YÜCE ALLAH’TAN ÜMİT KESİLMEZ.

238 Dergi-10

İslâm öncesi döneme “Câhiliye Dönemi” denilir. “Cehile” sözcüğünden türeyen câhiliyye, “Arap Yarımadası’nda ilâhî kanunların, Allah’tan vahiy alan bir peygamberin ve vahye dayanan bir mukaddes kitabın bulunmadığı devre” mânâsına kullanılmıştır. “Câhil” sözcüğünün esas anlamı salt okur-yazar olmamak değil, Yüce Allah’ı tanımamak ve O’nu gereği gibi takdir etmemektir.

İşte Câhiliye Dönemi’nin en ağır bir şekilde yaşandığı İslâm öncesi Mekke Dönemi’nde, toplumun ileri gelen bazı kimseleri hem zihin ve hem de beden yönüyle kirlenmiş kimselerdi. Bunların çoğu İslâm’da “büyük günah” diye nitelendirilen başta Allah’a şirk koşmak, adam öldürmek, zinâ etmek, kumar oynamak, fâiz alıp-vermek gibi günahlar işlemeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. İslâm gelince bu insanlardan bir kısmı İslâm’a girip, geçmişlerine sünger çekerek kalan ömürlerini temiz bir şekilde yaşamak istediler. O kadar çok günaha batmışlardı ki, bizim bu halimizle tevbemizin kabul olması imkânsız diyerek, derin bir umutsuzluğa sürüklenmişlerdi. Yüce Allah bu şekilde düşünen insanları İslâm’a davet etmiş ve tevbelerini kabul edeceğini beyan ettiği şu âyeti indirmişti:[1]

“De ki (Allah şöyle buyuruyor): ‘Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”[2]

Bu âyette birkaç husus üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birisi “israf”tır. Özellikle bu âyette geçen israf “günah işlemekte haddi aşmak”tır. Bundan kasıt da; şirk, küfür, zulüm gibi tevhid inancından sapmak ve günahlara boğulmak mânâlarına gelir. İnsan, Yüce Allah’ın emirlerine karşı gelip yasaklarını işlediği zaman O’nun çizdiği sınırları ihlal etmiş olur. Bu anlamda Allah’a ortak koşmak, adam öldürmek, fuhuş yapmak, içki içmek, kumar oynamak, yetimlerin ve yoksulların mallarına el koymak sınırları ihlal etmek demektir. Burada verilen örnek fiiller, dinimizde haram ve günah tabirleriyle anılır. İslâm âlimleri günah kavramını büyük (günâh-ı kebâir) ve küçük (günâh-ı sağâir) günahlar şeklinde ikiye ayırmışlardır. İslâm dininin, hakkında tehdit edici bir nas, (vaîd) tahsis ettiği had ve lian gibi cezaları gerektiren suçlara kebâir/büyük günahlar; sadece tevbe etmeyi gerektiren suçlara ise sağâir/küçük günahlar adını vermişlerdir. Ehl-i sünnet inancına göre, her türlü işlenen günah fiili için mükelleflere tevbe etmek vâcip sayılmıştır. Ayrıca tevbenin Allah katında kabul edilmesinin şartlarından da bahsedilmiştir. Bu şartlar şunlardır:

