PEYGAMBERE EŞ OLMAK YETMEZ, YARATICIYA KUL OLMAK GEREK

237

Hayat kitabımız Kur’ân bize çarpıcı örnekler sunar. Kur’ân’ın verdiği örnekler, gerçek hayatta yaşanmış, her zaman da benzerinin yaşanması söz konusu olan canlı örneklerdir. Verilen bu örnekler iyilerden olabileceği gibi, kötülerden de olabilir. Kur’ân okuyucusuna düşen, Kur’ân’ın verdiği bu örneklerden gereken dersi almaktır.

“Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısıyla Lût’un karısını darb-ı mesel/örnek olarak getirir. Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun nikâhı altında iken onlara karşı hainlik edip (inkârlarını gizlemişlerdi de) iki peygamber Allah’tan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına: Cehenneme girenlerle beraber siz de girin, dendi.”[1]

Darb-ı mesel, çarpıcı misal demektir. Gerçekten de iki peygamberin nikâhları altında olan iki kadın örneği bütün insanlık için kalıcı ders niteliğindedir. Peygamberin eşi olacaksın, peygambere bu kadar yakın olacaksın, yıllarca onunla aynı yastığa baş koyacaksın, ama helâk olmaktan kurtulamayacaksın. Gerçekten düşündürücü, esef ve ibret verici bir durumdur bu. Hz. Nûh’un karısı ve Hz. Lût’un karısı. İsimleri geçmez[2] Kur’ân’da, lazım da değildir; ama Kur’ân onların kocalarına ihânet edişini ve sonunda helâk oluşlarını anlatır. Biri tufanda boğularak helâk olmuştur, diğeri yerin dibine batarak yahut tepesine inen bir taşla yok olmuştur. Onları âhirette de korkunç bir azap beklemektedir.

Hâlbuki peygamber kocalarını en iyi onlar tanıyorlardı, ilk iman etmeleri gereken de onlardı. Zira peygamber olan kocalarının iyilik ve güzelliklerine uzun bir süre şahit olmuşlar, hakikatleri ilk ağızdan duymuşlardı. Ne var ki Yüce Yaratıcı, her insana irâde vermiş ve onu inanıp inanmamakta serbest bırakmıştı. İnsana iki yol göstermiş, “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.” (76/İnsan, 3) buyurmuştu. Peygamberlere düşen de hakîkati bütün berraklığıyla anlatmaktı. Hiçbir peygamber, en yakını bile olsa hiç kimseyi iman etmeye zorlayamazdı ve hiç kimseyi zorla cennete de katamazdı. İnsan irâde sahibiydi, dilediğini yapmakta muhayyerdi, ancak herkes yapıp ettiklerinin sonucuna dünya ve âhirette katlanacaktı.

“Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun nikâhı altında idiler…”  Ne var ki onlar sâlih kocalarının yoluna uymadılar da azgın kavmin yolunu yol edindiler. İnsan kendi irâdesiyle hakîkate teslim olmadıkça, bir peygamberin yahut sâlih bir kimsenin yakını olmak ona bir fayda sağlamayacaktı. Onun için hiç kimse soyuna sopuna, makamına mansıbına güvenmemelidir. Zira iman ve ameli geri bırakan kimseyi, soyu yahut makamı ileri taşımayacaktı. Hesap gününde de herkes kendi hesabını kendi başına verecek, hiç kimse bir başkasının vebalini taşımayacaktı. Nitekim Peygamberimiz, yakınlarını uyarırken şöyle diyordu: Ey Peygamber’in amcası Abbas! Ey Peygamber’in Halası Safiye! Ey Peygamber’in kızı Fatıma! Yarım hurma ile de olsa, cehennem ateşine karşı kendinizi koruma altına alınız… Kendinizi Allah’tan satın alınız. Siz benim malımdan dilediğinizi isteyin. Ama ben sizi, Allah’ın azâbından kurtarabilecek hiçbir şeye mâlik değilim.”[3]

Konumuz olan âyette iki peygamberin iki inanmayan karısından bahsedilir. Hz. Lût’un helâk olan karısı ile ilgili başka âyetler de vardır:

