin. Yapıklarımızla gururlanarak azanlardan eylemesin. Kibri düşmanımız¸ tevâzûyu yoldaşımız eylesin. Kendisine kulluk etmenin hazzını yüreklerimize sâbit kılsın.


Rabbim¸ benim sana kulluktan öte bir emelim yok. Nefsimi¸ sana yönelmekten çevirecek şeylerden koru. Murâdım ve maksadım her dâim sen ol.


 








[1] 2/Bakara¸ 153



[2] 33/Ahzâb¸ 43



[3] Tirmizî¸ 3479



[4] 14/İbrâhîm¸ 7



[5] Buhârî¸ 2262



[6] 15/Hicr¸ 9

Sayfayı Paylaş