BUHARA VE KÜLTÜRÜMÜZ

Somuncu Baba

Muhammed Bahauddin Nakşbend¸ 1318 yılında Buhara'da doğdu 1389 yılında da burada vefat etti. Bugün İslâm coğrafyasında yaygın olan “Nakşbendî” tarikatının ihyâ edicisidir. Tasavvuf konusunda “Evrad¸ Tuhfe ve Hediyye” ismiyle yazdığı eserleriyle¸ İslâm tasavvuf hayatını sistemleştiren Nakşbendî Hazretleri İslâm'ın derûnî tarafının etkili olmasında önemli role sahiptir.


İslâm medeniyetinin önemli şehirlerinden Buhara'nın kültür fotoğrafında üç isim ön plana çıkar: Bu isimler İmam Buharî¸ İbn-i Sinave Nakşibendî Hazretleri'dir.


İmam Buharî¸ 810 yılında Buhara'da doğmuş ve 869 yılında Semerkant'ta vefat etmiştir.59 yıllık kısacık ömrüne¸ İslâm Dünyası'nın Kur'an-ı Kerim'den sonra en önemli kaynağı olan ve kendi adıyla da anılan ‘El Camius Sahih'i (Buharî Hadis Kitabını)' kazandırmıştır. İmam Buharî'nin önemi¸ Peygamber Efendimiz'in vefatından 178 yıl sonra hadis kaynağının kaybolma tehlikesini giderecek bir idraki ortaya koyarak ilk hadis derleyicisi olmasıdır. Bu hadis kitabından başka bir düzineye yakın çeşitli eserleri de bulunan Buharî¸ İslâm kültürünün en önemli temel bilginlerinden birisidir.


İbni Sina¸ 980 yılında Buhara'da doğdu 1037 yılında da Hamedan'da vefat etti. Dünyaca tanınmış tıp bilginidir. Tıp¸ felsefe¸ fıkıh¸ kelam¸ matematik¸ edebiyat alanında önemli eserlere imza attı. O da¸ Buharî gibi genç yaşta¸ 57 yaşında hayata gözlerini yumunca arkasında 200'e yakın eser bıraktı. “İlim korunmadığı yerden göç eder.” veciz ifadesiyle İslâm kültürünün ve özellikle dünya tıbbının öncüsü olması onun önemini daha da arttırmaktadır.


Muhammed Bahauddin Nakşbend¸ 1318 yılında Buhara'da doğdu 1389 yılında da burada vefat etti. Bugün İslâm coğrafyasında yaygın olan “Nakşbendî” tarikatının ihyâ edicisidir. Tasavvuf konusunda “Evrad¸ Tuhfe ve Hediyye” ismiyle yazdığı eserleriyle¸ İslâm tasavvuf hayatını sistemleştiren Nakşbendî Hazretleri İslâm'ın derûnî tarafının etkili olmasında önemli role sahiptir. Tasavvuf tarihçileri¸ bu tarikatın ana kaynağını Peygamber Efendimize kadar götürürler. Ondan sonraki halkada Hz. Ebubekir¸ Selman-ı Farisî¸ Cafer-i Sadık¸ Bayezid-i Bestamî¸ Yusuf Hamedanî gibi önemli isimler de yer almaktadır.


Şehirler¸ yetiştirdikleri isimlerle tanınır ve bir iftihar payı elde ederler. Aslında¸ bunu tersinden de düşünebiliriz; kamuoyunda yönlendiricilik sıfatı kazanan isimler¸ yetiştikleri şehirlerin onurlanmasını sağlar ve onları geleceğe daha da övünülecek bir payeyle taşırlar. Doğru olanı da bu yaklaşımdır. Bu¸ böyle olduğu için Buhara¸ önem kazanmaktadır.


Bu hususu dikkate aldığımızda şunu söyleyebiliriz; bir şehir monografisi yazılacaksa¸ Buhara dendiği zaman¸ İslâm kültüründe ve bu kültürün bir parçası olan Türk kültüründe¸ Buharî hadiste¸ İbni Sina felsefe ve tıpta¸ Nakşibendî ise tasavvufta belirleyici isimler olarak ön plana çıkarlar.


Hadis ve tasavvuf¸ imanın ve ihlâsın¸ tıp ve felsefe ise beden ile aklın insanda belirleyici ana kaynak olması bakımından önemlidir. Bunun içindir ki İslâm medeniyetinin ana dinamikleri olarak bunlar kültürünü de şekillendirmiş ve daha sağlıklı bir toplum için ufuk açıcı ve yol gösterici olmuşlardır.


Biz¸ bu içim etrafında bir medeniyet algısının oluşmasına katkı sağlayan kültürel altyapının oluşumuna dikkati çekmek isteyeceğiz. 14 asırdır gelişen ve güçlenen İslâm Medeniyeti¸ bu yapısını öncelikle hadisleri kavrama kabiliyetine borçludur. İki asra yakın bir zaman sonra da olsa hadislerin derlenmesi ihtiyacı ve bunun için ortaya çıkış gerekçi ve fedakârlığı Buhara topraklarında oluşan teslimiyet ruhundan beslenmektedir.


