BİLMEK VE YAŞAMAK ARASINDA GEL-GİTLER

Somuncu Baba

“Bir Müslüman için en kötü sayılabilecek şeyler
pek çoktur¸ ancak ondan etkileneceği ve onu
etkileyeceği ve de tamamen Allah için olan bir
arkadaşının olmaması çok vahimdir. Gerektiğinde
içini dökebileceği¸ sorunlarını açabileceği¸ yanında
ağlayabileceği bir arkadaş ne büyük bir nimettir! “

İçimizden her hangi birisine bize cennet ve cehennemden¸ insanın hesâba çekileceği şeylerden ve kulluğunu yaşarken nelere dikkat etmesi gerektiğinden bir soru yöneltilecek olsa en az yarım saat konuşur. Tanımayan biri bizi dinleyecek olsa¸ çok derin bir hocayla karşı karşıya olduğunu sanır. Bir de tafsîlâta gireriz¸ cennetten bahsederken insanların arzusunu galeyâna getirir¸ cehennemden ve içindeki azaptan söz ederken de karşımızdakilerde ürperti uyandırırız.


Bu demek oluyor ki¸ neyin vacip neyin sünnet veya mendup olduğunu bilme noktasında eksiklerimiz olsa da¸ bize lazım olan temel bilgilere sahip olma hususunda hiçbirimizin eksiği yok. Âhirette hesaba çekilirken “Ben bilmiyordum.” diyebileceğimiz bir farz veya haram bulunmuyor.


Esasında bizim sorunumuz bilmemek değil. Çocukluğumuzdan beri camilerde hocalarımızdan bilmemiz gerekenleri dinliyoruz veya takip ettiğimiz derslerde öğreniyoruz¸ okuyoruz. Bizlere anlatılanların hayatımız için ne kadar önemli olduğu hususunda da hiç birimizin şüphesi yok. Çünkü hayat düsturumuzu önümüze koyan rabbimiz bizlerin hayrına ve şerrine olan hususları belirtmiştir. Allah Rasûlü de pratik yaşantısıyla çok güzel bir örneklik sergilemiştir. Bunlara yapıştığımızda hayatımızın istikamete gireceğini ve rabbimizin razı olduğu şekilde bir ömür sürerek güzel bir âkıbetle son yolculuğumuza çıkacağımızı biliyoruz. Gerçekten de sorun bilmemekte değil. Hiç birimizin bilmiyorum diye bir mâzereti yok. Rabbimiz ne güzel buyurmuştur: “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde¸ onun gereğini yapmayanların durumu¸ sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir.”[1]


Hayat Sınavı


Demek oluyor ki¸ hepimizin ortak olarak hesaba çekileceği asgari bir bilgi limiti var. Bütün mü'minler bu noktaya kadar bildiklerinden sorumludurlar ve bu bilgi insanın cennete veya cehenneme gitmesi için yeterlidir. Bu¸ okullarda öğrencilerin aynı kitaptan imtihana çekilmelerine benzemektedir. Herkes öğretmenin belirlediği sayfalara çalışmakla mükelleftir. Az çalışır veya bazı yerleri atlarsa bilemediği yerden soru çıkması durumunda başarısız olması kaçınılmaz olur. Bunun gibi¸ hepimizin sahip olduğu ortak bilgi miktarını hayatımıza tatbik edemediğimiz takdirde bir kısmımızın hayat sınavında başarısız olması kaçınılmaz bir son olacaktır.


Bildiklerimizi hayata geçiremediğimiz için zaman zaman pişmanlıklarımız olur. Tevbeler ederiz¸ gözyaşı dökeriz. Çok içten Allah'a niyaz ederek bundan sonraki yaşantımızı düzelteceğimiz hususunda sözler veririz. Bir müddet sözümüzde dururuz da. Ama sonra gevşemeler¸ ihmaller başlar. Eski halimize döneriz. Bir sonraki tevbeye kadar böyle devam ederiz. Sonra film aynı şekilde dönmeye başlar. Ölüm gelip çattığında ise hep aynısını yaşayadurduğumuz hayatımızın neresinde olacağımız ise meçhuldür. Bazılarımızı tevbe dönemlerinde¸ bir kısmımızı gevşeklik diğer kısmımızı da iyice kulluktan uzaklaştığı bir zamanda ölüm yakalayıverir.


İnsanın hayatı neden böyle engebelidir? Kulluğunda neden bir istikrar olmaz? Niçin Allah'a verdiği sözleri tutamaz da gevşeklik gösterir? Bu sorunun cevabı Allah'ın tevbe kapısını her daim açık tutmasında yatmaktadır. Demek ki insanoğlu hayatında inişler çıkışlar olmasına meyyaldir¸ bu yüzden Rabbimiz her zaman affediciliğiyle onun kendisine dönmesini beklemektedir. Öyleyse pek çok insanın hayatının değişmez gerçeğidir tevbesini bozması¸ sonra yine tevbe etmesi.


Allah¸ elbette insanın böyle gel-gitlerinin olmasını murad etmez. Ondan bir istikrar ister¸ kulluğunda gevşeklik göstermemesini bekler. Ama yine bilir ki¸ insanların önemli bir kısmı bu çizgiyi tutturamaz. Bu yüzden de onları tevbe kapısını açık tutarak kendine yönelmiş tutmayı murad eder. Günah işledikten sonra geri dönüş olmayacak olsa dünyanın yaşanamayacak bir yurda dönüşeceğini elbette bilir.


