KUTLU BİR EYLEM: HİCRET

Somuncu Baba

"Hicret¸ Hak ile bâtılın birbirinden ayrışmasıdır. Nitekim Hz. Ömer zamanında Hz.
Ali¸ ‘Ey Ömer! Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hicretini takvim başı yap. Çünkü o¸ hak ile
bâtılı birbirinden ayırmıştır.' diyerek bu gerçeği dile getirmiştir."

Hicret¸ bütün peygamberlerin hayatında var olan kutlu yürüyüşün adıdır. Hicret¸ Yüce Allah'a yolculuktur. Hicret¸ O'nun olmanın¸ gerektiğinde O'nun uğruna her şeyden geçebilmenin göstergesidir. Hicret¸ O'na yöneliş ve yürüyüştür. Tıpkı “Ben Rabbime gidiyorum¸ O'na göç ediyorum"[1]diyen İbrahim Peygamber gibi.


Peygamberlerin hayatında Hz. Âdem'in cennetten dünyaya¸ dünyadan Allah'a yürüyüşü ile başlamış hicret¸ son Peygamberin Mekke'den Medine'ye hicreti ile devam etmiştir. Bu büyük hicretle¸ Müslümanlar devlet olmuşlar¸ Allah'ın dinini bir bütün olarak yaşama ve başkalarına ulaştırma imkânı elde etmişlerdir. Zira hicretle Müslümanlar¸ Peygamberimizin önderliğinde bütün insanlığın yolunu aydınlatacak bir medeniyetin inşâsına başlamışlardır.


Hayat dini olan İslâm¸ yaşanılabilir bir dindir. O¸ alternatiflerle/ruhsatlarla doludur. Her çıkmazın bir çıkış yolu¸ her problemin bir çözümü vardır onda. Çözümsüzlük yoktur İslâm'da. İşte hicretle yeni arayışlara çıkılır¸ yeni kapılar aralanır. Zira Allah'ın dini¸ hayatın bütün alanlarında¸ bütün kurumlarıyla yaşanması gereken bir bütündür. İşte hicret ilâhî sistemin işleyişinin önündeki engelleri kaldırma eylemidir.


Hicret¸ Hak ile bâtılın birbirinden ayrışmasıdır. Nitekim Hz. Ömer zamanında Hz. Ali¸“Ey Ömer! Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hicretini takvim başı yap. Çünkü o¸ hak ile bâtılı birbirinden ayırmıştır.” diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.


Güçlü bir iman donanımından sonra¸ dini bütünüyle hayata geçirmek için en uygun ortamı aramak ve oluşturmaktır hicret. Sızlanmalara son vermek¸ bir kısım mâzeretlerin gölgesinde savunma mekanizmalarını bir kenara bırakıp yeni alternatifler oluşturmaktır.


Hicret¸ iman ve İslâm uğruna her türlü fedakârlığı göze almak demektir.


Hicret¸ Allah'ın dinini Allah'ın istediği gibi yaşayabilmek için¸ bir takım mazeretlere sığınmadan¸ uygun şartları arama ve oluşturma çabasıdır.


Hicret¸ Allah düşmanlarından kaçış değil¸ Allah'a giden yoldaki engelleri kaldırmak ve onları etkisiz hale getirmek için uygun zemin ve şartların oluşturulması için alternatifler geliştirmektir. Nitekim Mekke'de bunalan Müslümanlar¸ Medine'ye göç etmişlerdir¸ ancak onlar Mekke'yi asla unutmamışlar ve tamamıyla terk etmemişlerdir. On yıl olmadan Medine'de organize olup Mekke'yi fethetmişlerdir.


Hicret¸ Muhâcir ruhu ile Allah uğruna her şeyden vazgeçebilmek; Ensâr ruhu ile sahip olduğu her şeyi kardeşi ile paylaşabilmektir; uhuvvet/kardeşlik bilinci¸ îsâr/kardeşini kendine tercih etme ruhudur.


Hicret¸ Yesrib'iMedineleştirmek ve Medine merkezli medeniyeti yeryüzüne taşımaktır.