İslâm pratiğinin hadis donanımıyla ele alınışında elbette ki temel kaynak Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an birçok meseleyi onun tebliğcisi Allah'ın Resulüne bırakmış ve o “Sünnet” dediğimiz söz ve davranışlarıyla bunlara hayatiyet kazandırmıştır. Hadisler bugün elimizde olmasaydı¸ Kur'an'ı anlama alanında ciddi problemlerle karşılaşabilirdik. Çünkü Peygamberin Kur'an'a uygun yaşama biçimi her dönemde Müslümanlar için belirleyici ana faktörlerden birisidir. Bu durum¸ “Hadis Kültürü”nün gelişmesine katkı sağlamıştır. Buna rağmen¸ derlemedeki gecikme yüzünden “Hadis Kritiği ” gibi bir eleştirel bakışın oluşması zorunluluğu doğmuştur.


İnsan maddî bir varlıktır. Yeryüzündeki 60 milyon çeşit canlı türü içerisinde yalnızca insan “aklın” imkânlarını kullanabilmektedir. Kur'an da sıkça; “Aklınıza danışın” ifadesiyle din gerçeğinin bu yolla kavranmasını istemektedir. Sağlıklı akıl¸ sağlıklı bedenle olur elbette. Bunun içindir ki¸ İslâm'da¸ insan hayatının devamlılığı ve gücü için koruyucu ve gerektiğinde tedavi edici tedbirler ön plana çıkarılmıştır. Bugün bizim ‘Tıbb-ı Nebevî' dediğimiz koruyucu hekimlik tavsiyeleri böyle bir gerçeğin İslâm Peygamberi tarafından ortaya konulmasını sağlamıştır. Böyle bir gerçeklik¸ Müslüman âlimleri tıbbî bilgileri öğrenmeye götürmüştür. Düşünebiliyor musunuz¸ Hıristiyanlık asırlar boyunca tıbba karşı savaş açmış ve hatta insanın hastalıktan kurtarılmasını Tanrı'nın iradesine aykırı bularak kâfirlik saymıştır. Sigrid Hunke¸ bundan söz ederken şunları anlatır:


“Eczanelerin mahiyetinde bir nevi dinsizlik ve küfre varan manalar bulunduğunu ilan eden kilise öğretmeni Tatian bunu şöyle açıklıyordu: ‘Dünyevî ilaçlara¸ ot ve köklere inanmak¸ her şeye kadir Allah'a karşı bir güvensizliği ifade eder. İnsanları Tanrı'dan çevirmek isteyen şeytanlarla fena ruhlar¸ budalalarla imanı zayıf bulunanları kandırıp aldatmaktadırlar. İlâhi kudrete başvurma yerine¸ neden bir köpek gibi otlar¸ geyik gibi yılanlar¸ domuz gibi ıstakozlar¸ arslan gibi maymunlarla tedavi olmayı tercih ediyorsun? Dünyevî şeyleri neden ilahileştiriyorsun?”(Dr. SigridHunke¸ Batı Üzerine Doğan İslâm Güneşi¸ s.142. Bedir Yayınları¸ İstanbul-1991)


Bakınız¸ bu meseleye daha net bir şekilde ışık tutan bir başka Batılı düşünür neler söylüyor:


“Hz. İsa'nın doğumundan tam 1215 yıl sonra toplanan bir konsilde¸ dönemin Papası¸ III. İnnocent¸ ‘Bütün doktorların dini bütün olmayan hastayı tedavi etmesi yasaklanmıştır. Tedavi eden doktorlar aforoz edilecektir. Çünkü hastalık günah yüzünden meydana gelmektedir.' gibi ilkel bir saplantı içindedir.” (Roger Garaudy¸ İslâm'ın Va'dettikleri; Pınar Yayınları¸ İstanbul-1983¸ s. 119)


İnsanlık için dinin devamlılığı hayatın devamlılığına bağlıdır. Bu bakımdan¸ İslâm tıbba çok büyük önem vermiştir. İşte bu önemin en mühim halkalarından birisi hatta ilk ismi İbni Sina olmuştur. Dünya tıbbına nitelik kazandıran bu öncü isim¸ Buhara'dan çıkmış ve daha sonraki yıllarda Batılılarca Hipokrat'ın hocası kabul edilerek başına taç giydirilmiştir. Onun “Al Kanun Fi't-Tıp” (Tıbbın Kanunu) ve “El Şifa” isimli eserleri Batı üniversitelerinde asırlarca ders kitabı olarak okutulmuştur.


