ALLAH İÇİN YAŞAMAK

Somuncu Baba

"Mü'minin sahip olması gereken bu bakış açısı esasında
pek çok sorumluluğu da beraberinde getirmektedir.
İnananların önemli bir kısmının buraya kadar yazdığımız
hususlarda başarılı olduğunu söylemek zordur."

Mü'min Allah'a kulluğunu üç temel gerekçeyle yerine getirir:


1- Her şeyden önce bu Rabbin bir emridir. Müslümana gerekli olan bu emre mutlak şekilde boyun eğip itaat etmek ve gereğini yerine getirmektir. Dolayısıyla söz konusu emir ifa edilirken onun hikmet boyutu ön planda değildir. Rabbimiz emretmiş ve her şey bitmiştir. Sıra bu emrin yerine getirilmesindedir. Bunun mânâsı "Hikmet boyutu araştırılmasın" değildir elbette. Emrin ardındaki hikmetler araştırılıp insanlara yararlarından söz edilebilir¸ lâkin biz ibadeti hikmetleri olduğu için yapmıyoruz. Sadece ve sadece Rabbimiz emrettiği için yapıyoruz. Ayrıca hikmet adına bir şey bulamasak bile biz yine de o emri yerine getiririz. Çünkü emir en yukarıdan gelmektedir.


2- Mü'minler Rabbânî buyrukları ifa ettiklerinde bunların dünyadaki yaşantılarını istikamet üzerine tuttuğunu görürler. Çünkü Allah'ın murad ettiği şekilde yaşayabilmenin bu emir ve yasaklara tutunmaktan geçtiğinin farkındadırlar. İslâm hırsızlıktan¸ gıybetten¸ yalan konuşmaktan velhasıl bütün kötülüklerden sakındırırken bunların hayatın bir yönünü tanzim ettiğinin bilincindedirler. İbadetleri yerine getirirken¸ güzel sözlü olurken¸ insanların yardımına koşarken ve benzeri güzel hasletlerle bezenirken de hayatının diğer yarısının güzelleştiğini ve böylece bütün hayatın kemâle doğru yüceldiğini müşahede ederler. Bu yolla bütün emir ve yasakların onun dünya hayatını istikamet üzere tuttuğunu bizâtihî tecrübe ederler. Bunu gördüklerinden dolayı da emir ve yasakların hayatları için ne kadar önemli olduğunu kendi gerçeklikleri kadar bilirler.


3- Bir mü'min dünya hayatını âhiret yurduna geçişin "kabul salonu" olarak görür. Bu yüzden hayatını âhiret odaklı yaşar. Oradaki ebedî hayat için sermaye biriktirmeye ve çıkınındaki erzakın olabildiğince fazla olmasına çabalar. Bu nedenle de Allah ve Rasûlü'nün emir ve yasaklarını¸ âhirette kendisine yararlı olması için her şeyin üstünde tutar; elinden geldiğince bunları yerine getirmeye gayret eder.


 


Her Şeyin Merkezinde Öncelikle Allah'ın Rızâsı


 


Bu üç gerekçeye baktığımızda¸ her şeyin merkezinde öncelikle Allah'ın rızâsının yattığını görürüz. Kul ibadeti yerine getirirken de dünyadaki yaşantısını düzeltirken de âhireti hedeflerken de hep Allah'ın rızâsını kazanmayı hedefler. Mesel⸠bir ibadeti yerine getirmesi veya bir insanla konuşurken tatlı ve kırıcı olmayan ifadeler kullanmasının altında öncelikle insanlarla iyi geçinmek ve etrafındakiler tarafından makbul biri olarak algılanmak düşüncesi yoktur. Onun öncelikli isteği Allah'ı râzı etmektir. Bu yüzden de bütün yapıp ettiklerinde Rabbini hoşnut etmeyi önceler. Kulların ondan memnun olmaları¸ sevmeleri¸ güvenmeleri gibi şeylerin hepsi Allah'ın hoşnutluğundan sonra gelir.


Bu durum bize açıkça gösteriyor ki¸ mü'minin hayatının merkezinde Allah vardır. Bütün oluş ve bitişler hep o merkeze göredir. Ona uyuyorsa baş üstüne¸ uymuyorsa kim kızarsa kızsın değeri yoktur. Çünkü mü'minin tek hedefi vardır. O da Allah'ın rızâsıdır.