“Elçiler şöyle demişlerdi: ‘Biz şüphesiz suçlu bir topluma gönderildik. Lût’un ailesi bunun dışındadır. Karısı hâriç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk.”[4]

“Ey Lût! Biz Rabb’inin elçileriyiz, onlar sana ilişemeyecekler; geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık; karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelen onun başına da gelecektir. Vâdeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?”[5]

Elçilerimiz kendisine geldiğinde Lût, onlardan dolayı huzursuz oldu ve ne yapacağını şaşırdı. Ama onlar “Korkma, tasalanma!” dediler; “Biz seni ve karın dışında bütün aileni kurtaracağız; karın ise geride kalanlar arasında yer alacak.” “Biz, yoldan çıkmalarının cezâsı olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!”[6]

“Bunun üzerine Lût’u ve taraftarlarını kurtardık; yalnız karısı, geride kalıp helâka uğrayanlardan oldu.”[7]

İki âyette[8] Hz. Lût’un helâk olan karısı için acûz/kocakarı kelimesi kullanılır.[9] Acûz, çocuktan kesilmiş ileri yaşta kadın demektir. Melekler genç erkek kılığında Hz. Lût’a misafir olduklarında karısı, onların gelişini kavmine haber vermiştir. Lût’un kavmi ise, erkeklere musallat olan ahlaksız bir kavimdi. Buna göre kadın hem bu günahın işlenmesine yardımcı oluyor, hem de peygamber kocasına karşı düşmanlarıyla işbirliği yapıyordu. İşte bu onun kocasına ihâneti idi. İlerleyen yaşına rağmen o doğru yolu bulamamıştı. Yüce Yaratıcı, ona uzun bir süre vermiş, büyük bir fırsat tanımıştı. Zira iyiliğe delâlet etmek nasıl ki iyilik yapmak gibiyse, kötülüğe ön ayak olmak da kötülüğü yapmak gibiydi. Buna göre bir günahı işlemek kötüdür, ama o günaha seyirci kalmak, onun işlenmesine yardımcı olmak da bir o kadar kötüdür. Dikkate edilirse, kadın, Lût kavminin yaptığı iğrençliği yapanlardan değildi, ama kötülüğe çanak tutanlardan olduğu için o ahlaksız kavimle birlikte helâk edilmiştir. Çünkü bir peygamber hanımına yakışan, kötülükte değil iyilikte insanlara örnek olmasıydı.

Kur’ân, her iki kadın için de, “Onlar kocalarına ihânet etti.” der. Bu ihânet, kadının kocasını aldatması anlamında namusla alakalı bir ihânet değildir. Onların ihâneti dinde ihânetti. Peygamber kocalarını dinleyip iman etmemeleri ve inanmayanlarla işbirliği yapmalarıydı. Yoksa bir peygamberin namus konusunda ihânet eden bir kadınla evli kalması söz konusu olamazdı. Nitekim İbn Abbas, “Hiçbir peygamberin hanımı ahlaksızlık yapmamış, zinâ etmemiştir.” der. Onlar kocalarına karşı inanmış gözükerek münâfıklık yapıyorlardı. Nitekim kaynaklarımız Hz. Nûh’un karısının, inkârcı kavmiyle birlikte kocası Nûh’a “deli” demesi ve iman edenleri inkârcılara jurnal etmesini; Hz. Lût’un karısının da eve gelen misafirleri ahlaksız kavme haber vererek onların cürümlerine kapı aralamasını, onların ihâneti olarak açıklarlar.

Elbette peygamber kocaları hanımlarının helâktan kurtulmaları için üzerlerine düşeni yapmışlardı. Onlar, hanımlarının dinde ihânetlerini anladıklarında onları uyarmışlar, bu konuda duâ etmişlerdi. Nitekim Hz. Nûh’un inanmayan oğlunu helâktan kurtarmak için çırpınışı âyetlerde şöyle anlatılır: “Nuh Rabb’ine seslendi: ‘Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu Senin va’din haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.’ dedi. Allah: ‘Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir; öyleyse bilmediğin şeyi Benden isteme. İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma.’ dedi. ‘Rabb’im! Bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum.’ dedi.”[10]

