KELİME-İ TEVHİDİN ÖNEMİ

237 Dergi_ORJ-12

İslâm’ın Mekke Dönemi…

Hz. Peygamber (s.a.v.), insanları aleni olarak çok tanrılı bir inanç biçiminden tek İlaha dayanan bir Allah inancına çağırıyordu. Putperestliğin yaygın olduğu bir toplumda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tevhid çağrısı, putperestlere göre “şaşılacak bir şeydi.” Bu nasıl olabilirdi?

İslâmî davetin ilk dönemlerde tevhid çağrısını ciddiye almayan Mekke’liler,  bu çağrının gün geçtikçe güçlenmeye başladığını görünce toplumsal bir muhalefet hareketi başlatmak istediler. Fizikî ve psikolojik baskı yöntemlerini devreye soktular. Allah’ın elçisine deli, büyücü, sâhir, kâhin demek suretiyle onun hakkında birçok itibarsızlaştırıcı sıfatlar kullandılar. Bunlar, yeni dine halkın teveccüh göstermesinin önünü kesmeye dönük faaliyetlerdi.

Mekke parlamento binası olan Dâru’n-Nedve’de yeni bir durum değerlendirmesi yapan müşrikler, artık işi zorbalığa kadar götürmeye niyetlenmişlerdi. Bu sebeple Ebu Cehl’in başkanlığında bir parlamento heyeti Hz. Peygamber (s.a.v.)’i davasından vazgeçirmek için amcası Ebu Talip’e şikâyete gittiler. Şikâyetin konusu: “Muhammed (s.a.v.) tarafından İlahların tek İlah’a indirilmesiydi.”  Bunun üzerine amcası yeğeni Hz. Muhammed (s.a.v.)’i huzuruna çağırarak müşriklerin iddialarının doğru olup olmadığını sormuştu.  Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) savunmasında, “Amcacığım, ben onlardan tek bir cümle istiyorum. Eğer o cümleyi kabul ederlerse bütün Araplar onlara boyun eğecek, acemler de cizye ödeyecekler.” demişti.  Onun bu cümlesinden iktidar ve dünyevîleşme kokusu çıkaran müşriklerin gözleri fal taşı gibi açılmıştı.  Ebu Talip nedir o cümle, diye sorunca, Allah’ın Elçisi: “Lâ ilahe illallah.” buyurdu. Bu cümleye çok öfkelenen Mekke heyeti başkanı Ebu Cehil,  Ebu Talip’e dönerek: “İşte gördün mü yeğenin bizim ilahlarımızı tek bir İlaha indiriyor?” dedi ve meclisi süratle terk etti, diğerleri de arkasından onu takip ettiler. Hep birlikte sokağa çıkarak toplumu hem İlahlarına bağlılığa ve hem de Muhammed (s.a.v.)’in getirdiklerine karşı direnişe çağırdılar.  İşte şu âyetler bu olayla ilgilidir:[1]

“Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor! Bu gerçekten şaşılacak bir şey! Onların ileri gelenleri harekete geçip şöyle dediler: Yolunuzda yürüyün! Tanrılarınıza bağlılıkta direnin! İşte (sizden) istenen budur.”[2]

Tarih kitapları Mekke’ye putperestliği ilk defa Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gönderilmesinden üç yüz sene önce Amr b. Luhay isimli bir tüccarın getirdiğini, böylece Hz. İbrahim (a.s.)’den gelen tevhide dayalı Allah inancını değiştirerek putperestliği icat ettiğini yazarlar. Cahiliye Dönemi Araplarından olan Amr b. Luhay’ın başlatmış olduğu bu putperestlik, her bir kabile ve bölgeye yayılmış, hatta Allah’ın evi Kâbe’nin etrafında üç yüz altmış put yer almıştı. Kâbe’nin dışı heykel ve fresklerle süslenmişken, içi de Hz. Meryem ve Hz. İsa’nın çocukluk resimleri ile Hz. İbrahim ve İsmail’in resimleri ile süslenmişti.[3] Bu durum İslâm’ın doğuşuna kadar devam edecekti. Hz. Peygamber (s.a.v.) risalet göreviyle görevlendirilince, onların putlarına sataşmak yerine bir olan Allah inancından bahsedecek,  onlara kelime-i tevhidi anlatacaktı.  İlk vahyin muhtevasını incelediğimiz zaman da bunu görebiliriz.[4] Mekke’nin putlardan temizlenmesi fetihten sonra gerçekleşecekti.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çağırdığı ve tevhidle sembolleşen Allah inancı nasıldır?

