YÜCE ALLAH’I GEREĞİ GİBİ TAKDİR ETMEMEK

239 Dergi-11

Takdir, muhatabın yaptıklarına değer vermektir. Değer yerine göre sözlü ya da yazılı bir teşekkür veyahut farklı şekillerde ödüllendirme olabilir.  Çünkü takdir edilmesi gerekeni takdir etmek bir erdemliliktir. Bunun aksi olarak,  yaptıkları başarılı ve verimli işler karşısında muhatabı takdir etmemek, o kimsenin değerini bilmemek ya da ürettiği katma değerin farkında olmamak anlamlarına gelir.  Nasıl ki Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette, iman eden ve değer üreten kullarını cennetle ödüllendireceğini ifade ediyorsa, bizler de günlük hayatımızda çalıştırdığımız insanların motivasyonunu, iş gücünü artırmak için onları takdir etmek suretiyle ödüllendirmemiz gerekir.

İnsanlık âleminde takdir etmenin birçok veçheleri vardır.  Pekiyi, her şeye kâdir olan Yüce Allah kullarını takdir edip cennet ve cemaliyle ödüllendirecekse,  acaba bizler bir kul olarak O’nu nasıl takdir edebiliriz?  Kur’an-ı Kerim’de geçen birçok âyette müşriklerin ve ehl-i kitabın Yüce Allah’ı hakkıyla takdir etmedikleri belirtilir. Nitekim bir gün Yahudilerden bir grup Rasûlullah (s.a.v.)’ın huzuruna gelerek,  Yüce Allah’ı tıpkı yaratılanları nitelendirdikleri gibi nitelendirdiler. O’nu,  insana benzettiler. Bunun üzerine şu âyet nazil olmuştur:[1]

“Onlar gereği gibi Allah’ı takdir edip tanımadılar. Kıyamet gününde bütün dünya O’nun avucundadır; gökler de O’nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür. Allah müşriklerin koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir.”[2]

Yüce Allah’ı gereği gibi takdir edememek; O’nu birlememek ve yaratılmışlık niteliklerini O’na vermektir.   Bazen bu benzetme, âyetlerde geçen ve Yüce Allah’ı nitelendiren kelimelere lafzî ve harfî manalar vermek suretiyle de olur.  Yukarıdaki âyetin Yahudiler hakkında indiğini düşünürsek, onların Allah’ı takdir edememekle suçlanmalarının sebebi, Yüce Allah’ı yaratıklara benzetmeleridir.  Bu onların, müşebbihe anlayışına sahip olduklarını gösterir.  Dînî manada teşbih, Allah’ı insana yaklaştırmak, insanla Allah arasında yakınlık/benzerlik nitelikleri olduğunu göstermek, insan toplumunda insan için düşünülen şeyleri Allah için de düşünüp izâfe etmek anlamlarını ifade eden bir kavramdır.[3] Teşbih fikrini benimseyen kimselere Müşebbihe denir. İslâm Mezhepleri tarihçilerine göre teşbih fikrini ilk kullanan Yahudiler olmuştur. [4] Yahudiler, Tevrat’ta geçen ve teşbih ifade eden lafızları sahih bir te’vile tabi tutmadıkları için insan biçimci bir Allah tasavvuruna gitmişlerdir. Müşebbihe inancına sahip olan Yahudiler,  “Üzeyir Allah’ın oğludur.” derken,  Hristiyanlar da “Meryem oğlu İsa Allah’ın oğludur.” demişlerdir.

İslâm dinini diğer semavi dinlerden ayıran en önemli farklılık güçlü tevhit vurgusudur. Özellikle İslâm tevhit inancını koruma üzerinde hassasiyet göstermiş ve şirkin her türlüsünü mahkûm etmiştir. Çünkü tevhit, Yüce Allah’ı ontolojik manada diğer varlıklardan ayırmaktır.  Orijinal yönüyle bütün ilâhî dinlerin ortak amacı,  tevhidi korumaktı. Fakat zaman içerisinde ehl-i kitabın âlimleri ellerinde bulunan Tevrat ve İncil’e müdahale etmek suretiyle hem lafzî ve hem de manevî tahrife gitmişlerdir.  Bu tahrifatı sadece ibadet ve hukuk alanında değil, itikat alanında da yapmışlardır. Kur’an müteaddit âyetlerde bunlara temas eder.  İnanç alanında bu tahrif, hem Yahudiler ve hem de Hıristiyanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Yukarıda da gördüğümüz gibi her iki semavî dinin mensupları; Üzeyir (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) peygamberleri,  (haşa)  Yüce Allah’ın oğlu olarak nitelendirmişlerdir. Böyle bir inanç şirktir. Kur’an’da ehl-i kitabın bu inancı: “(Allah) Doğurmadı ve doğurulmadı.[5] âyetiyle eleştirilmiştir. Yüce Allah,  onların isnat ettikleri şirk âmillerinden uzak ve yücedir. İşte asıl Allah’ı takdir edememek, O’na yaratılmışlık vasıflarını vermektir.

