BUNALIMLAR ÇAĞINDA MÜSLÜMANLAR

Somuncu Baba

“Küreselleşme yanında genç dimağlara İslâm'ı öğretememenin sonucu olarak gelecek kuşaklar adına çok fazla iyimser olamıyoruz. Caddelerde ve şehrin başka alanlarında yürüdüğünüzde¸ bize hak vereceğinizi düşünüyoruz. Görünen manzara insanı hem üzmekte hem de işimizin ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Çünkü bu yabancılaşma ve değerlerden kopuş¸ dindarını da dindar olmayanını da bunalıma sürüklemektedir.”


Yaşadığımız dönemi tanımlamak için herkesin müştereken kullandıkları kelimelerden biri de “bunalımlar çağı” sözüdür. Gerçekten de içinde bulunduğumuz dönem önceki asırlara hiç benzememektedir. İslâm'ın haram olarak kabul ettiği ne varsa dünyanın her tarafına yayılmış durumdadır. Ahlâkî ve millî değerler erimektedir. Toplumumuz dünyadaki çözülmeden nasîbini her geçen gün almakta ve özellikle gençler yabancılaşmaktadır. Fazla değil¸ yirmi yıl öncesinin gençliği ile zamanımız gençliğini karşılaştıracak olursak¸ kanaatimce bu bile geçmişimizden ne kadar uzaklaştığımızı anlamamıza yetecektir.


Sahâbe-i kirâm Allah Rasûlü'nün vefâtından sonra karşılaştıkları fitneler ve ahlâkî değerlerdeki çözülme nedeniyle kıyâmetin çok yakın bir zamanda kopacağını zannediyorlardı. Bu yüzden kıyâmete yönelik mânevî hazırlığa ehemmiyet veriyorlardı. Acaba zamanımızda yaşayıp da içinde bulunduğumuz bu hâli görselerdi ne düşünürlerdi? Muhtemelen çıldıracak duruma gelirlerdi. Öyle ya¸ minik haramlar ve mü'minlerin küçük savaşlar nedeniyle birbirlerini kırmaları sebebiyle dünyanın sonunun geldiğini sanıyorlardı. Zira zamanı Allah Rasûlü'nün vaktine göre kıyaslıyorlar ve olan biteni toplumsal yıkılış olarak görüyorlardı. Bugün ise her gün¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in nübüvvet zamanındakinden daha fazla Müslüman kanı akıtılıyor; haramlar her yanı binlerce kat daha fazla kuşatmış durumdadır.


Küreselleşme yanında genç dimağlara İslâm'ı öğretememenin sonucu olarak gelecek kuşaklar adına çok fazla iyimser olamıyoruz. Caddelerde ve şehrin başka alanlarında yürüdüğünüzde¸ bize hak vereceğinizi düşünüyoruz. Görünen manzara insanı hem üzmekte hem de işimizin ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Çünkü bu yabancılaşma ve değerlerden kopuş¸ dindarını da dindar olmayanını da bunalıma sürüklemektedir.


Dindar olmayan insanlar çağımızda¸ özellikle maddî anlamda¸ bir tatminsizlik içine düşmüştür. Nefislerde büyük bir aç gözlülük baş göstermiş ve ellerine geçen kendilerine yetmemeye başlamıştır. Tevekkül ve şükür eski kitaplarda bahsedilen bir mevzû halini almıştır. Bu yüzden de başta bonzai¸ eroin türü uyuşturucular olmak üzere alkol tüketimi sürekli artmakta¸ gece hayatı sıradanlaşmaktadır. Gençler içlerine düştükleri tatminsizlik ve doyumsuzluktan kurtulmanın yolunu bu tür şeyleri kullanarak aşmaya çalışmaktadırlar. Yalancı mutluluklar sığınakları olmaktadır.


