Üzerine Yemin Edilen ve Bir Sûreye İsim Olan Bir Nimet: “İncir”

somuncubaba-222-03incir

Yemin, genellikle söylenen sözün, verilen haberin doğruluğunu desteklemek için, muhâtabı bu konuda iknâ etmek için yapılır. Ortada söyleneni inkâr söz konusu ise yemine ihtiyaç duyulur. Hatta bazen yemin, yalan söyleme ihtimâli olan kişilerden istenir. Yüce Rabb’imiz ise, hep doğruyu söyler ve O’nun söylediği her şey gerçektir ve önemlidir. Bütün bunlara rağmen Yüce Allah pek çok âyetinde, kendi zâtına yemin ettiği gibi, başka şeylere de yemin eder. Kullar için, Allah’tan başkası adına yemin etmek câiz değildir, ama Yüce Yaratıcı için böyle bir sınırlama yoktur. O, söylediği şeyin önemini vurgulamak için, onun inkâr edilemez bir gerçek olduğuna işaret etmek için, muhâtapların dikkatini çekmek için çeşitli varlıklar üzerine yemin eder. Sözgelimi O, bazen Levh-i Mahfûz’a yahut Kur’ân’a; bazen Peygamber’in hayatına; bazen güneş, ay, yıldız gibi gök cisimlerine; bazen asır, gece, gündüz, kuşluk vakti gibi zamanın dilimlerine; bazen Tûr Dağı, Mekke gibi çeşitli yerlere; bazen de çeşitli önemli olaylara ve o olayların kahramanlarına, bazen de bitkilere yemin eder. Bu yemin ifadeleri, “O nimetlerin Rabb’ine and olsun ki…” şeklinde de anlaşılmıştır. İşte Tîn Sûresi’nde de Yüce Rabb’imiz, incir anlamına gelen tîn üzerine yemin ediyor. Tîn hem üzerine yemin edilmiş, hem de bu sûrenin adı olmuştur. Bu sûre Mekke Dönemi’nin ilk yıllarında inmiştir. Sûrenin ilk âyetlerinde dört farklı şeye yemin edilmiştir: “Tîn ve zeytine and olsun… And olsun Sînâ Dağı’na… And olsun bu güvenli Mekke şehrine ki…”1
Bu yemin âyetlerini iki şekilde anlamak mümkündür. İlki meâlini verdiğimiz şekildedir. Buna göre ilk âyette, iki önemli nimet olan incir ve zeytine yemin edilerek onlara dikkat çekilmiştir. Ardından iki büyük peygamberin hayatında çok önemli yeri olan iki beldeye yemin edilmiştir; Hz. Mûsâ’nın Tur Dağı’na ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in emin beldesi Mekke’ye. Buna göre anlam şöyle olur: Ey insan, işte iki büyük nimet: İncir ve zeytin… Bunlar insanın hayatı için çok önemli olan tatlı ve tuzlu nimetlerin en yaygın ve en önemli olanı. Bunlar maddî nimetlerdir ki, insan bedeninin sağlıklı kalması bunlarla mümkündür. Diğer ikisi ise iki büyük peygamberin yaşadığı ve vahiy aldığı yerler ki bunlar da mânevî gıda merkezlerdir. İnsan maddî ve mânevî nimetlerle gereği gibi gıdalanırsa sağlıklı olur. Bunların hepsi, hem beden sağlığı hem de ruh sağlığı için gereklidir. Zaten bu yemin âyetlerinden sonra insanın ‘ahsen-i takvîm’ üzere kalışı yahut ‘esfel-i sâfilîn’e yuvarlanışı anlatılmaktadır. “Biz insanı en güzel şekilde (ahsen-i takvîm üzere) yarattık… Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîne) yuvarladık…”2 Bu itibarla insan mânen ve maddeten gereği gibi beslenirse istikâmette kalır, ahsen-i takvim üzere olur. Aksi takdirde beden ve ruh sağlığı bozularak aşağıların aşağısına yuvarlanır. Bu yemin ile Yüce Rabb’imiz incir nimetine dikkatleri çekmiş, bu nimet üzerinde derinlemesine düşünülmesini ve araştırmalar yapılmasını murat etmiştir. Bu nimet fark edildikçe, kıymeti anlaşılacak ve o nimeti bahşedene şükürler artacaktır. Sonra da bu yeminlerden sonra gelen ilâhî gerçeklere iman güçlenecek, şüpheler tamamen bertaraf edilecektir. İkinci yoruma göre ise tîn ve zeytûn ile kastedilen Hz. Îsâ’nın yaşadığı yerlerdir. Tîn ve Zeytûn Dağı. Tîn, Şam’da bir dağın adı olup Hz. Îsâ Peygamber’in durağı ve sığınağıdır. Zeytûn ise, Beyt-i Makdis’te bir dağdır. Bütün peygamberlerin durağı ve yurdu olan kutsal bir dağ. Bu anlayışa göre bu beldeler bu isimlerin veriliş sebebi, oralarda incir ve zeytinin bolca yetişiyor olmasıdır.