Hicret¸ Medine'de kurulan Peygamber Mescidinin etrafında kenetlenip cemaat olmak¸ mescid önderliğinde yeryüzünü mescid haline getirmek için harekete geçmektir.


Hicret¸ Medine'de kurulan sosyal ve siyasal oluşum içerisinde aktif olarak yer almak¸ inisiyatifi ele alarak başkalarıyla birlikte yaşamanın en güzel örneklerini sunabilmektir.


Hicret¸ huzur ve barış ortamıyla cennet modelini yeryüzüne taşıyabilmektir.


Hicret¸ nefis ve şeytandan kaçabilmek; tutku ve şer odaklarının ağından kurtulup gerçek özgürlüğe erebilmek; her şeyi ile O'nun olabilmektir.


Hicrete erebilmek için iman adamının¸ inandığı gibi yaşama azim ve kararlılığı içerisinde olması gerekir. Bu uğurda sıkıntıları göze almak gerekir¸ gerektiğinde maldan¸ evlattan¸ anadan¸ babadan¸ eşten dosttan¸ yurttan ayrılmak ve hatta candan geçmek gerekir. İşte bu şuurda olanlar için Allah'ın arzı son derece geniştir[2]ve Allah¸ kendisini hesâba katarak yaşayanlara nice çıkış yolları açar ve hiç ummadıkları yerden onları rızıklandırır.[3]


Kurbanın¸ bizi Allah'tan alıkoyan şeylerden kurtulmak olması gibi; hicret de bizi O'ndan alıkoyan şeylerden ayrılmaktır.


Hicret¸ asla görevden¸ insanlardan¸ yurttan¸ dünyadan kaçış değildir. Aksine o¸ uygun olmayan şartları uygun hale getirmek¸ kaybedilenleri yeniden kazanmak¸ mahv olanları kurtarmaktır.


Hicrette Muhâcir ve Ensâr ruhunu yaşatmak vardır. Muhâcir'in fedakârlığını¸ Ensâr'ın diğergâmlığını yaşamaktır hicret. Kaynaşıp kardeş olmak¸ bir binanın tuğlaları gibi kenetlenmektir. Sonuçta ilâhî yardıma ve fethe ermektir hicret. Önce gönüllerin fethi¸ sonra yerlerin fethi elbet.


“Muhâcirlik taslamayın¸ gerçek anlamda hicret edin.” buyuran Hz. Peygamber (s.a.v.) “Gerçek muhâcir¸ haramlardan helallere göç eden kimsedir.” diyerek hicretin sınırlarını en geniş bir biçimde ortaya koymuştur.


Medine'ye Hicret¸ Medeniyete Hicrettir!


Medeniyet¸ hayat tarzı¸ insanın maddî ve mânevî eserlerinin bütünü¸ insan-hayat-kâinat etkileşiminin ürünleri¸ insanlığın her alanda ilerlemesi şeklinde tanımlanmıştır.


Yüce Yaratıcı¸ insana yeryüzünü imar ve medeniyetler kurma yetisi ve görevi vermiştir. İnsanın yeryüzü halifesi olmasının anlam ve amacı da budur zaten. En güzel bir şekilde yaratılan¸ ilahî kudretle donanıp döşenen ve insanın emrine verilen yeryüzünü sahiplenmek¸ yeryüzünü korumak ve yeryüzünü imar etmek… İnsan olmanın ve insan kalmanın gereği budur.


Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yirmi üç yıllık mücâdelesinde biz onu¸ insanlığın kaybettiği değerleri yeniden bulması ve onları yaşatması¸ yeryüzünde huzur ve barış dolu bir hayatın yaşanabilmesi¸ yeryüzünün tabîî güzelliklerinin korunması ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılayan kurumların kurulmasıyla o güzelliklere güzellik katılması için nasıl çırpındığını görürüz. Onun bu çırpınışını anlayabilmek için Peygamberimizden önce ve Peygamberimizden sonra Mekke ve Medine'ye/kısaca dünyaya şöyle bir bakıvermek yeterlidir.