  1. İşlenilen günahı terk etmektir. Günahlardan arınmanın birinci şartı budur. İçkinin haram kılınışıyla ilgili âyetin sonunda, “Şeytanın pis amellerinden kaçınınız ki felâha erişesiniz.[3]; gıybeti terk etmekle ilgili bir âyette de: “Bu konuda Allah’tan sakının.[4] buyurulduktan sonra, Allah’ın tevbeleri kabul edeceği beyan edilir.
  2. Geçmişte işlenen günahlardan dolayı pişmanlık duymaktır. Bunun anlamı, işlenen günahlardan nefret etmektir. İmam Gazalî bu nedâmet hâlini, psikolojik anlamda günahların verdiği iç sancısı olarak nitelendirir.[5]
  3. Gelecekte bir daha günaha dönmemeye azmetmektir. Mesela farz olan namazı kılmak ve farz olan orucu tutmak gibi emrolunduğumuz ibadetleri bir daha terk etmeyeceğimize, içki içmeyeceğimize, adam öldürmeyeceğimize, zinâ etmeyeceğimize söz vermek gibi. Bu konuda Yüce Allah bizden, sadece dilimizle kuru bir tevbe lafzını tekrarlamayı değil, bununla birlikte fiilî tevbeler istemektedir. Kur’an’da, “Ey insanlar! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün ki, Rabb’iniz kötülüklerinizi örtsün.”[6] Bu âyette geçen ‘nasuha’ fiili, günahlarla yırtılan dindarlığımızı, tevbe ile dikmek, yamamak mânâsına gelir. “Tevbe-i nasûh” terkibi ise, insanın işlediği bir günahı, tekrar işlemekten sakınması ve bir daha böyle bir günahı aklının ucundan bile geçirmemesi demektir.

İşte bu üç şartın mevcûdiyeti, tevbenin sıhhati için zarûrîdir.[7] Dolayısıyla tevbe, imana dair makamların ilki, hak yolculuğunun başlangıcı ve ilâhî sevgiye ulaşma kapısının anahtarıdır.

İslâm, Evveliyatı Siler

Arapça’da “insan” sözcüğü “nisyan/unutmak” ile aynı kökten türemiştir. İnsanı melekten ayıran temel özellik, Yüce Allah’ı unutarak O’na isyan etme potansiyeline sahip bir varlık olmasıdır. Bu sebeple Yüce Allah yarattığı bu varlığın kendisini unutmaması için başta peygamberler göndermiş, Kitaplar indirmiş, akıl vermiş, âfâk ve enfüste kendi varlığının delillerini ortaya koymuştur. İnsanoğlu bütün bu uyaranlara rağmen Yüce Allah’ı ve O’nun gönderdiği ilâhî rehberliği unutarak ma’sıyet işleyebilmektedir. Esas olan insanın hatâsını anlayıp her daim Rabb’ine dönmesi ve O’na olan teslimiyetini göstermesidir. Bütün hatâ ve kusurlarına rağmen Rabb’imiz onlara “Ey kullarım!” diye merhamet ve sahiplenme temelli bir hitapta bulunmaktadır. Arkasından velev ki kendi nefislerinize karşı haddi aşarak günah işlemiş olsanız bile, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” şeklinde seslenmektedir.

İnsanın hayatında; câhiliye ve İslâm olmak üzere iki dönemi olabilir. Kişi Müslüman olunca önceki hayatında işlediği günahlar silinir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)’dan gelen bir rivâyette İbn Şumâse el-Mihrî şöyle demiştir: Amr b. As (r.a)’ın yanına vardık. Kendisi ölüm döşeğinde idi. Uzun zaman ağladı ve yüzünü duvara çevirdi. Oğlu, “Babacığım! Rasûlullah (s.a.v.) seni filân şeyle müjdelemedi mi? Rasûlullah (s.a.v) seni filân şeyle müjdelemedi mi?” demeye başladı. Bunun üzerine Amr (r.a) yüzünü (bize) çevirerek, “Şüphesiz ki; hazırlamakta olduğumuz şeylerin en fazîletlisi Allah’tan başka hakkıyla ibadete lâyık hiçbir hak ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet etmektir. Şüphesiz ki ben üç hâl üzere bulundum. Düşünüyorum da ‘bir vakitler’ Rasûlullah (s.a.v)’e benim kadar şiddetle buğz eden bir kimse yoktu. İmkânını bulup da onu öldürmüş olmak kadar da bence makbul bir iş yoktu. Şâyet bu hâl üzere ölmüş olsaydım muhakkak cehennemlik olurdum. Allah, İslâm’ı kalbime yerleştirdiği zaman Peygamber (s.a.v.)’e gelerek, ‘Uzat sağ elini de sana bey’at edeyim.’ dedim. Hemen sağ elini uzattı. Ben elimi çektim. Rasûlullah (s.a.v.), ‘Ne oldu sana ya Amr!’ dedi. ‘Şart koşmak istedim.’ dedim. ‘Neyi şart koşuyorsun?’ buyurdular. ‘Af olunmam.’ dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), ‘Bilmez misin ki İslâm, kendinden önceki günahları yok eder, Hicret de ondan önceki günahları yok eder, hac da ondan önceki günahları yok eder?’ buyurdular. (Artık) Benim nazarımda Rasûlullah (s.a.v.)’dan daha sevgili ve ondan daha büyük bir kimse kalmadı. O’na karşı duyduğum saygıdan dolayı kendisine doya doya bakamıyordum. Benden onu vasfetmemi (anlatmamı) isteseler buna güç yetiremem. Çünkü O’na doya doya bakamazdım. Şâyet bu hâl üzere ölmüş olsam cennetlik olmamı kuvvetle ümit ederdim. Sonra birtakım şeyler üzerimize aldık ki onlar hakkında halim nice olur bilmiyorum. Öldüğüm zaman beraberimde hiç bir yasçı (yas tutmak için kiralanan kimse) ve ateş bulunmasın. Beni defnettiğiniz zaman üzerime toprağı iyice döşeyiniz. Sonra kabrimin etrafında bir deve boğazlanıp da eti taksim edilinceye kadar durun ki, sizlerle ünsiyet edeyim ve Rabb’imin elçilerini nasıl karşılayacağımı düşüneyim.” dedi.”[8]

