Atebetü’l-Hakâyık ve Bir Haslet

somuncubaba-223-06atabetul

Tarım toplumundan bilgi toplumuna geçiş, hiç de sanıldığı gibi kolay olmadı. Avrupa, kendi içinde sanayisini zorluklarla tamamladı. 18. yüzyılı buharlı makina ve matbaanın bulunması ile sancılı geçirdi. Kas ve kol gücü, yerini makinalara bırakmıştı. Emek ve alın teri, daha çok üretilen, kısa süre içinde kitlelere ulaştırılan bir mecraya doğru akmaya başlamıştı.
Zaman hızla geçse de, çağ kendini farklı iklim ve atmosfere doğru evirse de, değişmeyen, temel kaynaklarımız klasikliğini muhafaza etmeye devam ediyordu. İlk gün gibi kültür lezzetini kaybetmeyen kadim tarihimizin ana damarlarından akıp gelen, aklımızı ve ruhumuzu besleyen başucu eserlerimiz vardı. Bunlardan biri de, “Atabetü’l-Hakâyık” adlı, 11. yüzyılda Edip Ahmet Bin Yükneki’nin yazdığı, didaktik ve ahlakî eserdir.
Tarım ve hayvancılığı geçim ve maişetinin yegâne kaynağı kabul eden ecdadımız, akşam oturduğunda, ocak başında harladığı ateşin ışığında, katre katre satırlardan sadra akıttığı eserler yazmayı bir vefa borcu kabul etmiştir.
Ötüken Yayınları’ndan, Yaşar Çağbayır Hocamızın sadeleştirmesi ile kültür dünyamıza sunulan bu eser, bugün hâlâ değerini sadrlardan raflara aktararak korumaktadır.
Yaşar Çağbayır Hocamız Milli Eğitim camiasında uzun süre dirsek çürütmüş bir eğitim gönüllümüzdür. Yöneticilik ve öğretmenlik yaptığı yıllarda, edebiyatımızın birçok alanında eserler vermeye çalışmıştır. Beş ciltlik, Kubbealtı Neşriyat’tan çıkardığı Osmanlı Türkçesi Sözlüğü ile bugün klasik literatürümüzde şimdiden yerini almıştır. Mesai arkadaşı, şair ve yazar Abdulkadir Güler Bey, “Yanık Çaydanlık” adlı hikâye kitabını tanıttığı yazısında, “Yanan evimizle ilgili benim tek hatıram, yanık bir çaydanlıktır. Enkazdan çıkarmışlar o çaydanlığı. Bu benim en sevdiğim oyuncağım idi. O benim devemdi. Yaz günü, bahçemizin üstünden geçen değirmen arkından çaydanlığa su doldurur, ipinden çeke çeke götürürdüm. Çaydanlık kim bilir kaç kere devrilir, suyu dökülürdü.” diyor. Ayrıca, arkadaşının tevazuunu, sade ve sürekli yazan özelliğini hayranlıkla anlattığı şu ifadesi ile bitirir: “Ben şu kadar kitap yazdım, şu kadar hikâyelerim var diye, hiçbir zaman ondan duyamazsınız.”
Dünü bilmeyen, bugünü anlayamaz. Bugünü anlamakta zorlanan insanlığımız ise, yarına umutla bakmayı hayal dahi edemez. Biz, melali neşeye, sisli ufukları aydınlık yarınlara çevirmeyi bilen, mukadder hayatı inanç ve iman ışığında yaşamış bir neslin örnek çocuklarıyız.
Eserin yazıldığı döneme baktığımızda, Türk kültür ve eserlerinin zirveye ulaştığı medeniyet yılları olarak da kabul edebiliriz. İnsanlığa, İslâm ahlak ve töresini hatırlatmak, nereden gelip nereye gittiğinin derin mesajlarını öğretici bir dille sunmak, bu dönemin en temel ve ayırıcı vasfı olmuştur.
Eser, dönemin sultanı, emiri Muhammed Dâd İspehsalar Beg’e övgü, taltif başlığı ile takdim edilir. Karahanlı Türkçesiyle kaleme alınan bu eser, Ekrem Demir Hocamızın ifadesiyle, tasavvufî ve ahlakî bir eserdir. Müellifimiz hakkında maalesef doyurucu bir bilgiye sahip değiliz. Hatta Ahmet Yükneki’nin kör/âmâ olduğu söylenir. Eseri kaleme alırken, kimden nasıl yararlandığı hakkında elimizde bir bilgi bulunmamaktadır. Onu tanımlarken “fazıllar fazılı, erdemliler erdemlisi” gibi sözle tanımlandığını görürüz. Eser, İslâm’a ait değerleri, günlük hayatımızın gailesi içinde kolaylaştıran öğütleri ile mücmel, bir o kadar içe doğru derinliği olan kapsamlı bir kitaptır.
Tarım toplumundan, sanayi toplumuna, oradan bilgi toplumuna geçtiğimiz yirminci yüzyıl için bilgi kolay elde edilen, fakat örnek ve öğüt vermesi bakımından sorunlar yaşadığımız bir döneme de imza atmıştır. Özelikle, gençlik kendini ifade etmede, yarınına umut ve hevesle bakmada buhranlı günler yaşamıştır. Ecdadın, hiçbir satış ve kâr amacı gütmeden, insanlığa ışık tutsun, Mutlak Yaratıcı Yüce Mevlâ’mızın adı her daim anılsın, Sevgili Habibi Hazreti Muhammed Efendimiz’in kutlu adı gönüllerde diri tutulsun diye bu eserler vücuda getirildi.