İnsanlarımız büyüyen ve kalabalıklaşan şehir hayatı yanında¸ evlere giren iletişim araçları sebebiyle de bireyselleşmeye başlamışlardır. Millet¸ iş güç dışında başkalarıyla görüşmeyi istememekte¸ hatta ihtiyaç da duymamaktadır. Bu yüzden eski dostlukları yaşamaları da mümkün olmamaktadır. Önlerine ciddî bir sorun çıktığında ise bunalım içine düşmektedirler. Zira kapılarını çalacakları¸ içten dertleşecekleri bir dostları maalesef yoktur.


Şekilde Kalan Kulluk


Dindarlarımızın durumuna gelince¸ camilerdeki cemâatin her geçen gün arttığını söylemek zordur. Bunun yanında dünyevîleşme ile birlikte dindarlarımızda da mâneviyattan yana bir çözülmenin¸ kulluğun şekilde kalmasının söz konusu olduğunu söylememiz mümkündür. İbadetler ve yaşantılar zâhire indirgenmiş¸ işin ruhu zayıflamıştır. Toplum içerisinde bunu her dâim görmemiz mümkündür. Giyim kuşamdan tutunuz da evlerde süren yaşantıya kadar bunun göstergeleri açıktır. İnsanlar dindar olduklarını söylemeyi sürdürmektedirler ancak yaşantının dinin temel değerleriyle ne kadar uyumlu olduğu ortadadır. Ayrıca dindarlarda artan boşanma oranları ile aile içi sorunların artması da bu durumun başka bir yüzüdür.


Dindar insanlarımıza hâkim olmaya başlayan bu “yüzeysel dindarlık” günümüz Türkiye'sinde İslâm'ı bekleyen en büyük tehlikelerden biridir. Görünüşte insanlar dindar olduklarını söylemekteler¸ ancak yaşantılarının ne ahlâkî ne de kulluk noktasında bizim değerlerimizle ilgisi pek yoktur. Kişi dindarım derken aslâ yapılmaması gereken haramları çok rahat işleyebilmektedir. Allah'a kulluk ile yine Allah'a isyanı baş başa götürmek istemekte ve ikisinden birinden vazgeçmemektedir. Bunu da¸ “Dindarlık bu zamanda bu kadar olur.” diyerek savunmaktadır. Lakin yaptığı ibadetlerden bir lezzet alıp alamadığını soracak olursanız¸ alacağınız cevap menfî olacaktır. Aynı şekilde¸ “İçten ve samîmî bir kalple Allah'a duâ edebiliyor musunuz?” diye sorsanız¸ cevabı aynı olacaktır veya ona samîmî bir şekilde cevap vermesini isteyerek¸ şu suali yöneltseniz¸ vereceği cevap yine olumsuz olacaktır: “Sence Allah yaptığın bu ibadetleri ihlasla yapılmış olarak kabul eder mi?”


Parasını millete ödettiği elektriği bedava kullanan¸ elinden geldiği kadar kulların hakkından çalmaya¸ devleti¸ dolayısıyla halkı soymayı mahâret zanneden bir insanın ibadetten lezzet alması söz konusu olabilir mi? Nasıl olsun ki? Hem Allah'a “Beni affet!” diye ellerini açacak¸ hem de Allah'ın hiç karışmayacağını düşünüp kul hakkını yemeyi sürdürecek. Üstelik hiç doymayacakmış gibi…


Dindarlarımız içinde artık kıldığı namazdan lezzet alamayanların olduğuda maalesef bir gerçek. Belki aksatmamaktadır ancak bir yükü sırtından atarcasına savmaya bakmaktadır. Cuma namazları dışında caminin yolunu da unutmuştur. Diğer ibadetlerinde de şekil öne geçmiş¸ ihlâs arka plana atılmıştır. Zekâtını verirken bile bunun herkes tarafından bilinmesini istemektedir. Belki mal-mülk sahibi olmuştur ve pek çok dünyalık elde etmiştir¸ ancak dindar olmayan insanlar gibi o da mutsuzdur. Hayattan bir lezzet alamamaktadır.