Burada dikkate alınması gereken bir nokta var; o da¸ İbni Sina'nın Türklerin Müslümanlığı henüz yeni kabul ettikleri bir asırda bu başarıya ulaşmış olmasıdır. Burada insanın kendi fıtratını keşfetmesi kadar¸ o coğrafyanın bu yöndeki ihtiyaçlarının da belirgin hale gelmesi çok önemli bir olaydır. Bizce tıbbı doğuran ana sebep¸ İslâm Peygamberi'nin bu yöndeki teşvik edici sözleri ve Müslümanların yaşama arzusuna cevap bulma gayretidir.


Tasavvuf bu hayat şeklinin şematik yapısından çok derûnîliği üzerinde durarak insanları daha sağlıklı ve duyarlı bir hayat ve dinî yaşayışa taşır. Buhara çevresinde Buharî ile Hadis kültürünün¸ İbni Sina ile tıp ve felsefe bilgilerinin önem kazanması¸ bu defa¸ özellikle felsefi akımların dar alan anlayışına İslâm'ı çekmemesi için Müslüman âlimlerin öncülerinden Nakşibendî Hazretleri tasavvufu sistemleşen bir yapıya kavuşturarak ve yaşama biçimi halinde takdim etmiştir. Onun tasavvuf anlayışında Kur'an ve hadislerin sıkı denetimine tabi bir hayat telakkisi vardır. Tasavvufu¸ ruhaniyetin hayatımızın her safhasında ön palana alınması anlamında değerlendirirsek¸ bunun günlük hayatımızdaki önemi daha da artar. Zaten¸ günümüzde tasavvuf kültürünün gelişmesine sebep olan da¸ bu anlayıştır. Bu durum¸ İslâm tarihi boyunca yeni bir kültürel algıya zemin hazırlamış ve tasavvuf edebiyatı da buradan doğmuştur.


Buhara'nın öne çıkan bu isimleri¸ arkasından bunların takipçileri olan halkalarıyla oluşturduğu kültür atmosferi İslâm medeniyetinin besleyici unsuru haline gelmiştir. Felsefeden tasavvufa¸ tıptan tarihe¸ matematikten astronomiye kadar hem beşeri hem de dini ilimlerde Müslümanların gücü¸ hep bu kaynaklardan beslenmiştir.


Buhara'da oluşan bu ışık¸ daha doğrusu nur huzmesinin Akdeniz'in üstünden ve altından genişleyerek bir uç nokta olarak Endülüs'te şekillenmesi¸ “İslâm Hilali”nin hem kültür ve hem de medeniyette bir altın devir mirası bıraktığını düşünüyoruz. Günümüzün gelişmelerini bu temeller üzerinde yeniden inşa edebilirsek¸ gelecekte Müslümanların çok daha güçlü ve etkili olacağına inanıyorum.


Aşkı Şahit Gördük Varlığa



Güneşin ufuklara yaslanıp yatmadığı¸


Bir günün ortasında yakaladım o dağı.



 


Önce güneşe baktım¸ sonra döndüm Şeyhime¸


Onu sundum göklere¸ güneş indi elime.



 


Dedim¸ ‘Gönlümdeki çöl senin suyuna hasret¸


Gözüm¸ kulağım¸ gönlüm¸ elim huyuna hasret.



 


Yaşamayı tanımak ve anlamak uğruna¸


Bugün dünya Sultanım¸ senin soyuna hasret!



 


Buhara ufukları her nefes alışında¸


Seni bana fısıldar¸ gönlüm her dalışında!..'



 


Arifler ordusunun o büyük kumandanı¸


Kucakladı ruhuyla bizi saran zamanı.



 


Dedi: ‘Benim muradım sizleri gözlemektir¸


Maşukla bir olsam da gurbeti özlemektir!..



 


Biz velîler ey oğul¸ sizler için yaşarız¸


Sevgi barajımızdan sizler için taşarız.


Sizler için oturur¸ kalkarız sizler için¸


Nice ufku ve zor'u sizler için aşarız…



 


Değilse ki¸ biliriz yere göğe sığmayan¸


O yüce Halik bizim gönlümüzdedir her an.



 


Dahası var¸ biz aşkı şahit gördük varlığa¸


Davamızı onunla mühürledik her çağa!


Çilelere hazırsan aşkın kapısına gel¸


Gel de nefsi sürelim gönüldeki ocağa.



 


Zahirde halka baktık¸ batında Hakk'a döndük¸


Mum olduk her yürekte¸ anlamayanda söndük.



 


Son nefeste hangi hal üzre olmak istersen¸


Hep onu bulmaya bak¸ gerisini boş ver sen.


Hikmet bir pırıltıdır lütfedilirse gelir¸


Çalar kapını bir gün eğer onu dilersen!



 


Bir adım Bahaeddin¸ Nakş-ı Bend'dir bir adım¸


Müjdecinin nurunu yaşatmaktır muradım!..'



 


Bu ışık demetinin kor ateşinde yandım¸


Şükür kendime döndüm¸ gafletimden uyandım…



Muhsin İlyas SUBAŞI

Sayfayı Paylaş