İslâm’a kelime-i tevhid ya da kelime-i şehadetle girilir. İslâm binasının temelini tevhid inancı oluşturur. Tevhid, bir binanın su basmanı gibi ise; namaz, oruç, hac, zekât şeklinde sayılan ibadetler de katları dirimindedir.  Nasıl ki bir binanın temeli sağlam olmayınca,  üzerine çıkılan katlar yıkılma riski taşırsa,  tevhid temeli sağlam olmayan bir dinin ibadetleri de kabul olmama riski taşır.  Bu sebeple her Müslümanın üzerine doğru bir şekilde tevhid ilmini bilmesi farz-ı ayın olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple sahabe-i kiram çocukları konuşmaya başladığı zaman onlara öğrettikleri ilk cümle “kelime-i tevhid” cümlesi olmuştur.

Tevhîd kelimesi Arap dilinde; ‘tek’ anlamına gelen ehad ve ‘bir’ anlamına gelen vâhid sözcüklerinden meydana gelmiştir. Bu anlamda tevhid Allah hakkında kullanıldığı zaman ‘eşi, ortağı ve benzeri olmayan bir ve tek’ manasına gelir. Kur’an’da:  “Sizin ilahınız bir tek İlah’tır”[5]  ayetinde kullanılan vâhid ve: “De ki: O Allah bir tektir.”[6]  âyetinde geçen ehad’ sözcüğü tevhidle aynı köktendir. İslâm dininin temelini tevhid inancı oluşturur. Bu manada terim olarak tevhidi, Yaratan’la yaratılan varlık arasındaki sınırı idrak etmektir, şeklinde tanımlamak mümkündür.  İslâm’ın bağlıları olan biz Müslümanlar,  tevhidi, insan hayatının her alanında aradığımız gibi,  Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde ve O’na ubudiyette aramalıyız.

İslâm inancında Yüce Allah yaratan, yöneten, eğiten, sahip olan, öldüren, dirilten, yaşatan, rızk veren, duaları kabul eden, helal ve haram koyan, sadece kendisine ibadet edilen, evreni sevk ve idare eden,  fayda ve zarar verme gücüne sahip olan bir varlıktır. Bu bağlamda her mü’min, Allah’ın göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin rabbi olduğuna inanmalıdır. O’na bu konuda bir başkasını ortak kılmamalıdır.[7] İslâm inancında buna ‘rubûbiyette tevhid’ adı verilir.

Diğer taraftan yegâne ve biricik ilah,  Allah’tır. Çünkü ilah, gönüllerin sevgi, ümit, korku,  güven, tevekkül, yardım, duâ, kurban, adak vb. gibi, inanç ve ibadet türlerinde bağlandığı ve yöneldiği, kendisine karşı derin saygı beslenen, her şeyden daha çok sevilen ve kulluğun sadece kendisine özgü kılındığı bir varlıktır. Bütün bu özellikleri taşıyan sadece Allah’tır.  Buna “ulûhiyette tevhîd” denir. İslâm inancında ‘birlik sözü’ olarak geçen inancın temelinde Allah’tan başka bütün ilahların izafi olduğu vurgulanır.[8]  Bu anlamda tevhid, ulûhiyeti sadece Allah’a tahsis etmeyi öngörür.  Bundan dolayı İslâm’da ruhbanlık yasaklanmıştır: “Andolsun Nûh’u ve İbrâhim’i elçi olarak gönderdik, onların soyundan gelenlere de peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan doğru yolu bulanlar olduğu gibi birçoğu da yoldan çıkmış kimselerdir. Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.”[9] Bu âyette geçen ruhbanlık, helal olan dünya nimetlerini terk ederek,  yeni ibadet türleri ihdas etmek suretiyle aşırılıklara gitmektir. Bir rivayette ruhban hayatı yaşamayı seçen bazı Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.v.)’in diliyle uyarılmışlardır:  “Hem oruç tutun hem yiyin, hem ibadet edin hem uyuyun. Ben hem oruç tutuyorum hem iftar ediyorum. Hem ibadet ediyorum hem uyuyorum; ben et yiyorum ve kadınlarla evleniyorum; benim sünnetimden uzaklaşan benden değildir.”[10] İslâmî naslarda dünya hayatı zatı itibariyle kötülenmez,  kötülenen şey,  helâl olmayanı elde etmeye çalışmak, mubah olanının alanını daraltmak ve ihtiyaç miktarının dışında israf etmektir.