Kur’an-ı Kerim’de geçen bir âyette de insan, İslâm hidâyetini kabul ettiği takdirde Yüce Allah tarafından günahlarının bağışlanacağı ve annesinden doğduğu gibi tertemiz olacağı beyan edilmiştir: “O inkâr edenlere de ki: ‘Eğer (küfürlerinden) vazgeçerlerse geçmişteki günahları bağışlanır.”[9] Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Çünkü kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.[10] Rabb’imiz dilerse kullarının günahlarını bağışlar. Şunu da bilelim ki, kullarının tevbelerini kabul etmek Allah’a zorunlu değildir. Çünkü O, yaptıklarından sorumlu değildir. Bu konuda O’nun bağışı ümit edilir. O, dilerse affeder, dilemezse affetmez. Bu konuda mü’min ümit ve korku arasında olmalıdır. Çünkü “Allah, dilediğinin tevbesini kabul eder.”[11] Ama bütün bunlara rağmen O’nun kullarının tevbelerini kabul edip günahlarını bağışlaması kuvvetle muhtemeldir. Tevbenin kabul edilmesi doğrudan O’nun ilâhî meşîeti ve dilemesiyle ilgili bir konudur.

Netice olarak, insan, Allah’ın sınırlarına tecâvüz etmemelidir. Eğer haddi aşarak günah işlemişse, tekrar Rabb’ine dönmelidir. O’nun rahmetinden ümit kesmemelidir. Kur’an’da “Allah’ın rahmetinden ümidin kesilmemesi” tavsiyesi, günaha teşvik için değil, en günahkâr kimseleri bile bir an önce tevbe edip Yüce Allah’a yönelmeye teşvik içindir. Kaldı ki Yüce Allah’ın kendisinden ümit kesilmemesi gerektiğini vurguladıktan sonra, bağışlayıcı ve merhametli olduğunu vurgulaması affedici oluşunun en büyük işaretidir.

 

 

 

[1] Bkz. Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed, Te’vîlâtü’l-Kur’an Tercümesi, Terc. S. Kemal Sandıkçı-Yusuf Şevki Yavuz, İstanbul: Ensar Yayınevi, 2018, XII, 377

[2] 39/Zümer, 53.

[3] 5/Mâide, 90.

[4] 49/Hucurât, 12.

[5] Gazâlî, İhyâ, Beyrut, ts., IV, 3-4.

[6] 66/Tahrîm, 8.

[7] Bkz. Neysâbûrî, el-Gunye, Beyrut, 1987, s. 176.

[8] Müslim, İman 121.

[9] 8/Enfâl, 38.

[10] 12/Yûsuf, 87.

[11] 9/Tevbe, 15.

Sayfayı Paylaş