ÂYETLERE YENİ ANLAMLAR YÜKLEME ÇABALARI

Somuncu Baba

“Allah'ın son kitabı her insanın farklı hikmetleri bulup çıkarabileceği genişlik ve
derinliktedir. Çünkü Allah katından münezzel/indirilmiş olduğundan¸ insan her
baktığında onda bir yenilik bulabilecek bir özellik ve güzellik arz eder.”

Allahu Teâlâ'nın buyruklarını doğrudan inzâl ettiği insanlar topluluğu Arabistan coğrafyasında o dönemde yaşayan kişilerdi. Dolayısıyla âyetler onlara inmişti. Kur'an onlara indiğinden dolayı da o dönem insanlarının bu âyetlerden ne anladıkları son derece önemlidir. Çünkü muhâtaplar onlardı. Hatta şunu söylemek yerinde olacaktır: İlk İslâm kuşağı âyetlerden ne anlıyor idiyse¸ âyetlerden kastedilen evvel emirde odur. Bizim bu sözümüz Kur'an'ın evrenselliğine¸ kıyâmete kadar geçerli oluşuna¸ bir âyetten onlarca¸ hatta yüzlerce yeni anlamlar ve hikmetler çıkarmaya elbette aykırı değildir. Ama âyetlerin bir inme sebebi vardır. Halk bunların niçin ve hangi anlamda indiğini biliyordu. İşte onların anladığı bu anlam âyetlerin ilk anlamıdır ve bu çok mühimdir.


Sözün özü¸ Allahu Teâlâ'nın âyetleri inzâl ederken ilk hedef kitlesi Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashâbı idi; ancak yüce kitâbın hükümleri kıyâmete kadar insanlığa hitâbedecektir. Zira nâzil olma sebebi husûsî olsa bile hükümlerin çağlar boyunca beşeriyete seslenmesine bir engel yoktur. Ayrıca Kur'an bir bütün olarak insanlığa hitâbetmektedir. İçinden bir kısmı bu zamâna hitâbetmiyor diye düşünülemez. Böylesi parçacı bir yaklaşım¸ herkesin kendi anlayışına göre son kitâbın bir kısmını bırakması sonucunu doğurur. Bu olduğunda ise insanları bir arada tutan İslâm diye bir din kalmaz.


Âyetlere yeni anlam yükleme çabaları


Günümüzde peygamberlerin mûcizeleri ve geçmiş kavimlere yönelik bazı kıssalara yeni anlamlar yükleme çalışmaları dikkatimizi çekmektedir. Allah'ın kiâabına eğilmek ve keşfedilmemiş incileri ortaya çıkarmak için gayret göstermek elbette takdir edilecek bir çabadır. Çünkü sonuçta mü'minlerin dikkatleri son yüce kitaba döndürülmektedir. Bu yoğun gayretler arasında hüsn-i kabûlü en çok hak eden yönlerden biri de¸ “Allah'ın âyetinde şöyle bir boyut daha var.” yaklaşımıyla getirilen yeni izahlardır. Bu yaklaşım tarzı¸ İslâm'ın ilk dönemlerinden itibaren âyetlere yüklenen anlamları bir tarafa bırakmadan ilâve bir mânâ daha zikretmek ve âyetin hikmet çeşitliliğini artırmak açısından güzeldir. İnsanların ilgili âyette yeni bir yön keşfetmelerine sebebiyet verdiği için de Kur'an'ı mü'minlerin gözünde daha da büyütmekte ve büyük bir hayra vesile olmaktadır.


Bu münâsebetle¸ son zamanlarda söz konusu çabalar içerisinde dikkatimizi çeken ve sonuçları itibarıyla tehlikeli noktalara götürecek bir yaklaşıma değinmek istiyoruz. Öncelikle iyi niyetten şüphe etmediğimizi belirtelim. Kur'an'a hizmeti hedefleyen bu çabalar¸ gösterilen samîmî gayret nedeniyle takdîri hak etmektedir. Ancak bu çalışma tarzındaki yaklaşım pek çok tehlikeyi de beraberinde getirmektedir. Önce neden bahsettiğimizi belirtelim: Bu bakış açısı¸ özellikle mûcizeler husûsunda farklı bir söylemi dillendirmektedir.


Buna göre;


(a) Kur'an'da zikredilen mûcizelerin bir kısmı aslında olmuş şeyler değildir. Bunlar gerçekliği olmayan hikâyelerdir. Allahu Teâlâ bunları insanların dikkatlerini çekmek ve temsil yoluyla daha iyi anlamalarını sağlamak için anlatmıştır. Yani anlatılan şeyler esasında yaşanmamıştır.