İslâm inanç sisteminde çok önemli bir konu da Allah’ın zâtı hakkında vacip olan yetkin sıfatlarını bilip öylece inanmak ve O’nun yüce zâtını noksan sıfatlardan soyutlamaktır. İşte bu bağlamda ulûhiyet düşüncesi,  bir çeşit sıfat düşüncesidir. Zihinlerimizin İlahi Zât’a yönelimine neden olan ve bizde O’na dair bir bilgi yönü ifade etmek üzere bir takım zihni tasavvurlar meydana getiren bütün sıfatlar,  beşerî terminolojiye girerek bize Allah’ı tanıtır. Allah’ın isim ve sıfatlarında tevhid,  bu sıfatların yaratıkların sıfatlarına ontolojik anlamda bütün yönleriyle hiçbir zaman benzemediğini kabul etmektir. Aynı şekilde Allah’ın tek bir yaratıcı olmasına inanmak olan eylemde tevhid de İslâm’ın özünü oluşturan hususlardan birisidir.[11] Bu bağlamda Allah yaratan ve yönetendir.[12]

Görüldüğü gibi İslâm inancında tevhid, her şeyin Bir şeyle ve Bir şeyin de her şeyle ilişkisi demektir. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.) insanları tek olan Yüce Allah’ı ilah olarak tanımaya çağırdı. Bu çağrı, Mekke müşrikleri tarafından inançlarına bir saldırı olarak yorumlandı. Bu sebeple Mekke Devleti’nin yöneticileri toplumu İlahlarına bağlılıkta direnişe çağırdılar. Bugün sizden istenen budur, dediler. Bütün bu çabalara rağmen “Allah’tan başka İlah yoktur.” inancı mü’min gönülleri süsledi ve onları bir olan Allah inancından geri çevirmedi. Tevhidin tarihi bu alanda sürdürülen kararlı mücadelenin örnekleriyle doludur. Esas olan bizlerin tevhid inancımızın nasıllığını gözden geçirmemizdir. Unutmayalım ki, müşrikler, mü’minlerin içinden çıkmışlardır. Bu konuda hassasiyet gösterilmeli, Yüce Allah’ın zatını, düşünce ve anlayışta tasavvur edilebilen, vehim ve zihinlerde tahayyül edilebilen her şeyden soyutlamaktır. Nasıl ki biz dünyaya tek başına gelmişsek, yine O’nun huzuruna tek başına gideceğiz. O halde tevhid inancı konusunda olabildiğince hassasiyet göstermek bizim temel şiarımız olmalıdır.

 

 

 

 

 

[1]  Tirmizi Sure 38.

[2] 38/Sâd, 5-6.

[3]  İbn Hişam, Ebû Muhammed Abdülmelik,  es-Sîratü’n-Nebeviyye,  Mısır: el-Halebî, 1936, X, 85.

[4]Bkz. 96/Alak, 1-5.

[5] 2/Bakara, 163.

[6] 112/İhlas, 1.

[7] Bkz. 26/Şuara, 24; 16/Nahl, 116; 9/Tevbe, 30-31; 39/Zümer, 3.

[8] Bkz. 10/Yunus, 18.

[9] 57/Hadîd, 26-27.

[10] Buharî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5.

[11] 36/Yasin, 82.

[12] Bkz. 7/Araf, 54.

Sayfayı Paylaş