Yüce Allah Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir

Yüce Allah’a yaratılmıştık vasıfları isnat etmek, O’nu âciz olarak nitelendirmek demektir. Hâlbuki O kendisini Kur’an’da “samed” vasfıyla anmaktadır.[6] Samed, her şey O’na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir manasına gelir.[7] Cenâb-ı Hak;  biriciktir, her şey O’na aittir, her şeyin yegâne mercii ve maksûdu O’dur. Kur’an-ı Kerim’de özellikle Allah’ın samed oluşunun vurgulanması, O’ndan başkasına ilahlık isnat eden kimselere bir reddiye, bir cevap vermedir.

Öte yandan Kur’an-ı Kerim’de: “Kıyamet gününde bütün dünya (yeryüzü) O’nun avucundadır; gökler de O’nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür.”, buyrulması hem dünyada ve hem de âhiret hayatında egemenliğin Yüce Allah’a ait oluşunun anlatım biçimidir.  Denilmek istenen, “Ey âciz varlık olan insan, yer ve gök, kısaca her şey Allah’ın egemenliği altındadır. Böyle bir Rabb’e ortak koşmak O’nu (haşa) âciz görmekle itham etmek manasına gelmez mi?  Her şey gözünün önünde cereyan edip dururken, nasıl olur da Rabb’ine ortak koşmak suretiyle O’nu hakkıyla takdir edemezsin? O halde cehaletinin ve âcizliğinin farkına var da O’na hiçbir şeyi ortak koşma.”

Her dilde teşbih ve mecaz ifade eden kelimeler vardır. Esas olan bu müteşabih lafızları doğru bir şekilde te’vil etmektir.  Âyette geçen “kabza” hissi anlamda avuç değil, egemenlik; yemin ise, güç, kudret manalarına gelmektedir.  Bu bağlamda âyette geçen: “Bütün dünya O’nun avucundadır.” cümlesi temsilî bir anlatım olup kıyametin kopmasından sonra yeryüzünde sadece Allah’ın hâkimiyetinin geçerli olacağı, orada artık O’ndan başka ne bir insanın ne de başka bir canlının gücünden, etkisinden, faaliyetinden söz edilemeyeceği anlatılmaktadır. Yine bu ifade, kıyametin kopmasıyla yerin hareketinin duracağına ve onun bütün özelliklerini kaybedeceğine işaret eder. Meselâ yerin çekim gücünü kaybetmesi, hayatın varlığını ve devamını sağlayan imkânların yok olması yüzünden artık arz işlevsiz hâle gelecektir. Bazı rivayetlerde kıyametin kopmasından sonra yerkürenin ilâhî kudret karşısındaki durumu, avuç içindeki cevize veya hardal tanesine benzetilmiştir.[8] Yine âyette temsilî bir anlatım olan “göklerin Allah’ın kudret eliyle dürülüp bükülmesi” de kıyametin kopması sırasında sadece yer kürenin değil, göklerin, gök cisimlerinin de altüst olacağını ve ilâhî güç karşısında evrenin büyüklüğünden söz bile edilemeyeceğini ifade eder.[9]  Nitekim bir âyette: “Bir gün gelecek yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek.[10] buyurulmuştur.[11]

Netice olarak, Kur’an’da geçen ve teşbih ifade eden kelimeleri sahih bir şekilde te’vil etmeden hakikat anlamına yorumlamak Yüce Allah’ı hakkıyla tanımamak ve O’na ortak koşmak manasına gelir. Hâlbuki O’nun hiçbir benzeri, temsili yoktur. O güçlüdür, kudretlidir. Bütün varlıklar O’na muhtaçtır. Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir. Yapmamız gereken Yüce Allah’ı hayatın her alanında birlemek ve O’nu yaratılmışlık özelliklerinden soyutlamaktır. İşte o zaman Rabb’imizi gerçek anlamda takdir etmiş oluruz.

 

 

[1] Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed, Te’vîlâtü’l-Kur’an Tercümesi, çev: Kemal Sandıkçı, İstanbul:  Ensar Yayınları, 2018, XII,  391

[2] 39/Zümer, 67.

[3] Behi, Muhammed,  İslâm Düşüncesinin İlâhî Tarafı, çev. Fuat Sezgin, Ankara: DİB yayınları, 2019, s. 79.

[4]  Râzî, Fahreddîn Muhammed b. Ömer, İ’tikâdâtu Fıraki’l-Müslimîn ve’l-Müşrikîn, (thk., Ebû Abdillâh Fahreddîn Muhammed), Beyrut, 1986, s.87;

[5] 112/İhlas, 3.

[6] 112/İhlas, 2.

[7] el-İsfehânî, Müfredât, s. 422.

[8] Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ankara: DİB Yayınları, 2007, IV, 633-634.

[9] Bkz. 21/Enbiya, 104.

[10] 14/İbranim, 48.

[11] Bkz. Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, IV, 634.

 

Sayfayı Paylaş