(b) Bu yaklaşımın Kur'an'da geçen mûcizelerin diğer kısmıyla ilgili yaklaşımı da¸ bunlarda anlatılanların bugüne kadar yanlış anlaşıldığı şeklindedir. Mesel⸠Hz. İbrahim (a.s)'in içine atıldığı ateşin onu yakmaması¸ gerçekten de ateşe atıldığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Ateşe atılması ile kastedilen karşılaştığı zorluklardır. Nârın yakmaması da sıkıntılar sonrasında tebliğin makes bulması ve davet ettiği dinin benimsenmesidir. Bir anlamda rahata ermesidir.


Bekleyen tehlikeler


Bu yaklaşım tarzının benimsemesine göre¸ Kur'an'da geçen mûcizelerin hiçbiri gerçekleşmiş değildir¸ bunlarda kastedilen şeyler edebî anlatım çerçevesinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla mûcize diye bir şey Kur'an'da geçmemektedir. Bu kabul tarzı¸ esâsında pek çok sıkıntıyı ve tehlikeyi de beraberinde getirmektedir. Bunların önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:


1- Bu âyetler ilk olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ve onunla aynı dönemde yaşayan insanlara inmiştir. Onların bunlardan ne anladıkları son derece önemlidir. Başka bir ifadeyle¸ onlar bunlardan ne anladılarsa¸ o âyetlerin birinci anlamı odur. Bunu bir tarafa bırakarak âyetlerde kastedilenin esasında farklı bir şey olduğunu söylemenin varacağı tehlikeli sonuç ise şudur: Allah Rasûlü ve etrâfındakiler âyetlerde neyin murâd edildiğini anlamadılar. Âyetleri yanlış yorumladılar. Düşünebiliyor musunuz¸ Kur'an öyle bir kitap haline getirilmiş oluyor ki¸ muhâtabı olan Peygamber ile davete muhâtap olan ilk kuşak onu anlamamış durumuna indirgenmektedir. Peki¸ insanlığa ulaştıran elçinin bile anlamadığı bir kitap düşünülebilir mi?


Burada sorulabilir: “Hz. Peygamber ve sahâbîlerinin mûcizelerle ilgili âyetlerden neler anladığını nereden biliyorsunuz?” Sorunun cevabı çok basittir: Dinimizi öğrendiğimiz klasik kitaplara bakıldığında bunlarla ilgili yeteri kadar bilgi vardır. Şâyet bu bile yetersiz gelirse¸ yapılacak çok kolay bir şey daha vardır: İnsan kendisini Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşıyor farz etsin ve bu âyetler nâzil olduğunda o dönem şartları içerisinde bunlardan ne anlaması gerektiğini tahayyül etsin. Varacağı sonuç¸ ilgili âyetlerden anlaması gereken şeydir.


2- Mâdem ki Kur'an'da geçen kıssaların gerçekliği yok ve Peygamber ile sahâbîleri bunları doğru düzgün anlamamışlar¸ o zaman Allah¸ peygamberini ve onun sahâbîlerini aldatmış olmuyor mu? (Hâşâ). Ne diye âyetleri onların doğru düzgün anlayabilecekleri bir berraklıkta indirmedi de¸ bunları anlayamadan öldüler? En azından “Ey kullarım! Bunlar esasında gerçekliği olmayan hikâyelerdir. Siz bunları olmuş gibi kabul etmeyin¸ varsayım kabilinden mesaj içerikli nükteler olarak düşünün.” demesi gerekmez miydi? Bu denmediğine göre¸ Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sahâbîleri kitabın sahibi tarafından doğru bir şekilde aydınlatılmamış demektir.


3- Şâyet söz konusu âyetler 1400 küsur yıldır anlaşılmadan bugüne kadar gelmişse¸ bu din tam olarak hiçbir zaman anlaşılamadı ve yaşanamadı demektir. İlk muhâtap kitlesi de dâhil olmak üzere¸ asırlarca gerçekliği anlaşılamamış bir din nasıl hak din olabilir ki? Öyle bir din düşünün ki¸ kitabında yer alan âyetlerin önemli bir kısmı¸ asırlarca elden ele anlaşılamadan gezindi. Eğer durum gerçekten böyleyse¸ daha önce söz konusu âyetlerle ilgili söylenenler¸ Kur'an'ı anlamak için sarf edilen ama bilimsel bir değeri olmayan çabalar olarak kalacak demektir.


