Küfür ve İnsan Hayatındaki Tezâhürleri

240 Dergi-20

İnanç bakımından insanlar dört gruba ayrılır: Mü’min, kâfir, münâfık ve müşrik. Bunları inananlar ve inanmayanlar şeklinde ikiye ayırmak da mümkündür. Çünkü müşrikler ve münâfıklar inanç bakımından kâfir kelimesinin içine dâhildirler. Mü’minin eylemine iman; kâfirin eylemine küfür, münâfığın eylemine nifak ve müşrikin eylemine de şirk adı verilir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e risâlet görevi verilince, önce Mekke’de ailesine ve yakın akrabalarına İslâm’ı anlattı. Sonra da İslâm’ı alenî olarak bütün insanlara anlatma çağrısı gelince, Mekke’de bulunan bütün insanlara bu çağrıyı tekrarladı. Mekke Dönemi’nde çok az iman eden oldu. Ona muhâlefet edenlerin başında Ebû Cehil geliyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) hem sözleriyle ve hem de yaşantısıyla İslâm’ı bir hayat nizâmı olarak ortaya koymasına rağmen inâdî küfründen dolayı İslâm’ı kabul etmeyenler arasında Ebû Cehil de vardı. Şu âyetin onun hakkında nazil olduğu söylenir:[1]

“Küfre sapanlara gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar.[2]

Arapçada küfür, “bir şeyi örtmek, gizlemek ve nankörlük ” mânâsına gelir. Terim olarak küfür ise, Allah’ın varlığını ve birliğini, Kur’an’da açık ve kesin olarak belirtilen hükümlerin tamamını veya bir kısmını, nübüvvetin gerekliliğini ve ölüm ötesi hayatı kabul etmemek demektir. İşte bu inanç esaslarını kabul etmeyen kimseye “kâfir” denilir. Kur’an-ı Kerim’de açıkça Allah’ın varlığını, birliğini ve yüceliğini, peygamberin getirdiklerini inkâr etmek anlamına kullanılmıştır[3]. Yukarıda da geçtiği gibi “küfür” kelimesinin anlamlarından birisi de Allah’ın verdiği nimetlere karşı nankörlükte bulunmaktır. Allah’a karşı saygısızlık olan nankörlük insanı dinden çıkarmaz.[4] Buna karşılık Allah’a teşekkür etmek, O’nu takdir etmek anlamına gelir ve nimetlerin artırılmasına bir vesiledir.[5] Kur’an-ı Kerim’de küfür kelimesiyle eş anlamlı olarak geçen başka sözcükler de vardır. Kur’an’da otuz altı yerde geçen inkâr sözcüğü; Allah’ın âyetlerini yalanlama[6]; nimetlerini[7]; peygamberlerini[8]; Kur’an’ı[9] ve âhireti[10] inkâr sadedinde küfür ile eşdeğer mânâ taşımaktadır. Ayrıca Allah’ın âyetlerini inkâr[11] anlamında cühûd; ilâhî vahyin doğrudan inkâr edilmesi mânâsı taşıyan kizb[12] de bunlardan birisidir. Bu kapsam çerçevesinde Akâid kitaplarımızda küfür; meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle de şu şekilde tasnif edilmiştir:

Küfr-i İnkârî ya da Mutlak Küfür

Herhangi bir kimsenin başta Yüce Allah’ı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ve O’nun Allah’tan getirmiş olduğu ilâhî esasları kalbiyle kabullenmemesi ve diliyle de inkâr etmesidir. Kur’an-ı Kerim’de haklarında, “Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.[13] buyurulan inkarcı grubun küfrü, bu tip bir küfürdür. Âyetin niteliklerini verdiği “inkâr edenler”, hak din karşısındaki olumsuz düşüncelerini ve tutumlarını gizlemeyen, tercihlerini açıkça inançsızlık ve red yönünde kullanan, zaman geçtikçe inkârcılıkla şartlanan, başka düşüncelere ve inançlara (bu arada hak dine) kulaklarını, göz ve gönüllerini kapayan kimselerdir. Kulakları, dikkat ve idrakleri ilâhî irşada kapalı olan inkârcılara nasîhat ve uyarının fayda vermeyeceği, uyarıların ancak gerçeği arayan ve Allah kelâmını dinleyenler üzerinde etkili olacağı açıktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) inkârcılarla çok meşgul olmuş, onların iman ehline katılmalarını istemiş, gayretlerinin fayda vermediğini gördükçe de üzülmüştür. Bu sebeple Allahu Teâlâ zaman zaman peygamberine iman-küfür gerçeğini anlatarak onu tesellî ve teskin edip âdetâ şöyle demiştir: “Habîbim! Bütün gayretlerine rağmen onların inkârdan vazgeçip imana gelmemelerinin kusuru sende ve tebliğ ettiğin dinde değildir, kusur kendi irade ve tercihleriyle inkârlarında ısrar eden, kulaklarını hak söze kapalı tutanlardadır. Sen ne kadar uğraşırsan uğraş böyle kâfirler iman etmeyeceklerdir.”[14]

Küfr-i Cühûd

Kişinin kalbiyle Allah’ın yaratıcı olduğunu bildiği halde bunu diliyle ikrar etmemesi ve kabullenmeye yanaşmamasıdır. Başta şeytan olmak üzere müşriklerden bazıları hakkında: “İşte tanıdıkları o şey (Kur’an) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.”[15] âyeti buna delildir.

