İSTİKBAL KÖKLERDEDİR!

193-somuncubaba-istikbal

Ecdâd-ı izâmımız ervâhına selâm olsun! Onlar bize insan olmanın yolunu ne de güzel göstermişlerdi. Kılavuzluğunu ettikleri yolda belki bolca hüzün, epeyce gam, bir miktar da hicran vardı. Ama bu yolun sonu selametti.

Onların ahvaline nazar eden her kimse görür ki, bu gönül dostları bir omuzda adalet bir omuzda sevgi çağlayanlarıyla bu toprakları sulamışlardır. Onlar birer edep numunesi, tevazu ve tevekkül ehli kimselerdir. Yeryüzünün tamamını mescid bildiklerinden, alınlarını koyacakları toprağı kirletmediler. Şimdi, ürettikleri teknolojinin artıklarıyla dünyayı çöplüğe çeviren ve sonra da sun’i çığlıklar atan modern(!) vahşilerin aksine, ürettikleri her eşyaya saygı duydular.

Evet, kuşkusuz bu muhteremlerin Önderi Rasûl-i Ekrem’dir.

Biz, şimdi, ecdadımızın mirasını kütüphanelerin tozlu raflarından indirsek bile, onları okuyup anlama imkânından mahrumuz. Bağlarımız koparılmış, köksüz fidanlar hâline getirilmişiz. İstikbalin kök’lerde olduğunu idrak etmedikçe de hâl-i perişanımız devam edecektir.

Geçmişimiz karanlık değildir bizim. Yapılan birtakım hatalar aydınlığı karanlık gibi göstermeyi gerekli kılmaz, vallahi vebaldir bu. Ecdadımızın pak ve onurlu yolu izinden gidilesidir.

Evet, onlar edebin gerçek sahibiydiler. Bu yüzdendir dillerinden düşürmedikleri “Edep Yâhu” nidasını hatlara bezeyip, hanelerini, diyarlarını süslemeleri. Onlar “Eline, diline, beline sahip ol.” derlerken bile bütün bunların edeple olacağını haykırıyorlardı biz aciz vârislere. Onlar az yemeyi, az konuşmayı ve az uyumayı kendilerine hayat düsturu edinmişlerdi. “Mecliste dilini, sofrada elini kısa tut.” deyişleri hep bu yüzdendir.

Hayatın mana ve mefhumundan haberdar idiler. Bu yüzden “Candan aziz din gerek.” demiş ve bütün işlerinde dini rehber edinmişlerdir. Materyalist ve sapkın değildiler. Dünyaya layık olduğu kadar değer verir, onu bir tarla bilip, ahiret için biçerlerdi.

Âziz-i kavm olmaktı bütün mücadeleleri. Boş ve yersiz bir kuruntu için değil de Âziz olan Allah’ın katında bir yer edinebilmek için “Ben demek şeytan demek.” derlerdi. Hiçbir şeyi küçük ve değersiz görmezlerdi. “Ayı deyip de geçme, o da bir dağın şenliği.” derken ne güzel söylemişlerdi. Bu söz üzerine ciltler dolusu kitap yazılırdı hakikaten, değil mi?

Kanaatkâr idiler. “Allah kerimdir, kerimin kuyusu derindir.” derken ne kadar güzel bir çehreye bürünürlerdi. Yokluk günlerinde, “Ağılda oğlak doğsa, ovada ot biter.” anlayışıyla gönülleri fetheder, rızkı verenin Allah olduğunu ikrar eder, rızık endişesiyle hayatlarını zindana çevirmezlerdi. Kula minnet eylemeyişleri işte hep bu yüzdendi.

“Bin dost az, bir düşman çok.” diyerek dost ararlardı diyar diyar. “Cömert acın ölmez.” derler infak ederlerdi. Bilirlerdi ki veren el, alan elden daima üstteydi. Misafirlerini en güzel şekilde ağırlar, kendilerine sevap kazandırdıkları için onlara teşekkür eder, ayakkabılarının burnunu kapıdan yana çevirir, böylece onun çıkarken sırtını dönmesine engel oldukları gibi, yeniden misafir etmeyi arzuladıklarını da bildirirlerdi, büyük bir nezaket ve endam ile…

Onlar şimdi çoğumuzun anlamaktan uzak olduğu nice hikmetli sözlerle, bizlere ışık tutan müstesna kimselerdi. “Allah kuluna nefesi sayıyla vermiştir.” deyip her daim ölüme hazır olmayı isterlerdi. “Azrail de emir kulu.” diyerek o büyük meleğe saygı gösterir, “Asılacak, suda boğulmaz.” anlayışıyla gönüllerini ferah tutarlardı.

Her şeyin madde ile ölçüldüğü, parası olanın kıymet gördüğü günümüz dünyasında onlar ne kadar da ayrı yerdeler değil mi? O nur yüzlüler bizim perişan halimizi görseler, ne kadar şaşırırlardı.

Güzel atlara binmiş güzel insanlardı onlar. Bozmaya değil, çözmeye gelmişlerdi. “İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri.” diyerek göçüp gittiler şu fenâ yurdundan bekâ yurduna. Bâkide kalan hoş sadâları her şeye rağmen gönüllerimizi nurlandırmaya devam edecektir.

 

Sayfayı Paylaş