Mü'minin sahip olması gereken bu bakış açısı esasında pek çok sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. İnananların önemli bir kısmının buraya kadar yazdığımız hususlarda başarılı olduğunu söylemek zordur. Emir ve yasakların yerine getirilmesinde gösterilen gevşeklikler bir yana¸ bunları yerine getirirken sadece Allah'ın rızâsını gözetmemek de ayrı bir sorundur. Bu da bize şunu gösteriyor:


Emri yapmak veya yasaktan kaçınmak elbette önemlidir. Çünkü kul buna dikkat ediyorsa Allah'ın rızâsını gözetiyor demektir. Böyle olmazsa zaten farklı davranırdı¸ ancak işin bir de kalp boyutu vardır. Yapıp ederken veya yasaktan kaçınırken kalbin tam bir huzur ve huşû ile bedenin yaptığına eşlik etmesi gerekir. Bu yapılırken de Allah'ın rızâsı merkeze alınmalı¸ kulların ne diyecekleri kulak ardı edilmelidir. "Mü'min Allah'ı râzı etmeye çalışandır." Önemli olan da budur. Çoğu zaman Allah'ı memnun ederken kullar da memnun olur¸ ancak bu her zaman söz konusu olmayabilir. Meselâ sizin güzel bir lisana sahip olmanızdan herkes mesut olur¸ ancak her zaman doğruyu konuşmanızdan herkes tarafından memnuniyet duyulmayabilir. Çünkü söylediklerinizi ne kadar tatlı bir üslupla ifade ederseniz edin¸ birilerinin menfaatine çomak sokuyor olabilirsiniz. Bunun gibi¸ güzel bir üslupla içkiden sakındırmaya çalışmanız birilerini kızdırabilir. Demek ki¸ Kur'an ve sünnete göre dört dörtlük bir hayat yaşasanız bile yaşantınız her zaman etrafınızdaki insanları memnun etmeyebilir. O yüzden merkezde Allah rızâsı olmalıdır diyoruz. Çünkü çoğu kez dindar hatta Müslüman olmanız bile size husumet beslenmesine ve kin güdülmesine yetebilir. Günümüzde sadece Allah'ın dinine samimi bir şekilde hizmet edilmesinden¸ İslâm'ın yıldızının daha güçlü parlamasından ve bu çerçevedeki gelişmelerden ürkerek Müslümanlara kin besleyen ve dişlerini gıcırdatan insanların sayısının oldukça fazla olması başka neyle izah edilebilir ki? Bu gerçek bizlere Allah rızâsını asla ıskalamamayı öğretmektedir.


Hayatın Mihenk Taşı


Unutmamak gerekir ki: Allah rızâsını hayatın mihenk taşı yapmak¸ insanın dünyanın geçici nimetlerine aldanarak Allah'ı unutmasının önüne geçer. Böylece kul bütün yapıp ettiklerinde Allah'ın hoşnutluğunu gözetir. Gerek ibadetlerinde ve gerekse insanlarla olan ilişkilerinde kulları memnun etmeyi değil¸ yaratıcısını memnun etmeyi öne alır. Çünkü gerek Kur'an ve gerekse hadislerde Allahu Teâlâ'nın şirkten son derece sakındırması bu gerçeğin ifadesidir. Arabistan yarımadasında putlar kırıldıktan sonra bile hâlâ şirk üzerinde durulmaya devam edilmesi ve mü'minlerin bundan sakındırılması¸ putlara tapınmanın ötesinde yeni bir hüviyet kazanmış ve bugün de aynıyla devam eden yeni şirk türüne karşı güçlü bir uyarıdır. Yani Allah rızâsının yanına başka bir ortaklık koymaktan sakınılması ve kulun yapıp ettiklerini sadece Allah için yapmaması gibi yanlışlardan sakındırmak.


Hak dinin en çok üzerinde durduğu hususlardan birisi budur. Günümüzde riya¸ gösteriş¸ ikiyüzlülük¸ mürâîlik gibi isimlerle adlandırılan ve putlara tapınmaya göre Allah'a ortak koşmanın daha modern şekli olan bu yaşam tarzı İslâm'ın asla tasvip etmeyeceği bir hayattır.  Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu husus üzerinde fazlasıyla durması¸ Müslümanların söz konusu illetten muzdarip olacak olmalarındandır. Çünkü kişi görünürde kulluk yapmakta veya insanlarla iyi geçim sürmekte ancak kalbinde çok farklı rüzgârlar esmektedir. İç ve dış aynı değildir. Her şey görünürdedir¸ ihlas ve huşu yoktur.


