DEĞERLERDEN ÖDÜN VERMENİN TEHLİKELERİ

Somuncu Baba

"Asıl olan dış dünyadan kopmadan¸ yeryüzünün ve diğer milletlerin sunduğu¸ geliştirdiği nimetlerden istifâde etmek¸ ama bunun yanında kendi değerleri üzerinde durabilmek¸ başkalarının etkisi altında eriyip yok olmamaktadır. Dolayısıyla hem dışa açık olmalı hem de kimliğini kaybetmemelidir."


Her milletin geçmişten getirdiği değerleri vardır. Bunları koruyabildikleri oranda kendi hüviyetlerini muhâfaza ederler. Bunun yanında derin ormanların içinde yaşayan bazı kabîleler vardır. Bunların dış dünyayla hiç irtibatları olmadığı için yüz yıl önce nasılsalar şimdi de aynıdırlar. Lakin bu durum arzulanan bir hal değildir. Asıl olan dış dünyadan kopmadan¸ yeryüzünün ve diğer milletlerin sunduğu¸ geliştirdiği nimetlerden istifâde etmek ama bunun yanında kendi değerleri üzerinde durabilmek¸ başkalarının etkisi altında eriyip yok olmamaktadır. Dolayısıyla hem dışa açık olmalı hem de kimliğini kaybetmemelidir.


Batılı ülkelere baktığımızda aynı din etrafında oluşmuş olan kültürleri sebebiyle birbirlerine çok benzediklerini görürüz. Hatta bu benzerlik o kadar birbirine yakındır ki¸ her hangi bir Avrupa ülkesini ziyaret ettiğinizde¸ diğerlerini merak etmenize gerek yoktur; üç aşağı beş yukarı hepsi aynıdır. Aynı mimari yapılar¸ aynı kültür ve gelenekler öne çıkar. Bir takım yöresel farklılıklar kalmış olsa da büyük oranda birbirlerine benzeşirler. Bu sebeple de Batı kültürü dediğimizde¸ Batı'nın ortak olarak geliştirdiği değerleri ve medeniyeti anlarız. Onlar dünyaya yön verdiklerinden kendileri dışındakilerden etkilenmeleri çok azdır. Bilakis herkes onlardan etkilenir.


Bu gerçek yanında¸ Avrupa ve Amerika'nın dışında kalan güçlü toplumların da değerlerine daha güçlü bir şekilde sahip çıktıklarını görürüz. Meselâ Çin ile Japonya'ya baktığımızda¸ Batı kültüründen etkilenmelerine rağmen kendi değerlerini de canlı tutmaya çalışırlar.


Gelenekten Geleceğe Değerler


Her şeye rağmen az veya çok her toplum baskın olan kültürün etki alanındadır. Bu sebeple Çin ve Japonya gibi toplumlarda bile Avrupa ve Amerika'ya ait değerlerin toplumlarda derinden derine yerleşmeye başladığını ve özellikle gençlerin kendi geçmişlerinden savrulduklarını söylememiz mümkündür.


Yeryüzündeki genel tabloya baktığımızda ibrenin Batı'dan ve Amerika'dan yana kaydığı ortadadır. Dünyanın neredeyse tamamı yönünü Batı'ya dönmüştür. En muhâfazakâr toplumlarda bile durum böyledir. Hıristiyan olan toplumlar sonuçta aynı inanca sahip olanlarla bütünleştikleri için kendi açılarından fazla bir sorun görmemektedirler. Lâkin sorun bizim gibi farklı inanç sistemlerine sahip olan coğrafyalardadır.


Bir taraftan tarih boyunca bizi biz yapan değerler¸ diğer tarafta bütün iletişim imkânlarıyla toplumumuzu ahtapot gibi kuşatmış olan Batı'nın kültürü¸ İslâm coğrafyasında o kadar hızlı bir dönüşüm yaşanmaktadır ki¸ her İslâm ülkesinin yaşlıları gençlerle birbirlerini anlamakta zorlandıklarından şikâyet etmektedirler. Çünkü bir başkalaşım söz konusudur. Dedenin hayal dünyası¸ konuştukları ve gençliğinde yaşadıkları ile zamâne gençliğinin dünyası çok farklıdır. O yüzden bir araya gelerek on dakika sohbet etmek gençlere işkence gibi gelmektedir. Delikanlının veya genç kızın dünyası cep telefonu¸ internet¸ film yıldızları ve futboldur. Ancak dedesinin bu konularda konuşacak bir şeyi olup olmaması bir yana merakı da yoktur.