Çizginin Dışına Çıkmak


İnsanların hakikati bilmelerine rağmen bunu hayatlarına hâkim kılamayışlarının ve günahlar içinde yuvarlanmalarının¸ sonunda da âhiretlerini heder etmelerinin pek çok nedeni olmakla birlikte inandıklarını kalplerine hâkim kılamamaları en büyük eksiklikleridir. Dolayısıyla mü'minlerin bir iman etme sorunu var demektir. Her şeyi bilen ve bu hususta en az yarım saat konuşacak bilgiye sahip olan insanın inandığını söylediği şeylerle taban tabana zıt bir yaşam sergilemesi inanç zaafiyetinin en büyük delilidir. Burada kalbi kuşatmamış bir imandan söz etmek mümkündür. Zira iman gerçekten kalbi tam anlamıyla hâkimiyeti altına almış olsaydı insanın ilâhî buyrukların çizdiği çizginin dışına çıkması mümkün olmazdı. Demek ki¸ iman ettiğimizi söylememize rağmen imanımızda bir sorun var. Ülkesine bağlı bir insanın yurduna hıyânet etmesi nasıl beklenmezse¸ Rabbine inanan bir mü'minin de yaratıcısına karşı gelmemesi beklenir. Ancak bu olmuyorsa ortada ciddi bir problem var demektir.


Âyette ve hadiste “içki içmeyin¸ zinâ etmeyin¸ hırsızlıktan zinhar kaçının¸ dürüst olun¸ başkasının malına zarar vermeyin¸ gıybetten ve yalan konuşmaktan uzaklaşın¸ namazları mutlaka kılın¸ orucu tutun¸ zekâtı verin¸ imkân bulabiliyorsanız haccınızı ifa edin” emirlerini okuyan ve duyan bir insanın bunları yerine getirmekte zaafiyet göstermesi ortada bir inanma problemi olduğunun işaretidir. “Ben iman ettim¸ kesinlikle bir şüphem yok.” deyip ardından farklı bir yol tutmak esasında imanın zayıflığının işaretidir. Hakkıyla iman etmiş olsak¸ bütün bu yasaklara bulaşmamız ve farzları edâdaihmâlkâr davranmamız söz konusu olmazdı.


Esasında bizim olduğumuz gibi görünmek¸ göründüğümüz gibi olmak noktasında bir sorunumuz var. Dilimiz bir şeyler söylerken¸ kalbimiz bizleri başka yönlere çekmektedir. Hastalığımızın temelinde yatan nedenlerdenbirisi imanımızı güçlü tutacak ve pekiştirecek arkadaşlıklardan¸ kardeşliklerden uzak kalışımızdır. Dostluklarımız asil temeller üzerine kurulu olmadığından ve menfaatler ön planda tutulduğundan¸ “işte bu” diyebileceğimiz gerçek bir arkadaşlığımız yok. Böyle olunca birbirimizi güzel ahlak yönünden etkilememiz¸ yanlışlarımızı görünce uyarmamız ve birbirimizin hayrı için çabalamamız söz konusu olmuyor. Herşey şekilde ve görünürdedir. Aramızdaki ilişkilerin içi boştur. Oysa ashâbıashâb yapan veya isimlerini okuduğumuz İslâm büyüklerini saygın yapan şey etraflarıyla kurdukları samimi arkadaşlıklardır. Onlar müspet etkileşim içerisinde kulluklarını bezemişler ve örnek şahsiyetler olarak karşımıza çıkmışlardır. Biz bir türlü bunu yapamadığımız için ibadetlerimizi ifa etmeye gayret etsek bile¸ ne namazımız gerçek bir namaz¸ ne orucumuz gerçek bir oruç ne de kulluğumuz Allah'ın arzuladığı gibi bir kulluk olmaktadır. Herşey görünürde yani şekilde kalmaktadır. Zahirde olanın içi ise maalesef boşa yakındır.


Nefisle Baş Başa Kalmak


Bir Müslüman için en kötü sayılabilecek şeyler pek çoktur¸ ancak ondan etkileneceği ve onu etkileyeceği ve de tamamen Allah için olan bir arkadaşının olmaması çok vahimdir. Gerektiğinde içini dökebileceği¸ sorunlarını açabileceği¸ yanında ağlayabileceği bir arkadaş ne büyük bir nimettir! Günümüz Müslümanları olarak bizler kendimize sormak durumundayız: “Allah için arkadaşlık yaptığım ve birbirimizi hayır yönünde etkilediğimiz kaç kişi var?” Bu sorunun cevabını olumlu olarak veremiyorsak İslâm'ı kendi başımıza yaşamaya çalışıyoruz ve nefsimizle baş başa kalmışız demektir. Peki¸ içimizde tek başına dünyanın fesâdınakarşı dik durup iyi bir mü'min olarak hayata gözlerini sunma başarısını gösterecek kaç kişi vardır? Başka bir ifadeyle¸ biz az sayıdaki o insanlardan biri olabilecek kadar imanı güçlü müyüz? Hayır cevabını duyuyor gibiyim.


Sözü Rabbimize ve kutlu elçisine bırakalım:


Eyimanedenler!Allah'akarşıgelmektensakınınvedoğrularlaberaberolun.”[2]


Salih bir kimse veya kötü bir kimse ile oturanının misali¸ misk satan kimse veya körükçü ile oturana benzer. Şöyle ki: Misk satandan ya satın alırsın ya da güzel kokusu üzerine siner. Demircinin körüğü ise¸ seni veya elbiseni yakar veyahut da kötü kokusu üzerine siner.”[3]


Kişi dostunun dini üzeredir. O halde herkes kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.”[4]


 


 






[1]62/Cuma¸ 5



[2]9/Tevbe¸ 119



[3]Buhârî¸ 1959



[4]Tirmizî¸ 2300

Sayfayı Paylaş