Sînâ Dağı ise, Hz. Mûsâ’nın yurdudur. Mekke ise, peygamberlerin atası Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in durağı, keremli elçi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yurdudur. Buna göre anlam şöyle olur: “Îsâ Peygamber’in yurduna andolsun! Mûsâ Peygamber’in yurduna andolsun! Ve son peygamber Hz. Muhammed’in yurduna andolsun ki!” Aslında bu merkezler diğer pek çok peygamberin de yaşadığı, uğradığı yerlerdir.
Buna göre insan, şâyet peygamberlerin yolunda olursa, onların mesajı ile beslenirse ahsen-i takvîm üzere kalır; aksi takdirde esfel-i sâfilîne yuvarlanır.
Bir başka görüşe göre de burada üzerine yemin edilen incir, yasak meyveden yedikten sonra cennet elbiseleri kendilerinden alınan ve çıplaklıklarını örtmek için yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye çalışan ilk insan ve eşinin kullandığı incir ağacıdır. Buna göre incir yaprakları, insandaki örtünme arzusunu gerçekleştirmede kullanılan mübârek bir ağaçtır.
Bu bilgilerden sonra şimdi de incir nimeti üzerinde duralım:
Yüce Rabb’imizin üzerine yemin ettiği ve bir Kur’ân sûresine isim olan incir, nimetlerin en güzelidir. Kabuğu olmayan, küçük çekirdekleri ile yenilmeye hazır bir lokmadır. Yutulması kolay, lezzet ve vitamin deposu güzel bir nimettir. Şifa kaynağı, her şeyi değerli ve yararlı bir nimettir. İnsanların, hayatlarını sürdürebilmeleri için beslenmeye ve gıdalara ihtiyaç vardır. Gıdaların başında ise tatlı-tuzlu, yağlı-yağsız yiyecek ve meyveler gelmektedir. İncir ve zeytin ise bunların en önemlilerinden iki nimettir. Yüce Allah, canlıları yaratmış ve onların varlıklarını sürdürebilmeleri için gerekli olan rızıkları da çeşit çeşit ve bol bol lutfetmiştir. Bu nimetlerden yararlanan insana düşen ise, nimet sahibini tanımak ve O’na şükretmektir. Nimete şükür ise, hem dille olur, hem de nimeti Yüce Allah’ın ölçüleri doğrultusunda kullanmakla olur.
Kur’ân’da incir/tîn bir kere geçer. Hadislerde incir, cennet meyvelerinden bir meyve olarak sayılmıştır. Kendisine bir tabak incir ikram edilen Peygamberimiz ondan yedikten sonra şöyle buyurmuştur: “İncir yiyiniz, şâyet cennetten indirilmiş bir meyve söyleyecek olsaydım, incir derdim. Çünkü cennet meyveleri çekirdeksizdir. İncir yiyin, zira o basuru keser, eklem ağrılarına iyi gelir.”3 İncir, çok eskiden beri bilinen ve yetiştirilen bir ağaçtır. Uzunluğu on metreye kadar çıkabilen uzun ömürlü bir ağaçtır. İncir meyvesi yeşil, sarı, kahverengi ve siyah renklerde olabilmektedir. Değişik cinslerde incir ağaçları vardır, bunlardan bazıları yaz aylarında bir ay kadar meyve vermeye devam ederler; bazıları ise hemen hemen bir mevsim boyunca meyve vermeye devam eder. İncir meyvesi yaş ve kuru olarak tüketilen besleyici ve pek çok hastalık için şifâ kaynağı olan güzel bir meyvedir.
Fahreddîn Razî, incirin hem doyuran bir yiyecek, hem meyve, hem de şifa kaynağı bir ilaç olduğunu söyler ve şunları ekler: İncir, çok önemli bir besindir. Tabipler, incirin güzel bir yiyecek; hazmedilmesi kolay olan, mideye oturmayan, mizacı yumuşatan, terleme yoluyla dışarı atılan, balgamı azaltan, böbrekleri temizleyen, mesânedeki kumları ve taşlan düşüren, bedeni besleyen, ciğer ve dalağın gözeneklerini açan bir besin, bir gıda olduğunu belirtmişlerdir. Aynı şekilde incir ağız kokusunu giderir, saçları uzatır ve felce karşı da bir güvencedir.
İnciri diğer pek çok besinden farklı kılan özellikleri şöyle özetleyebiliriz:
İncirin dışı da içi gibi olup, mesela bir ceviz gibi değildir. Çünkü cevizin dışı sert kabukludur. Ve mesela, bir hurma gibi de değildir Çünkü hurmanın içinde, çekirdek vardır. Tam aksine biz diyoruz ki, mesela ceviz ve karpuz gibi dışı işe yaramayan, ama içi çok güzel olan meyveler olduğu gibi; mesela hurma ve erik gibi, içi değil de dışı güzel olan meyveler vardır. Ama incire gelince, onun hem dışı hem de içi güzeldir.