Sorun sadece ilgi alanlarında değil elbette. Yaşam felsefeleri de çok değişti. Bir gencin hayata bakışıyla bir yaşlınınki hiç de aynı değil. Farklı gezegenlerde yaşıyor gibiler. Doğrusu bu kopuş¸ bu uzaklaşma ve yabancılaşma bizim kendi öz değerlerimizden kopuşumuzun da bir göstergesidir.



Tarihî Mirası Çağa Uygun Bir Şekilde Aktarabilmek


“Dünyayla bağımızı keselim¸ kendi içimize kapanıp değerlerimizi kaybetmeden yaşayalım.” demiyoruz. Zaten bu korkaklık ve eziklik alâmetidir. Mümkün de değildir. Asıl olan dünyaya açık olmak ama bunu yaparken de kendi değerleri üzerinde ayakta kalabilmektir. Bunu becerebilmenin yolu da neyin değer neyin değişken olduğunu doğru belirlemek ve genç kuşakları buna göre yetiştirmektir. Tarihî mirası onlara sağlıklı ve çağa uygun bir şekilde aktarabilmektir.


Endişemizin boyutlarını anlatabilmemiz için bazı kıyaslamalar yapmamız sorunumuzun ne kadar büyük olduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır. Eskiden “Selâmünaleyküm” ifadesini daha fazla duyardık. Artık insanlar özellikle de okumuş kesim bunun yerine diğer selâmlama kelimelerini tercih etmektedir. Selâm vermek bazı muhitlerde sanki gericilik¸ modern olamamak gibi algılanıyor. Yemekten önce ve sonrasında elleri yıkamak bizim olmazsa olmaz değerlerimizdendi. Bugün evlerimizde bile bunun fazla uygulanmadığını görmekteyiz. Büyüklerimiz hatırlayacaklardır¸ onların çocukluk zamanlarında takkesiz namaz kılan insan çok azdı. Günümüzde ise özellikle Cuma günlerinde camilerin ikinci katından ana cemaat mahalline baktığınızda¸ takke takanların azınlığa düştüğünü görürsünüz. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ihramlı olmak dışında başı açık asla namaz kılmadığını hepimiz biliyoruz. Evinde bile başı açık namaz kılmazdı.


Bunun yanında cenâze namazlarımızda alışık olmadığımız manzaralarla karşılaşmaya başladık. Ölenin fotoğrafı yakalara takılmakta¸ kadınlar erkeklerin saflarına hatta en ön safa girmeye çalışmaktadırlar. Kaybettikleri yakınlarına ne kadar düşkün olduklarını göstermek için aynı safta erkeklerle namaza durmak istemektedirler. Sanki arkada durunca (hâşâ) Allah'ın haberi olmayacakmış gibi! Bunun yanında cenâze kabre götürülürken alkış tutulmakta veya tekbir getirilmektedir. Oysa bu tür şeylerin hiçbiri dinimizde yoktur¸ aslâ tasvip edilemezler. Yapılan yanlışlar dinin ve Müslümanların değerleriyle oynamaktan ibarettir. Eğer cenâzeye İslâm bilginlerinin fetvâlarına göre muâmele yapılacaksa bunun gereklerine uyulması gerekir. Cenâzeyi hem camiden kaldırıp hem de başka din mensuplarının âdetlerini Müslümanlara dayatmak anlamsızdır. Bizler de değerlerimizle oynanmasına müsaade etmemeliyiz. Bu tür yanlışlara düşmemek hususunda dikkatli olmalıyız.