Dinimiz bu hususa çok ciddî bir şekilde önem vermektedir. Nitekim Hz. Peygamber  (s.a.v.)'in konuyla ilgili birkaç hadisinde şöyle geçmektedir:


“Yüce Allah 'Ben şirkten o kadar uzakta ve yüceyim ki¸ işlerine¸ benimle birlikte başkasını karıştıranı şirkiyle baş başa bırakırım' buyurmuştur.” (Muslim¸ 7475) "Her kim amelini işittirirse; Allah onu rüsvây eder. Ve her kim riyâ ya­parsa¸ Allah onun iç yüzünü meydana çıkarır." (Muslim¸ 7476). "Kıyâmet gününde hakkında ilk hüküm verilecek olan kişi şehid edilen bir adamdır. Bu adam huzûra getirilecek¸ Allah nimetlerini ona sayacak¸ o da bunları ikrar edecektir. Ona¸ ‘Bu nimetlere karşılık ne yaptın?' diye soracak¸ o da ‘Senin uğrunda çarpıştım. Nihayet şehid edildim.' diyecektir. Hak Teâlâ ona¸ ‘Yalan söyledin! Lakin sen¸ cesur denilmek için çarpıştın. Gerçekten böyle denildi de!' buyuracak. Sonra onun hakkında emir verilecek ye yüz üstü sü­rüklenerek cehenneme atılacaktır. Hakkında ilk olarak hüküm verilecek ikinci kişi de ilmi öğrenip-öğreten ve (cemaatlerin önünde) Kur'an okuyan bir adamdır. Bu da huzûra ge­tirilecek¸ Allah nimetlerini ona sayacak¸ o da bunları ikrar edecektir. Ona¸ ‘Bu nimetlere karşılık ne yaptın?' diye soracak¸ o da ‘İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızân için Kur'an okudum.' di­yecek. Allahu Teâlâ ona da¸ ‘Yalan söyledin! Lakin sen¸ ilmi âlim denilsin diye öğrendin. Kur'­an'ı da o iyi okuyucudur denilsin diye okudun. Gerçekten böyle denildi de!' buyuracak. Sonra onun hakkında emir verilecek ve o da yüz üstü sürüklenerek ce­henneme atılacaktır. Bir diğer kişi de Allah'ın imkânlarını genişlettiği ve kendisine malın her çeşidinden verdiği adamdır. Bu da huzura getirilecek¸ Allah nimetlerini ona da sayacak¸ o da bunları ikrar edecektir. Ona¸ ‘Bu nimetlere karşılık ne yaptın?' diye soracak¸ o da¸ ‘Uğrunda mal sarf edilmesini dilediğin hiç bir yol bırakmadım¸ senin rızân için hepsine sarfettim.' diyecek. Allahu Teâlâ ona da¸ ‘Yalan söyledin! Lakin sen¸ o cömerttir desinler diye yaptın. Gerçek­ten böyle denildi de!' buyuracak. Sonra onun hakkında da emir verilecek ve yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacaktır." (Muslim¸ 4923).


Burada anlatılmak istenen o niyetlerle çarpışan¸ ilim öğrenen ve harcama yapanların akıbetlerini ne olacağını belirtmektir; elbette Allah yolunda ihlasla çarpışıp şehîd olanlar¸ ilmi Allah rızası için elde edip yine O'nun rızası için onu kullananlar¸ malını ihlâsla Allah rızası için harcayanlar bunun mükâfatını göreceklerdir. Bu çerçeveye göre insanlar kendilerine şunları ve benzeri soruları sormalıdırlar: Cemaate imam olan kişi namazı Allah'a mı cemaate mi beğendirmeye çalışıyor? Zekâtı aleni olarak veren¸ başkalarını teşvik için mi böyle yapıyor¸ yoksa şanım ve şöhretim yürüsün diye mi göstere göstere veriyor? Haramdan kendisini çok koruduğu söylenen kimse yalnız kaldığında da böyle mi¸ yoksa durum değişiyor mu? Dışarıdakilere karşı çok tatlı bir üslûpla dostluk kuran zât hane halkına karşı da aynı mı¸ yoksa ceberrût mu kesiliyor?


Soruları çoğaltmak elbette mümkün. Ancak herkes kendi nasibine bir hisse çıkarabilir. Bütün bu soruların merkezinde ise sadece tek soru yatmaktadır. O da şudur: "Ben hayatımı kim için yaşıyorum?"

Sayfayı Paylaş