İslâmî dönem Türk edebiyatının klasik bu eseri, belli başlı şu konuları içine almaktadır: Tanrı’yı Ululama, Peygamber’e Övgü, Dört Büyük Sahabeye Övgü, Bilginin Fayda ve Zararları, Dilini Korumak, Dünya Bir Konak Yeri, Cömertlik ve Cimrilik, Alçak Gönüllülük ve Kibir, Hırs, Yardımseverlik ve Diğer İyilikler, Günlük Hayatın Bozukluğu gibi tamamen sosyal ve ahlakî konuları içine almaktadır.
Ekrem Demir Hoca’mız eser hakkında şunları söylemektedir: “Didaktik, tasavvufî bir eser olan Atebetü’l-Hakâyık, başta Türk dili tarihi olmak üzere tarih ve edebiyat tarihi araştırmalarına kaynak olması bakımından önemli bir eserdir. Hakaniye lehçesiyle yazılan eser 12. yüzyıla aittir. Eserin farklı isimlerinin olmasının nedeni el yazmalarından yapılan çevirilerdir.” Arat’a göre de Atebetü’l-Hakâyık Türk edebiyatı açısından çok önemli bir eserdir ve görüşünü: “Atebetü’l-Hakâyık’ın ne kadar büyük bir ihtiyacı karşıladığı, eserin yazıldığı tarihten epey bir müddet sonra dahi bunun yeniden tanzimi ve neşri ile uğraşmış olmasından, birçok edibin, gerek müellifin kendisinden ve gerek eserinden takdir ile bahsetmelerinden ve nihayet Türk ülkesinin muhtelif kısımlarında vücuda getirilmiş olan nüshalarından iyice anlaşılmaktadır. Kitap 14 bölümden oluşmaktadır. Eserin tamamı 484 dizeden meydana gelmiştir. Övgüden sonraki asıl metin, 9 bölümden oluşmaktadır. Tevhitle başlar, naat ve dört halifenin övgüsüyle devam eder.” şeklindeki ifadeleri ile özetler.
Kitaptan Bir Tema: Cömertlik ve Cimrilik/Modern İnsanın Hatırlamak İstemediği Bir Değer
Yirmi birinci yüzyılın en kesif ve içinden çıkılmaz sorunu tartışmasız savaşlar olmuştur. Dünyada, insanlığın baş ağrısı, çözülmeyen, katmerlenmiş, müzmin bir mecraya akıttıkları, insanlık ayıbı bu savaşlar, sonunda göç, açlık, barınma, eğitim, sefalet gibi tarihin tanıklık ettiği bir hale getirildi. Yanı başımızda Suriye’de yaşanan iç savaş ve komşularına sirayet eden göç ve mülteci sorunu bugün belki de çözülmesi gereken öncelikli sorunlarımızın başında yer almaktadır.
Türkiye olarak, komşumuzdan bize sığınan dört milyona yaklaşan, yıllık gideri milyar dolarları aşan bir tabloya dönüştü. Komşusu açken tok yatmayan bir kutlu mesajın öğüt ve öğretileri ile hayat bulmuş ülkemiz, dün olduğu gibi bugün de mazluma kucak açmakta, evini ve yurdunu ona yurt ve yuva kılarak, tarihin derinliklerinden gelen cömertlik ve yardımseverlik çeşmesini hiç tereddüt etmeden sonuna kadar açmayı bir insanlık görevi bilmiştir.
Dünya milletleri içinde bugün tescillenmiş bir birinciliğimiz vardır. Bununla haklı olarak iftihar edebiliriz. Ensar olma meziyetimizi, dün nasıl yaşatmış, Endülüs’ten bize sığınan gayr-i Müslim insanlarla göstermişsek, bugün de “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” diyen bir yönetim anlayışı ile ikram ve cömertlik duygularımız zirve yapan bir noktaya ulaşmıştır. Suriyeli kardeşlerimize yardım ve himaye konusunda hiçbir özverinden ödün vermeden, yediden yetmişe bir Ensar/Muhacir kardeşliği sergilenmiştir. Bütün bunların geçmişten gelen, millet olarak düşeni kaldırmak, sana sığınına yardım etmek, ekmeğini hakça ve kardeşçe paylaşma duygusu içinde aldığımız İslâm terbiyesinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. Asıl asmaz, tuz kokmazmış zira…
Cömertlik ve cimrilik başlığı altında ele alınan konuyla ilgili Yükneki, kitabında özetler:
“Bütün diller cömert adamı övmüştür. Cömertlik bütün ayıpların kirini temizler. Cömert ol ki sana bir kem söz, sövgü gelmesin. Sövgü gelecek yolları cömertlik kapatır. Eğilmez gönülleri cömert kişi eğer. Erişilmez muratlara cömert kişi erişir. Cimriliği öven dil var mı? Hani nerede? Cömertliği sade vatandaş, seçkin bütün halk över.” diyerek İslâm ahlak ve erdeminin vazgeçilmez hasletine işaret eder. Bu değerler ki, bugün yardım konusunda dünyanın bizi ilk sırasına oturttu. İyilik elçilerimiz başta TİKA, Diyanet Vakfı, Kızılay, İHH olmak üzere yeryüzüne yeniden merhametin ve sevginin kanatlarında taşınan bir sıcak yuvaya dönüştürdü.
Cömertlik her şart ve durumda övülmüş, cimrilik ise yerilmiştir.

Sayfayı Paylaş