Üç çeşit ağaç vardır. Birisi va’deder, va’dinde durmaz (yani, meyve verecekmiş gibi yapar, ama vermez). Bu, “şeceretü’l-hilâf / va’dinden cayan ağaç” denilen sülağandır. İkincisi va’deder ve va’dini yerine getirir. Bunlar da, mesela elma vs. gibi, ilk önce tomurcuklanıp, çiçek açan, daha sonra da meyve verenlerdir. Üçüncüsü de, va’dinden önce, meyvesini sergileyen, bol bol veren ağaçtır. Bu da, incir ağacıdır. Çünkü incir ağacı meyvesini, çiçek açarak va’d etmezden önce verir. Başka bir deyişle şöyle de denebilir: İncir, iddia etmeden önce, mânâyı, özü ortaya koyan bir ağaçtır. Bunu da geçerek şöyle denebilir: İncir, kendisini çiçekle, yaprakla gizlemeden önce meyvesini veren bir ağaçtır. Hâlbuki elma, kayısı ve diğerleri ise işe, önce kendisinden başlar, daha sonra başkalarını görürler. Ama incir ağacına gelince, bu ağaç, kendisine ihtimam göstermeden önce başkalarına değer verir. Binâenaleyh diğer ağaçlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Önce kendinden başla, sonra geçimini üzerine aldığın kimselere başla.”4 hadis-i şerifindeki muâmele erbâbı gibi oldukları halde, incir Hz. Muhammed (s.a.v.) gibidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.), menfaat konusunda işe önce başkasından başlardı. Eğer artan bir şey kalırsa, sonra onu kendisi alırdı. İncir ağacı da Hak Teâlâ’nın, “Kendilerinin ihtiyacı olsa bile, mü’min kardeşlerine öncelik verirler.”5 beyânıyla medhettiklerindendir.
Diğer ağaçların meyveleri düşürüldüğünde, artık o yıl yeniden meyve vermez. Ama incir böyle değildir, o hep hizmet sunmaya devam eder. Çünkü onun meyveleri aynı zamanda olgunlaşmaz; bir kısmı olgunlaşır, diğerleri sıra ile olgunlaşır ve mevsim sonuna kadar devam eder.
Bir kimse rüyasında incir görse, bu, zengin ve hayırlı bir adam olacağına delâlet eder. Rüyasında incir elde ettiğini görse, büyük bir mal varlığına kavuşacağına işarettir. İncir yediğini görse, Allahu Teâlâ’nın ona çoluk-çocuk vereceğine bir işarettir.
Rivâyet olunduğuna göre Hz. Âdem (a.s.)’den cennette o hatâ sâdır olup elbiseleri onu terk edince, incir yapraklarıyla örtünmeye çalıştı. Yine rivâyet olunduğuna göre Hz. Âdem (a.s.), incir yapraklarıyla örtünmüş olarak cennetten inince yalnızlık hissetti de, etrafında ceylanlar dolaşmaya başladı. Böylece onlara alıştı ve o incir yapraklarının bazılarını onlara yedirdi. Allahu Teâlâ, o ceylanlara hem şeklen, hem mânen bir güzellik nasip etti, kanlarını da miske çeviriverdi. Ceylanlar yerlerine gidince, diğer ceylanlar bunlardaki o hârikulâde güzellikleri gördüler. Ertesi gün diğerleri de onlar gibi, Hz. Âdem (a.s.)’e geldiler. Hz. Âdem (a.s.) onlara da incir yapraklarından yedirdi. Allahu Teâlâ bunların şekillerini de güzelleştirdi, ama kanlarını miske çevirmedi. Zira birinciler, bir şey umarak değil, sırf Hz. Âdem (a.s.) için gelmişlerdi. Diğerleri ise, zâhiren Hz. Âdem için; bâtınen de bu şeyleri umarak gelmişlerdi. İşte bu sebeple, Cenâb-ı Hak, bunların zâhirini güzelleştirdi fakat bâtınlarını değiştirmedi.6
Elbette Rabb’imizin her nimetinde sayısız özellik ve güzellik vardır. Ancak O’nun özellikle Kur’ân’ında zikrettiği nimetlerin çok ayrı ve özel bir yeri vardır. Onlar üzerinde derinlemesine düşünülmeli ve bu nimetlerdeki güzellikler fark edilmeli, onlar insanlığın hayrına en güzel şekilde kullanılmalıdır.

Dipnot
* Prof. Dr. Ali AKPINAR
1.    95/Tîn, 1-3.
2.    95/Tîn, 4-5.
3.    Zemahşerî, Keşşâf; Kenzü’l-Ummâl, Hadis no: 28280.
4.    Müslim, Zekât, 95, 97, 106.
5.    59/Haşr, 9.
6.    F. Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr.

Sayfayı Paylaş