İslâm öncesi Mekke'de kendi elleriyle yapıp ürettikleri totemlere/putlara tapan insanlar vardı¸ fuhuş vardı¸ faiz ve tefecilik vardı¸ içki tüketimi vardı¸ zulüm vardı¸ haklının değil güçlünün haklı olduğu şeytânî bir düzen vardı¸ kan vardı¸ gözyaşı vardı. Diri diri toprağa gömülen kız çocukları ve ezilen kadınların feryâdısemâya yükseliyordu… Köleleştirilip sömürülen mazlum insanların âhı göklere çıkıyordu. Mazlumların iniltileri¸ bir avuç azınlığın eğlence gecelerinde attıkları naralar içerisinde kaybolup gidiyordu.


Habeşistan'a hicret eden Cafer b. EbîTalib¸ Necâşî'nin huzurunda şunları söyleyerek İslâm öncesi Mekke insanının durumunu özetliyordu: "Ey Kral! Biz câhiliye döneminde putlara tapar¸ leş yer¸ fuhuş yapardık. Akrabalık bağlarına riâyet etmez¸ komşularımıza kötülük ederdik. Güçlü olanlarımız zayıflarımızı ezerdi. Allah içimizden¸ aramızda yaşadığı kırk yıl doğruluğu¸ dürüstlüğü¸ asâleti¸ emâneteriâyetkârlığı ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber gönderdi. O¸ bizden putlara değil yalnızca Allah'a tapmamızı¸ emanete riâyet etmemizi¸ akraba ve komşuları gözetmemizi¸ doğru davranıp yalan¸ iftir⸠kan davası ve yetim malı yemekten uzak durmamızı istedi. Biz de ona iman ettik."[4]


Hicretten önce Medine'de de durum pek farklı değildi. Orada da putçuluk vardı¸ Yahudi entrikaları vardı. Fuhuş ve ahlaksızlık kol geziyordu. İçki tüketiminde rekorlar kırılıyordu. Faiz ve tefecilik vardı. Mevcut yasalar güçsüzlere uygulanırken¸ variyetli ve güçlü olanlara işlemiyordu.Evs ve Hazreckabîlelerinin bitmeyen savaşlarında oluk olukkardeş kanı akıyordu. Köleleştirilen insanlar vardı¸ sömürülen kadınlar vardı.Bütün bunların yaşandığı dünyada kitap ehli de vardı ve bu gidişâta sebep olmakta ve seyirci kalmaktaydı. Mekke ve Medineliler o dönemde yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlarla iletişim halinde idiler. Ama onlar¸ yeni dinin şuaları yeryüzünü aydınlatmaya başladığında bile¸"Siz onlardan daha doğru yoldasınız."[5]diyerek müşriklerin tarafını tutuyorlardı. Zira onlar¸ ellerindeki tahrif edilmiş kitapların bile gereklerini yerine getirmeyen bir Kitap ehliydiler. Hz. Musa ve Hz. İsa'nın hak yolundan sapmış kimselerdi onlar…


Kur'ân'ın deyişiyle o günlerde insanlar¸ ateş çukurunun kenarındaydılar. İslâm¸ onları uçuruma yuvarlanmaktan kurtarıp selamete çıkardı; hicretle birlikte düşmanlık ve kavgalar sona erdi¸ etnik ayrımcılık sona erdi ve herkes kardeş oldu. Kara kadının oğlu Bilal ile Ebu Zer kardeş oldu¸ köle ile efendi bir oldu."… Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz¸ Allah kalplerinizi uzlaştırdı. O'nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz¸ Allah sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki¸ yola gelesiniz."[6]


İslâm öncesi Medine'de Yahudi entrikaları vardı. İslâm ile birlikte bunlar son buldu¸ Medine huzur¸ güzellikler ve medeniyet şehri oldu; diğer İslâm şehirlerine ve bütün insanlığa örnek oldu. Cennet kuruldu Medine'de. Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)¸ varlığı insanlığın hayır ve yararına olan toplumu oluşturmak için çalışmış ve sonuçta böyle bir toplumu oluşturarak bu dünyadan ayrılmıştır. Nitekim onun sağlığında Müslümanların egemenliği altına giren Hayber Yahudileri¸ gördükleri adalet ve hakkâniyet karşısında "Herhalde cennet¸ Müslümanların eliyle yeryüzünde kuruldu."[7]¸ "Yer ve gök¸ bu adaletle ayakta duruyor."[8]demekten kendilerini alamamışlardır.