Değerlerimizi Unutmamalıyız


Kezâ bizlerin komşuluk dediğimiz bir değerimiz vardı. Ancak insanlar dinî değerlerinden uzaklaştıklarından komşuluklar da bitme noktasına geldi. Önceden din kardeşliği komşuları bir araya getiriyordu. Komşuluk¸ arada din bağı olduğu için oluyordu. Şimdi herkes kendisine bir ideoloji tutturunca komşuluk da komşuluk değerleri de tükendi. İnsanlar aynı apartmanlarda birbirlerine yabancılaştılar. Lâkin bizim edep kitaplarımıza baktığımızda şöyle dediklerini görürüz: “Mü'minler komşularının hakkını gözetmelidir. Kokusu olan bir yiyecek pişirirlerse bundan komşularına da ikram etmelidirler. Meyve aldıklarında da bir miktarını komşularına sunsunlar ve meyveyi evlerine kesinlikle gizli getirsinler¸ açıktan getirmesinler. Çünkü görüp de elde edemeyenlerde kalp burukluğu oluşur. Aynı şekilde çocukları ellerine meyve vererek sokağa çıkarmasınlar.”


Geçmişimizle günümüzü karşılaştırabileceğimiz bu tür örnekleri çoğaltmak pekâlâ mümkündür. Bu aynı zamanda¸ bize uzak olan pek çok şeye alıştığımızın da bir delilidir. Nitekim eski kitaplarımızdaki edep bahislerini okuyarak günümüz ile kıyas ettiğimizde hepimiz şaşırıp kalırız. Sanki başka bir âlemden bahsediliyormuş gibi gelir. Oysa bizim büyüklerimiz böyleydi. Bu kitaplarda anlatılan şeyler başka gezegendekilerin hayatından bahsetmiyor¸ dedelerimizin ve ninelerimizin yaşadıkları hayattan ve onların değerlerinden söz ediyor.


Ülkemizdeki duruma baktığımızda endişe etmemizi gerektirecek pek çok sebep bulunmakla birlikte ümitsizliğe düşmek de mü'mine yakışan bir durum değildir. Kaybettiklerinize üzülürsünüz ama bir silkelenirsiniz ve eskisinden daha güzel bir duruma gelirsiniz. Dolayısıyla her şey kaybettiklerimizin farkına varmaya ve bunları yeniden kazanmak hususunda çaba sarf etmeye bağlıdır. Zaten gayretli sivil toplum kuruluşlarımız yanında devlet ricâlinin müsbet yönde attığı adımlar sebebiyle daha fazla ümitvar olabiliyoruz. İnşaallah bu millet kendi değerlerine her zaman sahip çıkacak ve eski dönemlerde olduğu gibi ümmete yeniden ağabeylik yapacaktır.


Yükü Beraberce Kaldırabilmek


Hz. Peygamber (s.a.v.) sorumluluk alan herkesi çobana benzetmişti. Bu sebeple bir yerde bir sorumluluk üstlenmiş olan kişi önce neler yapabileceğine bakmalıdır. Baba ise evde yaşatması gereken değerlere¸ anne ise çocuklara öğretmesi gereken kıymetlere odaklanmalıdır. Aynı şekilde bir iş yerinde patron olan kardeşimiz çalıştırdığı insanlara kendi değerlerimizden neleri kazandırabileceğine¸ bir din görevlisi ise mahallesindeki mü'minlere öğretebileceği hususlara yoğunlaşmalıdır. Bir okulda öğretmen ise hocanın karşısında ayak ayaküstüne atılmayacağını ve diğer değerlerimizi belletmelidir. Dolayısıyla herkes bir tarafından tuttuğunda çok da endişe etmemize gerek kalmayacağını anlarız.


Unutmayalım ki¸ şer her zaman olmuştur ve olacaktır¸ ancak hak şerre sürekli galebe çalmıştır¸ çalacaktır. Bize düşen¸ bunun gerçekleşmesi için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek ve çabalamaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Hacerü'l-Esved'i bir bezin ortasına koyup her kabileden bir kişiye tutturmuş ve o mübârek taşı olması gereken yere kaldırmıştı. Bizler de üzerimize düşen görevleri hakkıyla yaparak¸ taşın altına elimizi koyup yükü beraberce kaldırabiliriz. Böylece sağlıklı bir nesil yetiştirebilir ve ülkemizin daha iyiye gitmesi yönünde bir katkı yapmış oluruz. Unutmayalım ki¸ bunların hepsi âhiret sermayemizi artıran güzel amellerdir.

Sayfayı Paylaş