 Küfr-i İnâdî                                                     

Kişinin kalbiyle Yüce Allah’ı bilip, diliyle ikrar ettiği halde; kıskançlık, kin, ihtiras, sapıklık, şan, şöhret, makam, mevki endişesi ve kavmiyetçilik gibi sebeplerle İslâm’ı bir din olarak kabullenmemesidir.[16] Bu çeşit küfre fikir arkadaşlarından âr edip, gurûra yedirilemediği için küfr-i ârî de denilmiştir. Görüldüğü gibi bu tip küfrün, kibir, kendini beğenme, makam düşkünlüğü, kınanma ve ayıplanma korkusu gibi tipik gerekçeleri vardır. Maalesef tarihte kimi insanlar bu nedenlerden dolayı bile bile Hakk’ı gizleme yoluna gitmişlerdir.

Küfr-i Cehlî

Kişi Allah’a ve Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v.)’e iman ettiği halde, bilgisizliği sebebiyle dinin emir ve yasaklarından olan hükümleri inkâr etmesi “küfr-i cehlî” kapsamına girer. Her ne kadar cehil kelimesinde bilgisizlik ve hafif meşreplik anlamı varsa da iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edememe durumundan dolayı küfür anlamı da vardır.[17] İslâm düşüncesinde bilgisizliğin mâzeret olmadığını savunanlarla mâzeret sayanların varlığı söz konusudur. Kanaatimizce, bilgisizliği sebebiyle küfür olduğunu bilmediği bir sözü söyleyen kişinin aceleyle tekfir edilmemesi gerekir. Bu konuda susmak konuşmaktan daha evlâdır. Burada yapılması gereken imanı bozacak ve insanı küfre düşürecek söz ve eylemler konusunda bilgilendirme süreçlerine ağırlık vermektir. Böyle bir kimsenin durumu ise, zamana bırakılmalıdır. Zaman her şeyin ilacıdır.

Küfr-i Nifak

Herhangi bir kişinin dinin zarûrî inanç ve hükümlerinden olan şeyleri bile bile diliyle söylediği halde kalbiyle tasdik etmemesidir. Münâfıkların imanı, bu kısma girer. Kur’an’da onların iman iddialarından şöyle bahsedilir: “İnananlara rastladıkları zaman, ‘İnandık!’ derler, elebaşlarıyla kaldıklarında, ‘Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz.’ derler.[18]

Hükmî Küfür

Allah ve Rasûlü’nü yalanlama anlamına gelen sözleri diliyle söylemek ve bu fiilleri yapmak, hükmî küfür kapsamına girer. Bu da açıkça kâfirlerin küfrüdür.

Ehl-i sünnet itikadına göre her Müslümanın itikatla ilgili hükümleri öğrenmesi, farz-ı ayın ilimler arasında sayılmıştır. İslâm düşünce tarihinde Müslümanları iman-küfür konularında bilgilendirmek maksadıyla Akâid kitaplarımızın içinde özel bölüm veya müstakil olarak “elfâz-ı küfür” risâleleri yazılmıştır. Amaç birey ve toplumu dinden çıkaracak olan söz ve davranışlar konusunda bilgilendirmektir. Öyle söz ve davranışlar vardır ki, kişi farkına varmadan bu sözleri söylediği ve fiilleri yaptığı takdirde dinin sınırlarını zorlayabilir. Maalesef bugün özellikle bilgisizlikten dolayı sorumsuzca söylenen sözler ve sorumsuzca yapılan davranışlar vardır. Mutlaka bu konularla ilgili meselelerde halkımız bilgilendirilmelidir. Bu bilgilendirme faaliyeti ilköğretim, orta ve liselerde yapılabileceği gibi, cami kürsülerinden, televizyon ekranlarından, her türlü basım-yayın faaliyetleri kanalıyla da yapılabilir. Herhangi bir Müslümanın inancının sıhhatli olabilmesi için hangi söz ve davranışın kendisini küfre düşüreceği konusunda bilgilenmesi dinî hayatında büyük önem taşımaktadır. Çünkü iman ve küfür üzerinde yürünecek bir yol kişiyi ya cennete ya da cehenneme götürecektir. Bu sebeple imanımızı ortadan kaldırmaya vesile olacak olan küfrün mâhiyeti ve gündelik hayattaki tezâhürleri hakkında doğru bilgi sahibi olmanın ve bunları amelî hayatımızda göstermenın dindarlığımızın bir gereği olduğu unutulmamalıdır.

[1] Vâhidî, Ebu’l-Hasan, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Necdet Çağıl-Necati Tetik, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2019, s. 25.

[2] 2/Bakara, 6.

[3] Bkz. 3/Âl-i İmrân, 70; 21/Enbiyâ, 30; 17/İsrâ, 98-99.

[4] Bkz. 16/Nahl, 112.

[5] Bkz. 2/Bakara, 152.

[6] 40/Gâfir, 81.

[7] 16/Nahl, 83

[8] 23/Mü’min, 69.

[9] 13/Ra’d, 36.

[10] 16/Nahl, 22

[11] 11/Hûd, 59; 27/Neml, 14.

[12] 39/Zümer, 3.

[13] 2/Bakara, 6; 46/Ahkâf, 3.

[14] Komisyon, Kur’an Yolu Tefsiri, Diyanet, I, 75.

[15] 2/Bakara, 89.

[16] Bkz. 2/Bakara, 34.

[17] 48/Fetih, 26.

[18] 2/Bakara, 14; 63/Münâfikûn, 3.

Sayfayı Paylaş