Peki¸ Peygamberimizin hicreti¸ yaşanıp bitmiş bir olay mıdır? Elbette hayır. O¸ evrensel mesajlarıyla bugün de yaşayan ve yaşatılması gereken bir olaydır.


Hicreti Anarken Yapmamız Gerekenler


Hicret ayında hicreti yeniden anlamaya çalışalım. Bunun için hicreti hazırlayan sebepleri¸ hicret yolunda yaşananları ve hicretin kazanımlarını bir kez daha okuyup inceleyelim.


Ensâr ve Muhâcir ruhunu yaşatmaya gayret edelim. Muhâcir ruhu¸ Yüce Allah'ın yolunda¸ inandığı değerler uğruna bütün her şeyinden geçmektir. Ensâr ruhu ise¸ Allah yolunda olanlara kucak açmak¸ onlara maddî ve mânevî her türlü yardımı yapmaktır.


Hicretle birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Medine'de gerçekleştirdiği Mescidin inşası¸ mü'minler arasında kardeşliğin inşası¸ anayasanın hazırlanmasıgibi icraatların ruhunu kavramaya ve yaşatmaya gayret edelim. Unutmayalım ki İslâm¸ bireylerin vicdanında ve kişisel hayatlarında kalan bir din değil¸ bütün sosyal hayatı kuşatan bir sistemin adıdır.


Hicret¸ mü'mine yakışmayan şeylerden ayrılmak ve Müslümana yakışan şeylerle buluşmaksa¸ nelerden/kimlerden ayrılmamız gerektiğini¸ nelerle/kimlerle beraber olmamız gerektiğini belirleyelim.


Bizi O'ndan alıkoyan neyse onu tespit edip ondan ayrılalım. Nefis¸ şeytan¸ kötü huy¸ kötü arkadaş¸ kötü çevre vb. Bizi O'na yaklaştıracak olan şeyleri tesbit edip onlara yönelelim. Sözgelimi beynamazlıktan namazlı olmaya¸ bilgisizlikten bilgiyle donanmaya hicret edelim. Her sene hicreti anarken¸ herkesin hayatına hicret yansımalıdır. Herkes¸ neleri terk edip neleri yaşayacağını tesbit etmelidir. Herkesin hayatında terk etmesi gereken günahlar vardır¸ herkesin yeni sevaplara ihtiyacı vardır.


Hiç birini küçük görmeden ve basite almadan hayatımızdaki haramlara bir son verelim¸ yeni helallerle tanışalım. Günahın büyüğüne küçüğüne değil¸ kime karşı işlendiğine bakalım. Sevabın büyüğü küçüğünü değil¸ kimin için işlendiğini düşünelim.


Hicrî yeni yılımızın¸ hayatımıza imânî ve İslâmî yenilikler¸ hayır ve bereketler getirmesi dileğiyle!


 


 








[1]29/Ankebût¸ 26



[2]4/Nis⸠97-100.



[3]65/Talâ  2-3.



[4]İbnHişam¸ es-Sîretü't-Nebeviyye¸ I¸ 336; İbnKesîr¸Tefsîr¸ II¸ 411; III¸ 251.



[5] 4/Nisa¸ 51.



[6] 3/Âl-iİmrân¸ 103.



[7] Muhammed Hamidullah¸ Hz. Peygamberin Savaşları¸ s¸ 225.



[8] Nadir Özkuyumcu¸ "Asr-ı Saadette Yahudilerle İlişkiler"¸ Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdette İslâm¸ II¸ 480.

Sayfayı Paylaş