Bütün bu sorunların temelinde bireyselleşen dindarlık yatmaktadır. Bizleri birbirimize bağlayacak ve imanımızı güçlendirecek bir arkadaş gurubumuz yoksa kendi başımıza kaldık demektir. Tek başına kalanı ise toplum kendisine benzetir. Biz peygamber değiliz ki toplumu dönüştürelim. Tam tersi bir şekilde¸ toplum bizi kendisine benzetir. Kendisine güvenip de İslâm'ı tek başına yaşamaya çalışan nice insanın geleneğimizden koparak yavaş yavaş başkalaştığını çok görmüşüzdür. Bu sebeple öncelikli olarak camiden kopmamamız gerekir. Caminin ulvî rûhu¸ beraberce namaz kılmanın mânevî atmosferi¸ baştan savma tek başına kılınan namaza asla benzemez. Çünkü omuzu kardeşinizin omuzuna dayamanın¸ beraberce elleri semaya açmanın¸ namazdan sonra mü'minlerle tokalaşmanın ve camiye gidip gelmek suretiyle samîmî arkadaşlıklar kurmanın hazzı tek başına ibadette aslâ olmaz. Cami dostluğu insanı istikâmet üzere tutan en önemli faktörlerden biridir. Bu sebeple Allah Rasûlü cemâatle namaza çok önem vermiştir. Zira cemâatten kopan değerlerinden de kopmaya başlamış demektir. Velhâsıl¸ cami insanı İslâm üzere korur¸ ondaki ihlâsı ve ibadet sevgisini diri tutar.


Allah İçin Arkadaşlık


Günümüz Müslümanının en çok ihtiyaç duyduğu şey Allah için oluşturulmuş olan arkadaşlıklar ve bu çerçevedeki faâliyetlerdir. Gerek cemâatler olsun ve gerekse sivil toplum kuruluşları olsun¸ mü'minin kendisini korumasına¸ hayatından lezzet almasına ve bunalımlara düşmemesine çok katkı sağlar. Çünkü insan¸ içinde biriken enerjisini bu yolla sarf eder ve mânevî aküsünü yeniden şarj eder. Güzel işler yapmak sûretiyle mutlu olur ve dine daha iyi bir azimle sarılır. Bunların hepsinden daha güzeli¸ bulunduğu grubun onu istikâmet üzere tutması¸ bir sorunla karşılaştığında yardımına koşacak onlarca insan bulmasıdır. Bugün öyle dindar insanlar vardır ki¸ İslâm'ı bireysel yaşadıkları için¸ karşılaştıkları sorunlarda yanlarına koşacak arkadaşları yoktur. Ancak sivil toplum kuruluşlarında veya cemâatler içinde bulunan insan hastaneye düşse¸ başına bir musîbet gelse¸ kezâ düğün gibi mutlu bir programı olsa¸ etrafı ona destek olacak omuzdaşlarıyla dolar. Dostlarını etrafında görmesi onu mutlu eder. Bu sebeple günümüzde bahsettiğimiz faâliyetler veya cemaatler içinde bulunan Müslümanlar İslâm'ı kendi başına yaşamaya çalışanlardan daha mutludurlar ve ibadetlerinden daha fazla lezzet almaktadırlar.


Eğer çağımızın büyük hastalığı olan bunalımdan çıkmak ve ibadetlerimizden lezzet almak istiyorsak¸ İslâm'ı kendi başımıza yaşamaya çalışma yanlışımızı bırakmamız lâzımdır. Çünkü cemâatle olmak her şeye mânevî lezzet katar. Kendi başına yapılan işlerde ise her şey noksandır. İbadetin hazzı bile azdır. Ayrıca kendi başına sürdürülen dindarlık istikrarlı olmayabilir. Birileriyle müsbet anlamda etkileşim olmazsa ayaklarımız yerinde sâbit kalmayabilir. Her şey bir yana çocuklarımızı gözümüzün önüne getirelim. Onlar kendi başlarına kalıyorlarsa¸ gittikleri okullarda onlara sahip çıkan yoksa gidişlerine bir bakalım. Sonun neresi olacağını görürüz. Hiç şüphe yok ki¸ çocuklarımız korunmaya bizden daha lâyıktır ve muhtaçtır.

Sayfayı Paylaş