Bu anlatımlardan da anlaşılacağı gibi inkâr üzere olduktan sonra bir peygamberin yahut sâlih bir kimsenin yakını olmak kurtulmak için yeterli olmamaktadır. Nitekim bu husus âyetlerde şöyle açıklanmıştır: “Yakınlarınız ve çocuklarınız size kıyâmet gününde bir fayda veremezler. Allah onlarla sizi ayırır. Allah işlediklerinizi görendir.”[11] “O gün, kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün buyruk, yalnız Allah’ındır.”[12] “Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu oğlun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun.”[13]

İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de oğullar Müslüman olmuş, babalar şirkte direnmekteydi. Yahut babalar Müslüman olmuş, evlatlar şirkte direnmekteydi. Karı kocadan biri Müslüman olmuş, diğeri inkâr üzere kalmaya devam etmekteydi. İşte böyle bir ortamda gelen bu uyarılar, bütün aile bireylerini uyarmakta, topyekûn hepsini İslâm’a davet etmekteydi. Hz. Nûh’un inkâr üzere olan oğluna ve karısına, Hz. Lût’un inanmayan karısına, Hz. İbrahim’in putperestlikte direnen babasına bir fayda sağlayamadığı Kur’ân’da örnek olarak verilmiştir. Peygamber olduğu halde onlar, inkârcı yakınlarına bir fayda sağlayamadılarsa, diğer iyi insanlar inanmayan ve inkâr üzere ölüp giden yakınlarına nasıl fayda sağlayabileceklerdi! Aynı şekilde bu kişiler münâfıklık yaparak küfür üzere oldukları halde inanmış gibi gözükseler, onlara da yakınlarının iyi kimseler olması bir fayda sağlamayacaktır. Nitekim yazımıza konu olan iki peygamberin hanımları nifak üzere idiler. Kocalarına karşı inanmış gibi davranıyorlar, ama inkârları üzere kalmaya devam ediyorlardı. Bazıları bu âyetlerden hareketle, sâlihlerin günahkâr olan Müslüman yakınlarına şefâat edemeyeceklerini söylemişlerse de bu isâbetli değildir. Konuyla ilgili âyetler ve hadisler bir bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde, sâlihlerin iman üzere ölmüş günahkâr yakınlarına, Yüce Allah’ın izniyle şefâat edecekleri sonucu çıkar. Zira dünyada bile sâlih bir kişi, yakınlarını kötülüklerden alıkoyar. Sözgelimi sâlih bir kişinin karısı yahut evlâdı ondan çekinerek bir kısım kötülüklerden geri durur. Benzer şekilde iyilerin iman üzere ölmüş yakınlarına âhirette de hayrının dokunacağını söylemek mümkündür. Zaten âyette, bu örneklerin küfredenler için verildiği özellikle belirtilmiştir.[14]

Yüce Rabb’imiz şu sınav dünyamızda bizlere, iyileri örnek almayı ve iyilere yaraşır yakınlar olmayı nasip etsin!

 

 

[1] 66/Tahrîm, 10.

[2]  Gelen rivâyetlere göre Hz. Nûh’un eşinin adı Vâğıle, Hz. Lût’un eşinin adı ise Vâlihe idi. Bkz. Kurtubî, el-Câmi’, XVIII, 203.

[3] Taberî, Câmiu’l-Beyân, XIX, 118-123; Köksal, İslam Tarihi, IV, 15-19.

[4] 15/Hıcr, 60.

[5] 11/Hûd, 81.

[6] 29/Ankebût, 33-34.

[7] 7/A’râf 83; 27/Neml, 57.

[8] 26/Şuarâ, 171, 37/Sâffât, 135.

[9] İki âyette de Hz. İbrahim’in karısı Sâre annemiz için de aynı kelime kullanılır. Bkz. 11/Hûd, 72, 51/Zâriyât, 29.

[10] 11/Hûd, 45-47.

[11] 60/Mümtehıne, 3.

[12] 82/İnfitâr, 19.

[13] 31/Lokmân, 33.

[14]  Bkz. Mâtüridî, Te’vîlât, 66/Tahrîm, 10.

Sayfayı Paylaş