4- Eğer Ku'an'daki mûcizeler gerçekleşmemiş¸ misâl olarak getirilmiş olsa idi¸ onlar kişilerle birlikte anlatılmaz¸ sadece misâller olarak dile getirilirdi. Hâlbuki onların her biri bir Peygamber'in yaşadığı olaylar olarak anlatılmıştır; bu bakımdan gerçekleşmemiş olaylar olarak kabul etmek aklen de mümkün değildir.


5- Batının pozitivist düşüncesinin derin izlerini taşıyan bu yaklaşım¸ bazı âyetlere getirdiği yorumlarla¸ maksadın kendi dile getirdiği söylem olduğu iddiasındadır; ancak bunun gerçekten böyle olduğunu kesin olarak tesbit edemeyiz. Bu durumda yarın başkaları çıkarak “Kastedilenler şudur.” diyecek olduğunda bunun ulaştıracağı sonuç şu olacaktır: “Kur'an bir türlü anlaşılamamış bir kitaptır. Kıyâmete kadar da anlaşılmadan kalacak¸ herkes kendi anlayışına göre onu sağa sola çekecektir.” Bu haliyle son kitap öyle bir görüntü arz edecektir ki¸ hem evrensellik iddiasında olacak hem de belki de dörtte biri anlaşılmaz kalacaktır. Çünkü herkes farklı bir şey demektedir. Peki¸ böyle kutsal bir kitap olur mu?


Sonuç:


Allah'ın son kitabı her insanın farklı hikmetleri bulup çıkarabileceği genişlik ve derinliktedir. Çünkü Allah katından münezzel/indirilmiş olduğundan¸ insan her baktığında onda bir yenilik bulabilecek bir özellik ve güzellik arz eder. Ancak bunun anlamı¸ özellikle mûcizelerle ilgili âyetlerden bugüne kadar anlaşılanları yanlışlayarak yeni anlamlar yüklemek değildir. Zira bu¸ Allah Rasûlü'nün ve sahâbîlerinin¸ kezâ sonrasındaki yüzlerce yılda gelip geçmiş İslâm bilginlerinin Kur'an'ı anlamadıkları demektir. Bunun yerine yapılacak olan¸ ilgili âyetlerden asırlar boyunca herkesin anladığını yazdıktan sonra¸ “Burada şöyle bir hikmet de vardır.” demektir. Dolayısıyla iki söylem arasında büyük fark vardır. Birincisinde Peygamber (s.a.v.) de dâhil bugüne kadar bir şeyler söyleyenleri red söz konusu iken¸ ikincisinde yeni bir hikmetin keşfi söz konusudur. İkincisi esas anlamı inkâr eden bir yaklaşım değildir.


Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Allah'a murâd söyletmekten kaçınmamız gerekmektedir. Hiç şüphemiz olmasın ki¸ mûcizelerin geçtiği âyetlerde olduğu gibi bunlarda kastedilenler lafızlarında anlatılanlardan farklı şeyler olmuş olsaydı¸ Rabbimiz bunları o şekilde ifade etmeye de kâdirdi. Ama bu şekilde ifade ettiğine ve başta Allah Rasûlü olmak üzere Müslümanlar bugünlere kadar hep aynı anladıklarına göre¸ âyetlerde neler okuyorsak kastedilenler de onlardır. Bir anlamda Allah'a acziyet nisbet ederek¸ 1433 yıldır bir şekilde anlaşılmış âyetlerin anlamlarını farklı mecrâlara çekmek doğru bir yaklaşım olarak durmamaktadır.


Bu tehlikeli kapı açılacak olursa sıranın namaza¸ oruca ve diğer ibadetlere geleceği açıktır. O zaman birileri çıkıp¸ “Bunlarda kastedilenler¸ meselâ bir namaz ile kastedilen¸ rükûsuyla secdesiyle yaptığımız uygulama değil de sırf dua etmektir.” diyecek olsa (ki bunu diyenler de var)¸ bu takdirde bunun önünü nasıl alacağız? Böyle diyenlere karşı: “Efendim yüzyıllardır namaz şu şekilde kılınıyor¸ Müslümanlar Allah Rasûlü'nden itibaren bunu birbirlerine aktararak bugüne ulaştırmışlardır¸ hadis kitapları da zaten böyle anlatıyor.” dememizin bir anlamı kalmayacaktır. Zira geçmişten gelen aynı gelenek ile aynı kitaplar söz konusu âyetlerde anlatılanları da hep aynı şekilde aktarmaktadırlar. Dolayısıyla namaz ve diğer ibadetlerle ilgili bir tavrımız ve kabulümüz varsa¸ mûcizeler ve benzeri âyetlerle ilgili olarak da benzer duruşumuz olmalıdır.

Sayfayı Paylaş